Etiketler

Gündeliğe sızıp yüzleşmeye mecbur eden tökezleme taşları

Yazar: Osman Oğuz
Bizim memleketin dört bir yanı da, katledilmiş veya sürgüne yollanmış Ermenilerin, Rumların, Êzîdîlerin, Süryanilerin ve başka gayrimüslim halkların hatıralarıyla dolu. Şu günlerde birçok kentin övünerek “turistik mekâna” dönüştürdüğü, “Antep Evi” gibi tarihi görmezden gelen isimlerle broşürlere taşıdığı mekânlar, bu halkların artlarında bıraktığı mirastan başkası değil… Oysa mutfağından zanaatlarına, taş oymacılığından kent planlamasına kadar birçok şehrin kültürü, başka halkların etkisi bugüne uzanan katkılarıyla dolu. “Köyümüzün eski adı” diye andığımız, Kürtçe veya Türkçe sandığımız isimlerin çoğunun Ermenice veya Rumca olduğunu da uzun süredir öğrenmiş bulunuyoruz. İnsan, komşularıyla birlikte bir kültür inşa etmekten, renklilikten, dayanışmadan utanır mı? Tarihindeki “birlikte yaşam” pratiklerini dahi gizleyip saklamaya çalışır mı? Evvelde birlikte yaşadığı halkların adını küfre dönüştürür mü? Eğer “günahla yüzleşme” konusunda tek bir adım atılmamış ve günahlar işlendiği tazeliğiyle bugüne ulaştırılmışsa, evet… Ne de olsa, siyasi hasımlarına “Ermeni”, “Alevi”, “Zerdüşt” gibi siyasal bir odağı değil doğrudan bir halkı işaret eden ithamlarla “küfrettiğine” inanan bir reisin cumhuruyuz!


***
Tramvay durağından kaldığım eve hepi topu birkaç yüz metre tutar. Bu birkaç yüz metre üzerinde, tam yedi tökezleme taşı; başka deyişle soyu tüketilmek istenmiş yedi insanın hatırası var.

Almanya’nın herhangi bir kentinin sokaklarında üzerinde isim yazılı parlak taşlara takılıp tökezleyebilirsiniz. Niyetleri de tam olarak budur zaten; hatta isimleri de bunu anlatır, tökezleme taşları. (Stolperstein)

tokezleme taslari- yuzlesme
Bu büyükçe pirinç taş Frankfurt’tan… Bir zamanlar Nazilerin kitapları yığıp yaktığı yerde bulunuyor. Üzerinde, “Bu sadece fragmandı. Nerede kitaplar yakılırsa, orada sonunda insanlar da yakılır. / Burada 10 Mayıs 1933’te nasyonal sosyalist öğrenciler yazarların, bilim insanlarının, gazetecilerin ve filozofların kitaplarını yaktılar” yazıyor. Ayrıca kitapları yakılan yazarların isimleri…
Bu taşlar, Nazi iktidarı döneminde Almanya’da katledilmiş, sürgün edilmiş veya kaçmak zorunda bırakılmış insanların evleri önünde bulunuyor. Üzerlerinde, evde oturanın doğum tarihi, ne zaman/nereye sürüldüğü, nerede öldüğü bilgileri ve “BURADA OTURUYORDU” yazıyor.

Dünyanın belki de en vurucu yüzleşme pratiği olan bu taşlar, ilk olarak 1992 yılında, Köln kentinde, sanatçı Gunter Demnig tarafından izinsiz olarak yerleştirilmeye başlanmış. Taşlar kentte öyle çok konuşulmaya başlanmış ki, Antonier Kilisesi, 1994 yılında 250 taştan oluşan bir sergiye ev sahipliği yapmayı kabul etmiş.

Tökezleme taşlarının resmi olarak yerleştirilmesi ise ilk defa 1996 yılının 19 Haziran’ında Avusturya’nın Salzburg kentinde olmuş. Almanya’da ancak 2000 yılında, yine Köln kentinde belediyenin de desteğiyle resmi olarak yerleştirilmeye başlanan taşlar, bu tarihten sonra öyle çoğalmış ki kısa sürede büyük bir fenomene dönüşmüş.

Bugün Avrupa’nın Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, Hırvatistan, Norveç, Polonya, Çek Cumhuriyeti başta olmak üzere 20 ülkesinde, 50 bin civarında tökezleme taşı bulunuyor. Taşlarda başta Yahudiler olmak üzere Nazi döneminin mağduru olan komünistlerin, eşcinsellerin, Romanların, Sintilerin, Yehova Şahitleri’nin ve “öjenizm” politikası nedeniyle ötenaziye tabi tutulanların adları yazılı.

Sanatçı Gunter Demnig, projeyi, “İnsan, adı unutulursa unutulur” (Ein Mensch ist vergessen, wenn sein Name vergessen ist) cümlesiyle gerekçelendiriyor. Taşların kaldırıma koyulmasından dolayı “İsimler ayak altında eziliyor” itirazında bulunanlara ise “Taşların üzerindeki yazıyı okumak için eğilenler, kurbanlar önünde eğiliyor” diyor.

Bu, birçok yönüyle oldukça çarpıcı bir yüzleşme pratiği… Her şeyden önce, devletlerin “günah çıkarma” seremonisiyle değil, sivil inisiyatifle ortaya çıkmış bir çalışma. Üstelik insanları, törensel (ama çoğunlukla turistik!) bir “duyarlılığa” davet eden anıtlar, heykeller, müzeler gibi değil; orada, “olay mahalinde”, hayatın gündelik akışının sürüp gittiği yerde ve o gündeliğin her anında gerçekle yüz yüze kılan, tarihin kolektif acımasızlığıyla birlikte yaşamaya mecbur eden bir iş bu. İşe, eğlenmeye, komşuya, bakkala giderken ayağı Nazi mağdurlarının hatırasına takılan kişi, geçmişi mitleşmiş bir anlatı halinde değil, kendi yaşamı kadar gerçek bir tarihsel kesit olarak algılamaya daha elverişli hale gelir.

tokez taslariBizim oralar

Bizim memleketin dört bir yanı da, katledilmiş veya sürgüne yollanmış Ermenilerin, Rumların, Êzîdîlerin, Süryanilerin ve başka gayrimüslim halkların hatıralarıyla dolu. Şu günlerde birçok kentin övünerek “turistik mekâna” dönüştürdüğü, “Antep Evi” gibi tarihi görmezden gelen isimlerle broşürlere taşıdığı mekânlar, bu halkların artlarında bıraktığı mirastan başkası değil. Fakat hemen hemen hiçbirinde, eskiden kime ait olduklarını belirten bir tabela dahi asılı değil. O evler, hep Türklerindi; bu yurdun her bir çakıl taşı, ezelden ebediyete dek Türklüğe hizmete söz verdi!

Oysa mutfağından zanaatlarına, taş oymacılığından kent planlamasına kadar birçok şehrin kültürü, başka halkların etkisi bugüne uzanan katkılarıyla dolu. “Köyümüzün eski adı” diye andığımız, Kürtçe veya Türkçe sandığımız isimlerin çoğunun Ermenice veya Rumca olduğunu da uzun süredir öğrenmiş bulunuyoruz. İnsan, komşularıyla birlikte bir kültür inşa etmekten, renklilikten, dayanışmadan utanır mı? Tarihindeki “birlikte yaşam” pratiklerini dahi gizleyip saklamaya çalışır mı? Evvelde birlikte yaşadığı halkların adını küfre dönüştürür mü? Eğer “günahla yüzleşme” konusunda tek bir adım atılmamış ve günahlar işlendiği tazeliğiyle bugüne ulaştırılmışsa, evet… Ne de olsa, siyasi hasımlarına “Ermeni”, “Alevi”, “Zerdüşt” gibi siyasal bir odağı değil doğrudan bir halkı işaret eden ithamlarla “küfrettiğine” inanan bir reisin cumhuruyuz!

Tam da Ermeni Soykırımı’nın tartışıldığı bugünlerde, Almanya’dan başlayan bu sivil yüzleşme projesi, belki örnek olabilir. Hatta belki yürekli sanatçılar, projeyi bir gece ansızın yüz yıldır gasp edilmiş konakların önüne bile taşıyabilir!

Vaktiyle şimdi yaşadığım sokaklarda yaşamış
Josef ve Adelheid Drehlich; Isaak ve Gitella Cahn;
Lion, Charlotte ve Selma Schott’un anısına…


76

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder