Etiketler

Nazan Maksudyan: Yazımı kışa çevirdin, viran oldu evim yurdum*

Hodorçur’a yolculuk, Canikyan için ayı zamanda cennete geri dönüşle eş gibi. Rapael, cennette geçen çocukluğunu arıyor, fakat karşılaştığı yıkıntıların, yanından hiç ayırmadığı, Peder Hagop Taşçıyan’ın 1910’da çektiği Hodorçur fotoğraflarıyla alakası yok. Raffaele Gianighian, ya da Rapael (Raffi) Canikyan, 1906 yılında Hodorçur’da doğar. Hodorçur, Kuzeydoğu Anadolu dağlarının arasında, Karadeniz kıyılarından Kaçkar Dağları zinciriyle ayrılan, içinden Çoruh nehrinin geçtiği bir vadidir. Rapael için vatan, ev, mutluluk demektir Hodorçur. Aynı zamanda da sürgün, kayıp, acı ve ölüm demektir. 1915 Ağustos’unda zorla sürülmesinin ardından farklı yerlerde, bambaşka hayatlar yaşamak zorunda kalan Raffi, babasının son nefesini verirken söylediklerini hiç unutmaz: “Oğullar, Hodorçur’a dönün, bizim vatanımız orası.” 

Kayıp vatanına geri dönmek nasip olmasa da, Hodorçur’u en azından son bir kez görmek için, yaşı yetmişe dayanmışken bir yolculuğa çıkan Raffi, yaşadıklarını hem sürükleyici hem de bir o kadar iç burkucu bir gezi günlüğüne dönüştürür. Anlatının ilk kısmı, Canikyan’ın 1977’de gerçekleştirdiği geziyi ve sürekli tekrar eden dün-bugün karşılaştırmalarına odaklanırken, ikinci kısımda Raffi ve ailesinin 1915’teki sürgün ve soykırım hikâyesi var.
Ben bir hacıyım

“Vatanımı aramaya gidiyorum. Yetmiş yıllık ayrılıktan sonra yola koyulan bir hacıyım.” (s. 19)
“Anamın mezarını bulmaya geldim; ben bir hacıyım! Memleketimi son bir defa görmek istiyorum.” (s. 28)
Rapael Canikyan, soykırım sırasında zorla koparıldığı topraklarına, 1977’de yaptığı yolculuğuna hac adını veriyor, kendisine de her defasında hacı diyor. Doğduğu büyüdüğü toprakları çok sevdiği, büyüklerinden de işittiği gibi memleketinin kutsanmış olduğuna inandığı bir gerçek. O yüzden Hodorçur’a tekrar ayak basmayı, annesinin mezarı başında dua etmek gibi, dini bir vecibeyi yerine getirmekle eş tutuyor.



Hodorçur:
Canikyan’ın ısrarla artık yaşlı olduğunu, topraklarını son bir kez görmeye geldiğini söylemesi, her hacı gibi onun da kutsal topraklarda ölmek istediğini de düşündürüyor. Yerle bir olmuş evler, taş yığınları, yıkıntılar altında ailesinin mezarlarını ararken, köylünün biri mezarları kaplayan mermer taşların sökülüp tarlanın sınır duvarı olarak kullanıldığını anlatıyor. Tarlanın kenarından yürüyüp, mezar taşlarını tek tek bulan Rapael, isimleri okuyor, Krikor, Harutyun, Serop, Kaspar, Nanuz, Hripsime, Takuhi. Anası Recina Takuhi’ye seslenirken, “sen şanslıydın,” diyor. “Kisak’da öldün; gurbetin acılarını çekmedin; insanlık dışı aşağılanmalara uğramadın.” (s. 63). Bir yandan annesinin vatanında ölmesine sevinirken, bir yandan da “kabrin yabancı bir ülkede, artık burada mezarına çiçek koyacak, başında dua edecek tek bir akraba kalmadı” diye üzülüyor. Hatta taş yığınları arasında bulduğu khaçkarları yeni memleketi Cortina’ya götürmeyi hayal ediyor. Yıkılmış bir medeniyetten geriye bir tek onlar kalmış bu viran yerlerde...

Kayıp cennet

Hodorçur’a yolculuk, Canikyan için ayı zamanda cennete geri dönüşle eş gibi. Rapael, cennette geçen çocukluğunu arıyor, fakat karşılaştığı yıkıntıların, yanından hiç ayırmadığı, Peder Hagop Taşçıyan’ın 1910’da çektiği Hodorçur fotoğraflarıyla uzaktan yakından alakası yok. Hayalindeki cennetin sonsuza dek kayıp olduğunu, fotoğraflar da olmasa kimsenin Hodorçur’un refahına inanmayacağını fark ediyor. Areki’de evinde misafir olduğu, eski tanışı, bölgenin en yaşlılarından Mahmut Ağa, ailesi fotoğraflara şaşırırken, “Ermenilerin büyük sürgününden sonra bizim buraların kaderi fena oldu, o gün bugündür sefalet içindeyiz,” diyor (s. 52). Kötülük yaptık, kötülük gördük tarzında kaderci yorumları bir kenara bırakırsak, Mahmut Ağa aslında “cenneti yaratan emekti,” diyor. Emek verenler gidince, geriye bir şey kalmıyor.
Canikyan’ın vatanına bunca hasret oluşu, yolu olmayan, köprüsü yıkık, suyu akmayan köyleri, dere tepe, tabana kuvvet gezmesi, bildiği herkesin köyünü, evini, mezarını araması, toprağından koparılmanın insanlarda yarattığı doldurulmaz boşluğu anlatıyor. Fakat öte yandan, gezdiği tüm köylerin sefaleti, bereketsizliği, fakirliği, şunu da düşündürüyor: Soykırım sadece insanı topraktan koparmıyor, aynı zamanda toprağı da kimsesizleştiriyor, küstürüyor, yaban kılıyor. Yüzyıllardır kendilerinin de kök saldığı bu toprağı sulayan, çapalayan, üstüne terini döken insanlar gittiğinde toprak da çoraklaşıyor.
Yıkıntılar yılan, çiyan

Ermeni mallarını yağmalamak, evlerini işgal etmek, bağının bahçesinin üstüne konmak için şuradan buradan getirilip köylere yerleştirilenler belki birkaç yıl, belki bir kuşak hazırda var olan zenginliğin keyfini sürüyorlar. Fakat ellerindekilerin üstüne bir şey katmıyor, vatanım diye benimsemiyor, kök salamıyor, besbelli sevmiyorlar. Canikyan’ın gezisi boyunca çok çarpıcı olan, her köyde tanıştığı tüm gençlerin göç hayalleri kurması. İstanbul, Almanya, Amerika neresi olursa gitmek istiyorlar. “Toprakla uğraşıp duruyoruz,” diyorlar, “fakat tarlalar taşlı, hasatlar bereketsiz.” Nereden bilecekler, bir zamanlar “Hodorçur’un bahçelerinde yeşil çimen yerine çil altın biter,” dendiğini...
Raffi sonunda doğduğu köye, Kisak’a ulaştığında, kendi ailesinin bir zamanlar sahip olduğu her şeyin üstüne konmuş olan ailenin hanımı, dedesinin hazinesinin yerini sorunca emek ve zenginlik ilişkisi netleşiyor. Dedesinin, şimdi camiye dönüştürülmüş Cicibağ Katedrali içindeki mezarını ziyaret etmesine dahi izin vermeyen aile, Der Garabed’in “kasa kasa altınlarını” (da) istemeye utanmıyor.
“Hanım, senin ailen köyün sahibi, bir ev devraldınız, tarlalarınız, hayvanlarınız, meyve bahçeleriniz var. İnanılır gibi değil, yetmiş sene sonra kendi mülkünüzde saklı hazine arıyorsunuz. Mutlu mesut olmalısınız, cennette yaşıyorsunuz. Bir gün zengin olacaksınız. Hodorçur kutsanmış bir yer.”
Yüzüne bakıyorum, perişan, itiraz ediyor: “Doğru söylemiyorsun, burası lanetli, Hodorçur’un laneti tarlalarımıza indi, yıkıntılar yılan, çiyan kaynıyor.” (s. 60)
“Bu köyden yedi kişi kurtuldu, biri de benim”

Kisak’ın yeni köylülerinden biri, şimdi senin hemşehrin olan Hodorçur köylüleri Türkiye’nin ne tarafında diye sorduğunda, Raffi 1915’teki sürgün ve soykırım hikâyesini anlatmaya başlar: “1915’te Jön Türk partisi yaklaşık on bin insanı katletti. Hodorçur’un on bin sakininden yedi kişi kurtuldu, biri de benim.”
1915’ten 1919’a kadar süren oldukça detaylı anlatıda acının ve kaybın her biçimi var. Ailesinden geriye bir kişi bile kalmayanlar, yaşadıkları karşısında dayanamayıp aklını yitirenler, eziyetin her türlüsüne, işkenceye maruz kalanlar... Hayatta kalanların çoğu gibi ismini, dinini ve kimliğini gizlemek zorunda kalan Raffi, geçen dört yıl boyunca Kürtlerin arasında yaşar, anadili Ermeniceyi tamamen unutur. Savaşın bitiminde Amerikan misyonerlerinin de desteğiyle başlatılan “yetimlerin toplanması” kampanyası sırasında Ermeni olduğu hatırlanır ve ailesinden birkaç kişiyle birlikte 1919 yazında İstanbul’a gelir. Kıyafetlerini değiştirir, gerçek ismini kullanmaya başlar, unuttuğu dilini yeniden öğrenir. Artık bir “Hıristiyan delikanlı” olmuştur.
Yaşadıklarını sakin, abartısız, soğukkanlı bir dille anlatmasına karşın, Canikyan’ın kitabı insanda güçlü duygular uyandırıyor. Kimi zaman lanet okuyor, sık sık gözyaşlarına boğuluyor, ufak şeylerle teselli buluyorsunuz. Fakat netice değişmiyor: müreffeh, güzel köşkleri, büyük konakları, tarihi kiliseleri olan Hodorçur’un yerinde artık bir harabe var. Soykırım sadece insanları öldürmedi, koskoca bir kültür mirasını yıktı, yağmaladı, hafızalardan sildi.
Yaşadıkları toplumun son derece entegre bireyleri olan Ermeniler, iktisat, sanat, kültür vs. hayatında etkinlerdi. Türkiye’de ezberden tekrarlanan resmi söylemin yeniden yeniden ürettiği, ayrılıkçı, terörist, bölücü, eli silahlı tehdit unsuru stereotipinden son derece uzaktılar. Kesintiye uğrayacağından haberdar olmadıkları bir hayata yatırım yapıyor, üretiyorlardı. 1915’in yol açtığı “kesinti” bir yandan kültürel, ekonomik, entelektüel üretimi durdurmakla kalmadı, aynı zamanda 1915 öncesine dair bilgi ve birikimin yeni kuşaklara aktarılmasına da engel oldu.
Cennettin en güzel yorumlarından birinde, Nabokov orada kayıp sevdiklerimizle kayıp eşyalarımızı bulacağımızı söyler. Arşivlenmeyen, saklanmayan, tasnif edilmeyen, kaybolan bütün eşyalarımızı, bütün mektupları ve notları, tokaları ve gözlükleri, gömlekleri ve şalları, yelpazeleri ve opera dürbünlerini… Hodorçur bu kayboluşu (ve bu cenneti) anlatıyor. Kaybedilmiş hatırayı ortaya çıkarıp, bize cenneti gösteriyor.

* Âşık Kerem'in “Yazımı Kışa Çevirdin” türküsünün Neşet Ertaş yorumundan iki dize.

https://www.blogger.com/blogger.g?blogID=8166017720403053906#editor/target=post;postID=3029497211556277519

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder