Etiketler

Uyumlulaştıramadıklarımızdan iseniz eğer, Raus!

Fuat Uğur
Önce misafir işçiydiler, sonra göçmen işçi, derken üçüncü kuşaktan itibaren Avrupalı göçmenler olmaya başladılar. Artık kalıcıydılar. Batılıların bu gerçekle yüzleşmesi, göçmenlerin kalıcı olduğunu kabul edip onlarla bir arada yaşama kültürünü geliştirmesi gerekirdi. Almanya bunu derin devlet yapılanmalarından süzülen akılla çözmeye çalıştı. Adına entegrasyon dedi, uyum dedi ve sözüm ona yeni politikalar üretti göçmenlerin Almanya'daki varlığıyla alakalı olarak. Ancak entegrasyon ve uyumun esasında gizli bir asimilasyon merkezi gibi devreye sokulduğunu anlamak zor olmadı. Bu ülkede yaşayan 3,5 milyon Türkiye kökenli insana adeta tüm etnik ve kültürel kimliğini üzerinden at, dilini de konuşma dendi. Bu kadar açık söylenmedi belki ama uygulamalarıyla bunu dayattı. Örneğin okullarda Türkçe eğitimini sınırlandırmak ve kaldırmak konusunda büyük bir “başarı” sağladılar ve üçüncü kuşaktan itibaren Almanya'da Türkçeyi unutan ya da yarım yamalak konuşan bir nesil yetişmesini garantilediler.

***
Avrupa Birliği'nin “medeniyet vesikası” olarak kabul edilen hukuk ve demokrasi müktesebatı göçmenler konusunda uygulamada yok hükmünde.

Göçmenlik ve aidiyet kavramları arasındaki bağları hem sıkı hem de gevşek kılan özellik, gidilen ülke yönetimleri ve kamuoyuyla yakından ilintili.

Tarihi süreçte toplumlar o kadar yer değiştirmişlerdir ki bugünküyle kıyaslandığında hiç de azımsanmayacak bir seviyede sayılabilir.

Ama sonuçta yüzyıllara yayılan göçler, aynı zamanda gelişmenin manivelası ya da tetikçisi olagelmiştir.

Bugün ise göç olgusuna ve mülteciliğe sorun odaklı bir mesele olarak bakılmakta ve bu algı her geçen gün güçlenerek büyümekte.

Batı evvelden beri o malum oryantalizmiyle Doğu'yu hep ürpertici ve gizemli bir çekiciliği olan, ancak bazı tehlikeleri de barındıran yerler olarak tanımladı. O ülkelerde yaşayan insanlarla yan yana yaşamaya başlamaları ise İkinci Dünya Savaşı sonrasına denk geliyor.

Kanlı ikinci savaştan sonra, başta Almanya olmak üzere gelişen Avrupa ülkeleri “yabancı işçilere” kapılarını açtılar. Gelişen endüstrilerini daha da ileriye götürebilmek için insan gücüne ihtiyaçları vardı ve bu yüzden yaşam biçimleri itibarıyla kendilerinden çok farklı olan bu “kara kafalı” insanları “hoşgörü”yle karşıladılar. Çünkü yapılan anlaşma belliydi. Çalışacaklar, ülkelerini geliştirecekler, kendileri de kazanıp ülkelerine döneceklerdi.

Ama dönmediler. Önce misafir işçiydiler, sonra göçmen işçi, derken üçüncü kuşaktan itibaren Avrupalı göçmenler olmaya başladılar. Artık kalıcıydılar.

Batılıların bu gerçekle yüzleşmesi, göçmenlerin kalıcı olduğunu kabul edip onlarla bir arada yaşama kültürünü geliştirmesi gerekirdi. Almanya bunu derin devlet yapılanmalarından süzülen akılla çözmeye çalıştı. Adına entegrasyon dedi, uyum dedi ve sözüm ona yeni politikalar üretti göçmenlerin Almanya'daki varlığıyla alakalı olarak. Ancak entegrasyon ve uyumun esasında gizli bir asimilasyon merkezi gibi devreye sokulduğunu anlamak zor olmadı. Bu ülkede yaşayan 3,5 milyon Türkiye kökenli insana adeta tüm etnik ve kültürel kimliğini üzerinden at, dilini de konuşma dendi. Bu kadar açık söylenmedi belki ama uygulamalarıyla bunu dayattı. Örneğin okullarda Türkçe eğitimini sınırlandırmak ve kaldırmak konusunda büyük bir “başarı” sağladılar ve üçüncü kuşaktan itibaren Almanya'da Türkçeyi unutan ya da yarım yamalak konuşan bir nesil yetişmesini garantilediler.

DAEŞ de, Selefiler de yoktu ama

Ama dini konularda istedikleri kadar başarılı olamadılar. Açılan camiler ve Diyanet İşleri teşkilatları ile birlikte hâlâ din üzerinden etnik ve kültürel kimliğini muhafaza edebilen hatırı sayılır bir kitle var Avrupa'da.

Zaten son on yıldır artan biçimde Avrupa'da Müslümanlık giderek “sinir bozucu” bir hal almaya başlamıştı. İkinci Dünya savaşı öncesindeki Yahudi düşmanlığının yerine ikame edilen kesimler Müslüman göçmenlerdi. Hollanda'da, Fransa'da, Belçika ve İngiltere'de, Almanya'da ırkçı partiler ve liderler zuhur etmeye başladılar. Hepsinin söyleminde ise göçmen karşıtlığı vardı. Marine le Pen ile Geert Wilders ortaya çıktığında ne DAEŞ vardı, ne de Selefiler.

Şimdi işin geldiği noktaya baktığımızda Alman Milli Takım oyuncusu Mesut Özil'in umreye gitmesi bile onlar için büyük bir sorun haline gelebilmekte. Alman Milli Takımı'nın başarılı oyuncusu Jerome Boateng hakkında "İnsanlar Boateng'i başarılı bir futbolcu olarak görüyor ama Boateng gibi birini komşu olarak istemiyorlar" diyen AfD adlı aşırı sağ partinin yöneticileri "Özil'in bu fotoğrafla siyasi olarak neyi hedeflediği sorgulanabilir. Gençlere kötü örnek oluyor." açıklaması yapabildi.

Alman polisinin verdiği rakamlara göre son yıllarda 1000'e yakın insan ırkçı nedenlerle öldürüldü. Son yıllarda kundaklanan göçmen yurtlarının, caminin haddi hesabı yok. Alman polisi kayıt bile almıyor.

Göçmenlik Avrupa'da yaşayabilmek, kamusal alanda ya da iş dünyasında var olabilmek için bir dezavantaj oldu hep. Aynı pozisyona başvuran iki aynı nitelikteki insan arasındaki seçimde göçmenler hep elenen taraf oldu. Nazi kalıntıları tarafından tehdit edilenler onlardı. Siyasetçilerin sık sık “Artık ülkelerine dönsünler” tacizleriyle karşılaşanlar da. Bu yüzden oturum izinleri kafalarının üstünde Demokles'in kılıcı gibi sallandı durdu. Göçmenler bu yüzden yaşadıkları ülkelerde sosyal faaliyetlere katılırken, sivil toplum hareketlerinde yer alırlarken hep ürkek ve korkak davrandılar. Evlerinin posta kutusunda mavi zarfı görme korkusu rüyalarına girdi. Çünkü mavi zarf devletten gelirdi ve oturum izinleriyle ilgili bir tehdidi içeriyor olabilirdi.

Bu korkunun nasıl kullanıldığını şimdi bile görebiliyoruz. Örneğin Alman Federal Parlamentosu'ndaki Ermeni soykırımı yasasının onaylanmasında parmak kaldıran Türkiye kökenli vekiller hakkında Türk toplumunda yükselen tepkiler karşısında konuşan Hıristiyan Demokrat Birlik Parti'den İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Günter Krings, "Bu şekilde düşünen ve konuşan kişiler Almanya'ya ve Alman hukuk düzenine entegre olmamış demektir. Tabii ki bu durum oturma izni ile ilgili kararlarda dikkate alınmalıdır." dedi.

Göçmenler yıllardır bu korkuyla yaşıyorlar. Bu yüzden çocuklarına bile sahip çıkamadılar.

Ailelerinden koparılan göçmen çocuklar

Avrupa'ya göçlerin başladığı 1960'lı yılların başından itibaren her ülkede adı değişen Çocuk Esirgeme Kurumu muadili kurumlar yüz binlerce göçmen ailenin çocuğunu ellerinden alarak asimile etmeyi başardı.

Örneğin Almanya'da Gençlik Dairesi diye bilinen Jugendamt adlı kuruluş her yıl 10 binden fazla göçmen çocuğu ailelerinden koparıyor. Onların arasında hatırı sayılır oranda da Türkiye kökenli çocuk var. Jugendamt bunu yaparken ailelerinden şiddet gören, sorunlu ve dışlanan çocukları koruma altına almak gibi “kutsal” bir niyetin arkasına saklanıyor. Asıl amaç göçmenleri sisteme asimilasyon yoluyla eklemek ve koruma altına aldıkları çocuk başına devletten aldıkları yüz binlerce Euro ile ekonomik çarklarını döndürmek.

Sudan bahanelerle çocukları ellerinden alınan aileler perişan. Oysa Alman devletinin yasaları çocuklara aile yanında pedagojik destek ve maddi katkı sunmayı hedefliyor sosyal devlet anlayışı gereği. Yapılan ise bunun tam tersi. Çocuk aileden zorla koparılıp önce yurtlara alınıyor sonra bir Alman ailenin yanına veriliyor. Çocuğu ailesiyle görüştürmüyorlar. Mahkemeler karar verse bile Türkçe konuşmayı yasaklıyorlar. Üstelik kayıtlarda göçmen çocuklar görünmesin diye hepsini Alman olarak kaydediyorlar. Ola ki Türk konsoloslukları sorarlarsa verecekleri cevabı hazır etmek için,

Oysa Alman anayasası ve yasaları bile bu uygulamanın tam tersini vazetmekte.

Çocuğun ailenin yanında olması esas. Alınan çocuk öncelikle kendi etnik, dini ve kültürel kimliğiyle uyumlu bir koruyucu ailenin yanına verilmek zorunda. O yoksa yine etnik ve kültürel kimliğiyle bağlantılı bir STK'nın himayesinde bir yurda yerleştirilmeli. Aile ile Türkçe anadilinde konuşma yasağı getirilmesi ise tam anlamıyla bir insan hakkı ihlali. Çocukların Alman koruyucu aileler tarafından kiliselere götürülmesi ise görmezden gelinmekte.

Batı bir yandan göçmenleri çeşitli yöntemlerle asimile etmeye çalışırken, “uyum sağlamayanları” da ırkçılarla korkutarak, oturma izinlerini iptal etme tehditleriyle ülkelerine göndermeyi planlıyor.

Kısacası Avrupa Birliği'nin “medeniyet vesikası” olarak kabul edilen hukuk ve demokrasi müktesebatı uygulamada yok hükmünde.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder