Etiketler

Ben güzele güzel demem, güzel ‘milli’ olmayınca…

Alin Ozinian
1907’de Enver Paşa ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ‘sonsuz hizmetleri’ ile tarihi geçmesinin yanı sıra Soykırım yıllarında Ermenilerin kanlı anılarında imzası olan Karabekir’in heykelini “Ermeni Cemaatine görülmemiş jest” reklamı ile onarılan kilisenin bahçesine dikme fikri şeytanı şaşırtır!  Heykel listesinin takip eden eserlerine de baktığınızda zaten burada ‘gizlenen’ ana fikrin ‘Gavur Bahçesi’nde ‘vatan millet Sakarya’ oynamak olduğunun rahatça görebilirsiniz. Tarihi restorasyon, vizyonu “bir bakkalın hayallerinden” ileri gitmeyenler tarafından yapılırsa sonuç böyle oluyor. “Parayı biz verdik, restorasyonu biz yaptık, vatan bizim, kilisenin bahçesi de bizim! Ermenileri gönderdik, iyi ettik! Özgürlüğe uzanan elleri kırdık, kırarız!” mesaj bu gördüğünüz gibi. Aslında kiliseyi nasıl millileştiririz sorusuna da güzel bir cevap bulmuşa benziyorlar. Tarihi eserin, sanatsal değeri bir tarafa bir ‘millilik değeri’ de bulunmalı kuşkusuz!

***
Türkiye’nin yoğun gündemi, korkutan iç çalkantıları, çözemediğimiz dış politikası ve tüm bunların komşu ülkeler ve bölge üzerindeki istikrara, (daha gerçekçi olalım) istikrarsızlığa etkilerinin takibi artık başlı başına yorucu ve moral bozucu bir mesaiye dönüşmüş durumda.

Türkiye devleti, anlayışı, yaptırımları ve cezaları ile sadece son dönemde değil, ezelden beri tanışıklığı ve sıkıntısı olanlar can yakıcı gündem dışında, ister istemez mikro hatta yerel gelişmelere ve haberlere de kulak kabartma ihtiyacı hissediyorlar. Kimliğiniz ve kimliğinize yapılan “yanlışlar” bir süre sonra bu takibi bir sorumluluk olarak algılamanıza sebep oluyor. “İktidar sizi nerenizden yaralıyorsa, orası kimliğiniz olur.” der çok kimliklilik hakkında oldukça kafa yormuş yazar Milan Kundera.

‘Dönüştürülen’ Kiliseler

“Eskişehir’e bağlı Sivrihisar ilçesinde bulunan eski Ermeni kilisesini ziyarete gidenler, Türkiye’nin dört bir yanında meşhur olmuş kişilerin heykelleriyle karşılaşıyor.” tadında bir haber düştü ortalığa geçen hafta. Bu kiliseyle ilgili “planlar” aslında son 5 yıldır ara ara gündeme geliyorlar. Bildiğim kadarı ile kilisenin restorasyonu için ilk kez 1996’da Kültür Bakanlığı’na başvurulmuş fakat bir yanıt alınamamış; 2003’te bu kez dönemin CHP’li Belediye Başkanı Fikret Arslan, Kültür Bakanlığı’na müracaat etmiş fakat onarıma, ancak Belediye’de olan mülkiyetin Kültür Bakanlığı’na devredilmesinin ardından, 2010’da başlanabilmişti.

Türkiye basının büyük bir kısmı “Ermeni kültürel mirası konusunda hükümetten yeni dev adım! Kültür Bakanlığı’nın Ermeni Cemaati’ne yönelik attığı adımlara bir yenisi daha eklendi. Van’daki Aktamar (kendileri ısrarla millileştirme refleksiyle Akdamar diyorlar) Kilisesi’nde yılda bir gün verilen ibadet iznine ek olarak Sivrihisar’daki Ermeni Kilisesi de restore edilecek.” müjdesi ile beraber devletin ‘yüce gönüllülüğünün’ altını çiziyorlardı.

Böylece, Sivrihisar’daki Anadolu’nun ikinci büyük Ermeni Kilisesi olan Surp Yerortutyun’un restore edilmesine karar verildi. Geçmişte gübre deposu olarak kullanılan ve bir bölümünde de belediyeye ait jeneratörlerin saklandığı kilisenin bakımsızlığından kurtulacak olması sevindiriciydi.

Bir garip heykeller

Eskişehir’in merkezinde bulunan, başka bir Ermeni Kilisesi’nin bir dönem “Asri Sinema” olarak kullanıldığı belediyenin kayıtlarında da yer alıyor. Kilise binasının henüz Zübeyde Hanım Kültür Merkezi olmadığı bu sinemada müstehcen filmlerin gösterildiğiyse Eskişehir’de yaşayan herkes tarafından biliniyor. Bunun gibi birçok örnek var. Ülkenin bin bir köşesinde ahır hatta bazen geçmişte ne olduğu hatırlatılmadan okul, kütüphane hatta düğün salonu olarak kullanılan kiliseler düşünülünce, her vicdan sahibi insanın sevineceği bir gelişme sayılabilirdi. Fakat “aması” var. Bir “amalar ülkesi” Türkiye ne yazık ki…

2011 yılında dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay “Türkiye’nin ilk heykel müzesinin Sivrihisar’da yapılacağını” açıklamıştı. Meğer, o günlerde sanat ve özellikle heykel seven Günay gözüne Sivrihisar’ın “yalçın kayalıklara” yaslanmış Ermeni Surp Yerortutyun Kilisesi’nin bahçesini seçmiş.

Hayaller gerçek olmuş, yerel haberlere göre “130 yıllık tarihi olan kilisenin bahçesinde onlarca heykel tüm ihtişamları ile sergilenmeye başlanmış.” Oysa kilise 1650’de inşa edilmiş,  1876’da yangın sonucu zarar gören kilise, 1881’de onarılarak tekrar ibadete açılmış. O kadar yanlışlık içinde, birkaç yılın hesabını yapacak değiliz ama ben yine de birileri doğru tarihleri bilmek isteyebilir diye hatırlatayım dedim.

Tüm bu olup bitende ne beis var diye sorabilir insan. Öncelikle kilisenin bahçesindeki ‘onlarca’ heykelden en önemlilerinin  Atatürk, Kazım Karabekir Paşa, Alaaddin Keykubad, Nene Hatun, Özgürlüğe Uzanan Eller, Şahlanan At heykellerinin olması bir durup düşünmemize sebep oluyor.

Gavur Bahçesi’nde oyunlar

1907’de Enver Paşa ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ‘sonsuz hizmetleri’ ile tarihi geçmesinin yanı sıra Soykırım yıllarında Ermenilerin kanlı anılarında imzası olan Karabekir’in heykelini “Ermeni Cemaatine görülmemiş jest” reklamı ile onarılan kilisenin bahçesine dikme fikri şeytanı şaşırtır!  Heykel listesinin takip eden eserlerine de baktığınızda zaten burada ‘gizlenen’ ana fikrin ‘Gavur Bahçesi’nde ‘vatan millet Sakarya’ oynamak olduğunun rahatça görebilirsiniz.

Tarihi restorasyon, vizyonu “bir bakkalın hayallerinden” ileri gitmeyenler tarafından yapılırsa sonuç böyle oluyor. “Parayı biz verdik, restorasyonu biz yaptık, vatan bizim, kilisenin bahçesi de bizim! Ermenileri gönderdik, iyi ettik! Özgürlüğe uzanan elleri kırdık, kırarız!” mesaj bu gördüğünüz gibi. Aslında kiliseyi nasıl millileştiririz sorusuna da güzel bir cevap bulmuşa benziyorlar. Tarihi eserin, sanatsal değeri bir tarafa bir ‘millilik değeri’ de bulunmalı kuşkusuz!

Bu ikiyüzlülük, bu ahlaksız Azınlık siyaseti yeni mi? Tabii ki değil, hatta daha kötülerine de gördük. Peki, yeni olan ne? Yeni olan Türkiye’nin konjonktürüne uygun ‘sanat severliği’!

“İslam ve heykel” konusunda masum arkadaş sohbetleri dışında ne konuşacak ne de yazacak cesareti ve cüreti kendimde bulamıyorum. Keşke bu konu hakkında birikimleri olan Yeni Hayat gazetesinin yazarlarından siyasileşmemiş ve kirlenmemiş bir makale okuyabilsek. Konuya benim gibi hâkim olamayanlar için önemli bir yardım olmuş olur.

Sanat var, ‘milli’ sanat var…

Mayıs ayında hatırlayacaksınız, İzmir Metrosundaki Müzisyen heykeli gündemi karıştırmıştı. AK Parti Karabağlar Meclis Üyesi Emrullah Kavuz ve gençler önce heykeli bezle kapatarak protesto etti. Heykel kaldırılmayınca heykele kilit vurulduğu ikinci protestoda “Yanlış anlamayın bu uygunsuz bir heykel olmuş olsa da kamu malı olarak gözüküyor. Biz vatanını, milletini seven insanlarız. Asla sizin Gezici gençleriniz gibi yakıp yıkmayız. Biz AK Partiliyiz, biz sadece yaparız. Protestomuz heykel kalkana kadar devam edecek.” demişti.

Bu olayın bir başka kahramanı ise kendi beyanına göre “çıplak heykeli televizyonlardan görünce Erzurum’dan kalkıp sadece bu heykelin Müslümanlığa yakışmadığını söyleyen ve gerekenin yapılması için görevlilere nasihat veren 98 yaşındaki Mehmet Yılmaz dedeydi. Hatırlayacaksınız, sonunda “halkın hassasiyetleri” ağır bastı ve heykel balyozla tahrip edildi.

İnsan haliyle düşünüyor, acaba son dönemde yaratılan, belirli kriterle uyan Türkiyelilerin tabiri yerindeyse “makbul ve milli” Müslümanlar, Kürtler, Ermeniler, LGBTİ üyeleri hatta solcular olarak yükseltilmesine paralel olarak makbul ve milli, suretler, heykeller, sanatseverler, patrikler ve kiliseler üzerinde çalışılacak mı?

Örneğin İstanbul’da yapıldığı gibi bazı kiliseler Ramazan ayında bahçelerinde Müslüman ahali için iftarlar hazırladığı sürece mi makbul olabilecek? Bu misafirperverlik karşılıklı olabilecek mi? Müslümanlar da Hıristiyan bayramlarında mahalledeki Ermeniler için bir hazırlık yapacaklar mı? Büyük ihtimalle bu soruların hiçbirinin net cevabı olmayacak ve konjonktüre göre bazen heykelleri balyozla kırmaya, bazen de kilise bahçesine kondurmaya devam edilecek…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder