Etiketler

Sessizlikten sessizliğe ? Ermeni kimliği ve Müslümanlaştırılmış Ermeniler

Laurence Ritter / Sosyoloji doktoru
Kısa süre önce  «saklı »  ve  «Müslümanlaştırılmış » Ermeniler meselesi su yüzüne çıktı. Türkiye’de bazı tabuların yıkılmasından yararlanarak bazı Ermenilerin kimlik uyanışları olgunun farkına varmayı sağladı. Max Sivaslian ile birlikte hazırladığı «Kılıç artıkları » kitabının yazarı, sosyolog Laurence Ritter bu makalede bize Ermenilerin Türkiye toplumunda kendilerini tanımlamakta yaşadıkları zorlukları ve az ya da çok karmaşık durumları aktarıyor. Yerleştikleri ülkelerde kültür kaybına uğrayan diaspora Ermenileri ile bu gruplar arasında paralellik kuruyor. “Müslümanlaştırılmış” Ermenilerin kimlik tartışması diasporada asimilasyon ve kimlik sorunlarında yankı buluyor. Laurence Ritter otoriterleşen bir sistemde Türkiyeli Ermenilerin kimliklerine yeniden sahip çıkmalarına dair mevcut hareketi tehdit eden unsurları da belirtiyor.


« Gizli Ermeniler » ya da « Müslümanlaştırılmış Ermeniler » meselesi Türkiye’de 2000’li yıllarda ortaya çıktı. Fethiye Çetin’in iki kitabı, Agos gazetesi ve Türkiye basınında yayınlanan haberler eski Ermeni bölgelerinde yaşamaya devam etmiş hayatta kalan Ermenilere dair sessizliği kademeli olarak bozdu. 1915 soykırımından sonra hayatta kalanların çoğu kendilerini Ortadoğu ülkelerinde, ardından da Avrupa’da (özellikle Fransa’da), Amerika’da ve Sovyetlere dahil edilmiş küçük Kafkas cumhuriyetinde buldu. Anadolu’nun doğusundaki topraklarda -1915 öncesi Ermeni nüfusun çoğunlukta olduğu yerlerde- kalanların kaderi ise uzun zaman görmezden gelindi. Bu topraklarda kalanlar soykırım sonrası Patrikhane’nin verilerinin gösterdiği gibi 1919-20’de sayılarının 100 bin olarak değerlendirildiği çoğunluğu çocuk ve kadınlardan oluşuyordu. Bu “iç kurtulanlar”ın bazıları hayatta kalmalarını bazı Kürt aşiretlerinin muğlak korumasına borçluydular, kadınlar ve genç kızlar çoğu zaman kaçırılarak zorla evlendirildi, bulunan yetimler katliam bölgelerinin Türk ya da Kürt ailelerine dahil edildi. On yıllar boyunca Hrant Dink’in “göçebe ruhlar” olarak adlandırdığı “bu “isimsiz” Ermeniler hayatta kaldılar ve bazıları, katliamın ertesindeki ilk kuşaktan itibaren kendi aralarında evlenebildiler.

Türkiye’nin 2005-2012 arasındaki çekingen açılımından öte başka bir faktör bu meselenin  bugün İstanbul’un küçük Ermeni cemaati dışında da biliniyor olmasını açıklıyor. Köylerinde hayatta kalabilen bu Ermeniler 1978’de kurulan PKK ve Kürtlere karşı baskılar arttıkça Kürtler gibi büyük şehirlere kaçmak zorunda kaldılar. İstanbul’a gelebilenler Ermeni toplumu ile yakınlaşıp Patrikhane’nin kapısını çaldılar. Kürtçe ya da Türkçe konuşan bu kişilerin çoğunun hala Ermeni aidiyetini kanıtlaması imkansız durumda.

Kendisi de Malatya doğumlu Hrant Dink gazetesi Agos’ta inkarcı Türk devleti ve bir ölçüde diaspora, Ermenistan ya da İstanbul Ermenileri için rahatsızlık verici- bu konuya yer verilmesine ve “kılıç artıkları” tanımının oluşmasına katkıda bulundu. Eşi Rakel Dink “gizli Ermeni” aşiretlerinden birine mensuptur, bu deyim üyelerinin din değiştirmemiş olduklarını belirtmektedir. Bu aşiret 60’lı ve 70’li yıllarda kayıp Ermenileri aramak üzere Anadolu’ya giden “misyonerler” tarafından bulunmuştu. Kimi İstanbullu Ermenilerin haberdar olduğu bu “misyonlar” kendisi de Yozgatlı olan ve 60’lı yılların başından itibaren “kayıp” Ermenilerin hayatta kaldıklarını bilen Patrik Şnork Kalustyan tarafından organize edilmişti. Başka İstanbullu Ermeniler de bu çabalara katıldılar, ancak Türk yetkililerden gelebilecek herhangi bir muhtemel misyonerlik suçlamasının önüne geçmek için Patrikhane tarafından verilen talimat sadece din değiştirmemiş Ermenileri tespit etmekti. Rakel Dink’in ailesinin de aralarında yer aldığı pek çok aile bu şekilde belirlendi ve çocuklarını Ermeni okullarda okutmak üzere İstanbul’a göndermeleri kendilerine önerildi. Daha sonra çocukların kendi bölgelerine geri dönmeleri düşünülüyordu ama yukarıda belirtildiği gibi PKK’ya yönelik bastırma operasyonları ve Anadolu’nun az gelişmişliği daha fazla aileyi güvenliğin olmadığı köylerde kalmaktansa İstanbul’da toplanmaya itti. Çok sayıda kişi de 1980 darbesiyle misyonlarına son verildiği ve başlıca sorumluları tutuklanıp işkenceden geçtiği için 80’li yıllardan itibaren İstanbul’a tek başlarına geldiler.

Vakaların farklılığına karşın zor bir terminoloji ve sınıflandırma

İstanbul’da, Hristiyan olarak kalmış bu Ermenilerden bazıları, Patrikhane’den resmi bir vaftiz belgesi alabildi. Türk kanunlarına göre Ermeni olarak tanınmak için Ermeni Apostolik Kilisesi’nin bir üyesi olmak gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi modern Türkiye’de de Ermeni azınlığın dini cemaat olmak dışında hiçbir yasal varlığı bulunmuyor. Patrikhane’nin tavrı bugüne kadar değişmeden kaldı : Ermeni olarak tanınmak isteyen herkes önce din dersleri almalı, sonra nüfus idaresinde ismini Ermeni isim ve soyisimle değiştirmeli, bu koşullar yerine gelirse kilise onları vaftiz etmeyi kabul edebilir. Böylece cemaate dahil kabul edilebilirler. Böyle bir süreç pek çok kişi için caydırıcı olmaktadır, kimileri bu yüzden Ermenistan’da Eçmiyadzin’de vaftiz olmayı tercih etmiştir. Ancak Eçmiyadzin’in tavrı bu “ihtida etmiş” Ermenilere karşı zaman zaman belirsizdi, ama vaftiz genellikle reddedilmedi.  Ermenistan’daki ve diasporadaki Ermeni kiliseleri İstanbul’daki Patrikhane ile aynı kısıtlamalara tabii değil. Her iki durumda da vaftiz konusu Ermeni aidiyeti ile Hristiyan aidiyeti arasında bir bağ kuruyor, daha da fazlası Apostolik Ermeni Kilisesi’ne mensubiyetle ilişkilendiriyor. Doğu’da ve Türkiye’nin büyük şehirlerinde yaşayan ve sessizliğe mahkum edilmiş Ermenilerin durumunda ise bu toplumların kimliklerinin gerçekliğini kapsayıcı bir şekilde tanımlamayı iddia etmeden farklı durumların varlığını kabul etmek gerekiyor.

Belgelenmiş şu farklı konfigürasyonların varlığını tespit etmek mümkün :

- Kendi aralarında evlenmiş ve bazı Hristiyan pratiklerini korumuş ve Müslümanlığa hiç geçmemiş olanlar

- Kendi aralarında evlenmekle birlikte ya soykırım sırasında, ya da sonrasında kuşaklar boyunca Müslümanlaşmış ama Ermenin aidiyetlerine dair bir bilinci korumuş olanlar. Ermeni kimliğine dair en fazla talepleri bu grubun üçüncü ya da dördüncü kuşak üyeleri arasında görüyoruz.

- Kendi aralarında evlenmemiş ve çoğunlukla soykırım sırasında kaçırılan ve Müslümanlaştırılan genç kızların ve kadınların soyundan gelenler. Bu grup Fethiye çetin tarafından “torunlar” olarak anlatılanlara ait. Ama bu grupta da karmaşık bir kaderi paylaşan aileler ve kökenleri üzerine gerçek bir araştırmaya giden bireyler var. Ermeni kimliğinden pek bir şey kalmamış ama kuşaklarca sır olarak saklandığı için ani olan bu keşfin torunları kimliklerine yeni sahiplenme biçimleri bulmaya ve söz almaya götürmeyeceğine dair bir emare yok. Türk ya da Kürt ailelerde ve İstanbul Ermeni toplumu nezdinde bu girişimler çoğu zaman hiç iyi karşılanmıyor.

Bu sınıflandırma çabası ilk iki gruptaki saklı Ermenilerin ve üçüncü gruptaki torunların “Kripto Ermeniler” ve son derece olumsuz bir anlam içeren “kılıç artıkları” olarak adlandırıldıklarını unutturmamalı. Anadolu’nun doğusundaki köylerdeki Türk ve Kürt nüfus bu toplumları algılama şekli Müslüman ve Müslüman olmayan toplumlar arasındaki kesin ayrımla biçimleniyor. Kullanılan terimler dolayısıyla ailelerin kaderlerini yansıtmıyor ve bu gruplar da ayrımlar oluşturuyorlar. Örneğin Sasun’da Hristiyan olarak kalmış bir adam bizimle içinde bir kilisenin bulunduğu eski bir Ermeni köyünde yaşayan bir kuzenini tanıştırıyor. Onuna yerel diyalektte Ermenice konuşuyor sonra bize dönüp “O Müslümanla evlendi, bizim için artık bizden değil” diyor. Bu özel durumda evlendiği kişinin bir Kürt mü, yoksa Müslümanlaştırılmış bir Ermeni mi olduğunu anlamak zor.  Ama bu adam için her halükarda gruba aidiyet kopmuş durumda, oysa uzak köylerde Müslümanlaştırılmış Ermeniler hala bir küfür olan “gavur” sözcüğüyle tanımlanıyor.

Daha net bir şekilde, Adıyamanlı bir ailede, 50’li yaşlarındaki Bedros’un kuşağı yeniden açılmasından beri Süryani kilisesine gidiyor ve kilisede pazarları ayin için toplananların %70-80’i Ermeniler. Bedros’un karısı anlatıyor : “Ben Malatyalıyım. Babam İncil’ini hep sakladı ama aynı zamanda camiye de gitti, oysa ben sadece kiliseye gidiyorum”. Bu mikro topluluğun gençleri Ermeni olmanın ne anlama geldiğine dair hiçbir şey bilmediklerini anlatıyorlar. Süryani kilisesine gitmek bir şekilde Hristiyan aidiyetini simgeliyor ama bu aidiyetin dil, tarih, gelenekler ve usuller gibi referansları eksik. Kendi aralarında evlenmiş bu ailelerde katliamlara dair hafıza aktarılmış olsa da kimlik sadece kırıntılarla iletilmiş oluyor.

Diaspora’nın aynası toplumlar ?

Bu kültürsüzleşme, Müslümanlaşma derecesinden daha fazla, bu toplumları belirleyen faktör  ve şu soruyu ortaya atıyor : bu ailelerden bazıları diasporada oluşmuş ailelerden o kadar da farklı mı ? Soykırımdan 100 yıl sonra dünyadaki gerçek Ermeni sayısını nasıl değerlendirebiliriz ? Diasporada aktarılan nedir ? Diaspora mekanlarını, kiliseyi, siyasi partilerini, hemşehri derneklerini 20’li yıllardan itibaren sürgün yerlerinde yaratabildi ve bu kurumlar ilk kuşakları kimliğin belirlediği semtlerde toplanan herkes için önemli bir rol oynadı. Sonrasında 70’li ve 80’li yılların hareketleri özellikle Fransa’da bu toplumların bir uyanışına yol açtı. Öte yandan Marsilya’da, Lyon ya da Fresno’da bir ailenin içindeki parkurlar çok farklı oldu : bir kardeş aktivist iken ve kendini öyle tanımlarken diğeri sadece ismen Ermeni olabildi.

Müslümanlaştırılmış Ermenilerin aslında diasporada Ermeni aidiyeti tanımına gayet benzer bir mesele olduğunu görüyoruz. Bizim için, her kimliği kuran şeylerin dışında bağımsız bir Ermenistan’ın varlığında Ermeniler sadece soykırım sonrası diasporayı belirleyen şeylerle kendilerini tanımlamaya devam edemezler. Ermenistan bu diasporanın ağırlık merkezi de değil. Ermenistan ayrıca varlığını sürdürmek için kendini yeniden sürekli olarak tanımlamak zorunda.

Müslümanlaşma olgusunun bu topluluklar için merkezi bir yerde olduğunu ama esas belirleyicinin, diasporada olduğu gibi, kültür kaybı olduğunu görüyoruz.

İki kıyıda var olma : “Bir köprünün ortasındayız”

Mevcut durumda pek çok Ermeni Türkiye’de muğlak bir “iki arada bir derede” durumunda kalıyor. İstanbul’da pek çok semtte kimileri kendileriyle aynı vilayet hatta yanı köyden gelen Kürtlerle komşular. Ermenilikle ilişkileri –ki bazıları dinin gereklerini yerine getiren Müslümanlar- Müslümanlaşmış Ermeniler arasında yapılan evlilikler. Sasonlu bir ailede kardeşlerin 70 yaşındaki en büyüğü gençliğinde Süryani kilisesinde vaftiz olmuş, İstanbul’a 80’li yıllarda gelişinde Ermeni olarak tanınmış ve Hristiyan iken, İstanbul’a 90’lı yıllarda gelen en küçüğü dindar bir Müslüman ve o da Ermeni olan karısı başörtüsü takıyor ve her gün mahallesinin camisinde ibadet ediyor.

Bu Ermenileri sınıflandırmak ya da onları sadece Ermeniler olarak adlandırmak sorunlu : bazıları, hep kendi aralarında evlenmiş olsalar da, Müslümanlaşmış durumdalar, hatta inançlı ve dindarlar, diğerleri kendi aralarında evlenmiş ve Hristiyan kalmış ama kağıt üzerinde Müslüman görünenler. Bu son grup ataların toprağına bağlılık, 1915’in hafızası ve kendi aralarında kalmış olma ve Kürt çoğunluklu köylerde yaşam tarzları homojenleşmiş olsa da farklı olma bilincinin beslediği özel bir Ermeni kimliği aktarmış durumda.

Sason’da doğmuş elli yaşlarında bir kadının bize aktardığı gibi, hepsi Ermeni olan ailesinin pek çok üyesi “köprünün ortasında” kalıyorlar : bir aidiyetin iki kıyısının arasında, bir tarafta Hristiyanlık, diğer tarafta Müslümanlık, bir tarafta kırılan, inkar edilen ve saklanan, diğerinde dayatılan bir kimlik.

Bu Ermenilerin çoğunluğu cumhuriyetin ilk yıllarında her Türk vatandaşının soyadı alması zorunluluğu sırasında soyisimlerini kaybettiler. Çoğu saklanmak ya da yetimlerin durumundaki gibi hızlı kültürsüzleşmeyi sağlaması için ilk kuşaktan Ermenice isimlerini terk ettiler/ettirildiler. Bazı bölgelert –örneğin Sason- haricinde dili unuttular ve–bir duanın hatırası, haç işareti, geleneksel bayramlar gibi-  birkaç dağınık öğenin dışında dinlerini kaybettiler. Sasonlu 60 yaşında bir kadım gençken komşu köyden S. ile evlendirilmişti. Ailesi Müslümanlaşmıştı ve kendi aralarında evlenseler de korkudan ya da konformizmden ötürü hayatta kalanlar ilk kuşaktan itibaren camiye gider olmuşlardı. S. ile yaptığı evlilikte kocası Hristiyan olduğu için kendisi de –kendi deyimiyle- “yeniden Hristiyan olmuştu”.

Müslümanlaştırılmış ya da ihtida etmiş Ermenileri tanımlamak esas hususu gözden kaçırıyor : bu hayatta kalanlar için 1915’in şiddetini Ermenilerin –bugün çoğu harabe halindeki- bin yıllık yerleşim yerlerini hedef alan kültürel soykırım izledi. Soykırım sadece fiziksel bir imha olmadı, bir milleti oluşturan ve maddi toprağını, ruhsal evrenini belirleyen ne varsa onların yıkımı şeklinde tezahür etti : dini yapılar, anıtlar, mezarlıklar, köyler ve elbette okullar, kulüpler, şehirlerde küçük dükkanlar. Soykırım sırasında hayatta kalmak amacıyla sonrasında ise korkudan tabii olunan lineer bir İslamlaştırma süreçlerindense, soykırımı devam ettiren ve tamamlayan kitlesel bir kültürsüzleştirme süreci ile karşı karşıyayız. Patrikhane ve Türkiye devleti Ermenilere Osmanlı millet sisteminden çok az farklı bir statü sunuyor. Ermeniler dini bir cemaat üyeleri olarak kabul ediliyor. Oysa Ermeniler her şeyden önce bir millet ve Hristiyanlığı devlet dini olarak 301-307 yıllarında kabul eden ilk toplum. Ama tarihleri Hristiyanlıkla başlamıyor. Hristiyanlığın kabulü zaten daha çok politik bir amaç taşıyordu, Bizanslılar ve diğer halklardan ayrılmayı ve daha Zerdüştlükle ilişkilendirilen daha önceki inanışları şiddetle ortadan kaldırmayı içeriyordu.

Tehlike altında bir kimlik yeniden sahiplenmesi

Türkiye’de iki seneden fazladır süren otoriterleşme, PKK’yi desteklemekle suçlanan Kürt toplumuna yönelik baskılar 2010’dan beri kaydedilen ilerlemelerin sonu anlamına geldi.

Diyarbakır’da Surp Giragos Kilisesi’nin yeniden açılması pek çok Ermeni’ye parçalanmış kimliklerini yeniden keşfetme imkanını vermişti. Ve bunu sadece dini yolla değil, Türkiyeli Kürtlerin baş şehirlerinden birinde bir Ermeni mekanının yeniden yaratılmasıyla yapabiliyorlardı. Bu mekan dil derslerinin verildiği ve birkaç ayinin düzenlendiği bir buluşma yeriydi. Nüfusun çoğunlukla Türkiye’nin başka bir baskı altındaki topluluğu Alevilerden oluştuğu Dersim’de Ermeniler “Dersim Ermenileri Derneği” kurarak kamusal alanda söz aldılar. Kısa süre önce aynı gelişmeye Muş’ta tanıklık ettik. Oysa 2007’deki araştırmamızda görüştüğümüz aileler dernekleşme fikrine hem devletin baskısı, hem de Kürt nüfusun tepkisinden çekinerek sıcak bakmıyorlardı.

Bu kamusal alanda söz alma olguları -bu vilayetler ve şehirlerde Ermeni varlığını belirten mekanların yeniden kurulması ile- eyleme de dönüştü. Her ne kadar bu olgu sınırlı kalsa da güçlü bir işaretti, bir korku aşılmıştı. Hrant Dink’in katlinden sonra doğudaki “sessizlerin sesi” susmuşsa da mirası Türkiye toplumunun tabularını yıkan Agos’un –hem gazete hem de vakıf olarak- devam etmesi ve Nor Zartonk hareketiyle devralındı. Türkiye parlamentosunda bugün üç Ermeni vekilin bulunması –ki bu vekillerden HDP’den seçilen Garo Paylan sürekli tehdit altında- da büyük bir değişimdir, ama Ankara’da iktidarın bastırma politikasıyla gözden kaçıyor. İktidar Türkiye’de beklenen reformlara son veriyor ve Osmanlı’nın son dönemi ile Atatürk’ün otoriterliğini ya da 80’li yılların askeri rejimlerinin kurşun gibi ağır yıllarını hatırlatan şiddet sarmalını devam ettiriyor. Ilımlı İslamcı parti maskesi düştüğünde Cumhurbaşkanı Erdoğan ülkedeki seçimleri kendi çoğunluğu lehine olmadığı zaman manipüle edebiliyor, sadece doğuda Kürtleri değil ama daha özgür bir sivil toplum kurmaya başlamış ve demokrasi başlangıcı umudu taşıyan herkesi –gazetecileri, akademisyenleri, Gezi gençliğini vs…- bastırıyor.

Böyle bir bağlamda farklı kaderlere sahip ama aidiyet talepleri olan ailelerden gelen Ermenilerin yeniden doğuşu gayet tehdit altında. Bu tehdit Ermenilerin kendi kimlik tanımlarından da kaynaklanıyor olabilir : Fransa’ya ulaşabilen hayatta kalanların hafızası 1915’in travması üzerinden aktarıldı ve çoğunlukla katliamda takıldı kaldı : önceki yaşam ve sonraki ilk kuşağın yaşadıkları pek yer bulamadı bu aktarımda. 40’lı yıllara kadar Marsilya’nın Ermeni mahallelerinin bazı kadınları hala geleneksel kıyafet giyerlerdi ve Türkçe hayatta kalanlar arasında yaygın bir şekilde konuşulurdu. Ermenice öğretilen Pazar okulu aslında kültürsüzleşme korkusuna bir cevaptı. Bu mahallelerde hayatta kalanların yaşam tarzı 20-30’lı yılların siyah beyaz resimleriyle aktarıldı ama bu resimler günlük hayata dair çok az şey içeriyordu. 1915 sonrası farklı ülkelerde kendilerini bulan hayatta kalan Batı Ermenilerinden diasporayı oluşturan kısmı aslında 80’li yıllardan itibaren İstanbul’da olacak Doğu Ermenileriyle benzer geleneklere sahipti.

Türkiye toplumu, kanunlar ve Patrikhane için bu kimliğin sınırları sabit. Çeşitli olan diaspora için kimlik dört kuşakta değişime uğradı ama tüm bir halkı ve milleti bilinç ya da bilinçaltı düzeyinde meşgul eden paradigmalarla elbette belirleniyor. Ermenistan’da, Marsilya’nın bir semtinde ya da İstanbul’da bir kilisede hayatta kalanların torunu Ermenilerle bulunmak çift bir hareketi mecbur kılıyor : bir yandan dün olduğu gibi bugün de Ermeni kimliğinin temelleri, öte yandan da çoğunlukla Müslümanlaştırılmış ve kültür kaybına maruz bırakılmış topluluklara açılacak yer üzerinde düşünmek. Bize göre bu konu dini olmaktan çok bir kültür şoku sorununu ve Türkiye’de kalan Ermenilere verilen statü sebebiyle hayli siyasi bir meseleyi oluşturuyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder