Etiketler

Bir 6-7 Eylül hikâyesi: ‘Çok içli dışlıydın o Rum kızla’

ALİN OZINIAN*
İstanbullu bir ailenin en küçük kızı olan, lise edebiyat öğretmeni Hülya Hoca ile “Türk romanında gayrimüslim kadının imajı” hakkında konuşacaktık, o bana Herkül Millas’ın yayıladığı makaleyi okumamı salık verecekti. Sonra 6-7 Eylül’de azınlıkların başına gelenleri, evlerinin bulunduğu Tarlabaşı’ndaki bir Rum evinden aşağı atılan eşyaları, çok sevdikleri kasap Hüseyin’in nasıl yağmacıların arasına karıştığını, en sevdiği arkadaşı, kaderi hatta kadersizliği paylaştığı Eleni’nin gidişini… Kendi hikâyesini anlatmayı kafasına koyup koymadığını bilemiyorum. Ama seneler önceki ilk karşılaşmamızda anlatmıştı başına gelenleri. Anlattı, ağladı, anlattı, ağladık… Geçmişin herkes için karanlık köşeleri olabileceğini ben o gün öğrendim…


Ezber edilen tarih okumasından kaynaklı 6-7 Eylül ‘olayları’ kolektif hafızamızda esas itibarıyla, 1955’te Taksim, İstiklal Caddesi’nde Kıbrıs sorununun etkisi ile cereyan etmiş büyük bir yağma hareketi olarak yer etti. O dönem hâlâ unutulmamış olan adıyla Pera’da, üzerinde “yabancı” isimler yazılı olan Rum, Ermeni ve Musevi “zenginlerin” dükkânlarının “kontrol edilemeyen” bir kalabalık tarafından tahrip edildiğini aksettiren fotoğraflar, söz konusu ve hedeflenen izlenimin oluşmasında belirleyici oldu. Sonuç olarak, yağmalara polis müdahale edemedi ve galeyana gelen halk, kontrol altına alınamadı…

Ama işin mutfağı biraz farklıydı. 6 Eylül günü saat 13.00′te, devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı düzenlendiği haberini verdi. Bu haber, aynı gün abartılan metinler ve fotoğraflar ile bezenmiş şekilde öğleden sonra hükümet yanlısı İstanbul Ekspres gazetesinin akıllara ziyan ikinci baskısı ile yayıldı. Günün ilerleyen saatlerinde önceki günlerde hazırlıklarını tamamlamış çeşitli öğrenci gruplarının ve bazı kaynaklara göre sadece bu yağma hareketini gerçekleştirmek için kurulmuş “Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin” çağrısıyla Taksim Meydanı’nda bir gösteri düzenlendi. Gösterinin ardından doğu illerinden trenler ile önceki gün getirilen yağmacılara “başlayın” emri verildi.

Günlerce önceden gayrimüslimlerin kapılarını kim işaretlemişti? Binlerce insan nasıl birdenbire sokaklara dökülebilmişti? Polis neden olaylara müdahale etmemişti? 

Devlet, suçu, o zamanki Demokrat Parti (DP) hükümetine; hükümet de solculara atarak işin içinden çıkmak istemiş, 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’nde ise olayın, DP hükümetinin başbakanı Menderes’in provokasyonu sonucu olduğu iddiası ortaya atılmış, ancak en sonunda aslında hükümet onaylı ya da en azından hükümetin bilgilendirildiği bir derin devlet, “Özel Harp Dairesi”, operasyonu olduğu ortaya çıkmıştı. Olayların, “Türk Gladio’su” olarak tabir edilen “Özel Harp Dairesi”nin “muhteşem bir örgütlenmesi” olduğunu övünerek itiraf eden General Sabri Yirmibeşoğlu’dur.

Bombalı saldırının aslında Türk istihbaratının bir manipülasyonu olduğu ortaya çıkmış, olayla ilgili olarak Selanik Hukuk Fakültesi’nde devlet bursu ile okuyan ve istihbarat mensubu olan Oktay Engin ve Selanik Başkonsolosluğu kavası Hasan Uçar yakalanmışlardı. Konsolosluk yetkilileri, dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamazken, Uçar ve Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildiler. Engin, Yunan tabiiyetinde olmasına rağmen bakanlar kurulu kararı ile vatandaşlığa alınmış ve kendisine pek çok olanak sağlanarak korunmuştu. Provokasyonun sadece hükümetin işi olmayıp “devlete” ait olduğunun maddi kanıtlarından biri de, yaptığı işi bir “kahramanlık” olarak sahiplenen bombacı Oktay Engin’in 16 Mart 1978′deki Beyazıt katliamı sırasında emniyet müdür yardımcısı olduğunun anlaşılması, daha sonra Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama Daire başkanı olması, devlet kademelerinde hızla ilerleyerek 1992’de Nevşehir valiliğine kadar gelmesidir.

TEHLİKELİ AZINLIKLAR

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin derin ajandasında azınlıklar hep ‘tehlike’ damgası ile anıldı. Farklı etnik grupları barındıran Anadolu’nun homojen hale getirilmesi, Kemalist elit tarafından başarılı bir ulus-devletin vazgeçilmez şartı olarak görüldü, yeni kurulan devletin Hıristiyan azınlıklara haklarını garanti edeceğini vaat etmesine rağmen, 1920’li ve 30’lu yıllarda hükümetler aleni bir asimilasyon politikası güttü ve hep gitmeleri istendi. “Düşmanı” dışarı atarken sermayelerini Türkleştirmek en büyük hedefti. Başarılı da olundu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları, “Varlık Vergisi” Kanunu, “20 Kura Askerlik” düzenlemesi ile Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin bıkmasını, usanmasını, korkmasını, gitmesini ve sonunda ekonomideki liderliklerine son verilmesini hedeflemişti.

Gayrimüslim azınlıkları bu topraklardan göndermek için tertiplenen en büyük organizasyonlardan biri 6-7 Eylül olayları, DP’ye CHP’den mirastı. Farklılaşmayan bir azınlık siyaseti, liberalleşemeyen “gayrimüslim algısı” CHP’ye antipati duyan ve DP’ye oy veren azınlıkları perişan etmişti. “Devlet”, 6-7 Eylül ile “bir taşla çok kuş” vurmuştu. O günlerde sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerindeki kullanacağı şantaj, aynı zamanda İstanbul ve İzmir’in gayrimüslimlerden kurtulması için bir fırsat olarak kullanılacak, olaylar “komünist tahriki” olarak sunularak dış tepkiler önlenmeye çalışılacak, sosyalistlerin bacağı kırılacak hatta 1960 darbesinde DP hükümetinin yargılanması sağlanacaktı. 

1955 yılında Hülya Hoca, 17 yaşındaymış. Nişanlıymış, tıp öğrencisi Metin ile. “Eleniler’in yazlığından gelmiştik, Büyükada’dan, yaz güzel geçmişti. Sabah’tan Beyoğlu’na gidecek, vitrinlere bakacaktık. Babam bir önceki akşam gitmeyin dedi, evde kalın, hatta Eliler’e de söyle, ailece bize gelsinler, annen de özlemiştir…” Bu teklifi kötüye yormadığını, ama ancak günler sonra neyin ne olduğunu anladığını ve babasını hiç affetmediğini söylemişti. “Gitmedik, dinledik babamı, oturduk Eliler’le, akşamüstü 6 gibi saldırmaya başladılar, hiç tanımadığımız insanlar, mahallede hiç görmediğimiz. Annem, bir iki Ermeni komşuyu da bizim daireye getirdi; kapıcı yolladı saldıracak olanlara, “gavur” yok burada dedi. Sonra duyduk, bizim gibi komşularını saklayanlar olmuş… Ama yan apartman, karşı apartman, her yeri parçaladılar. Ortalık sakinleşince Eli, babam dedi, dükkândadır, ona ya bir zarar geldiyse, gidip bakacağım… Annelerimiz bırakmadılar, kaçtık, Pera’ya doğru gittik, yalnız bırakamazdım Eli’yi…”

İki sokak ötede kıstırmışlar Eli ve Hülya’yı. Hülya bağırmış biz Türk’üz demiş, inanmamışlar. Dövecekler sanmış Hülya, korkmuş… Dövmemişler… Polis yanımızdan geçti demişti. Polisin o gün “Polis değil, Türk’üz!” diye sokaklarda bağırdığını anımsamıştım Hülya Hoca anlatırken. Herkes perişan olmuş, Eli ile birbirimizin yüzüne bakamadık o günden sonra demişti. Kısa süre sonra göçmüşler Eliler. Tek ümidi Metin’miş Hülya’nın, hesap sorar sanmış… “Sormak ne demek, nişanı geri verdi, artık olmaz dedi… Çok içli dışlıydın o Rum kızla, annem hep rahatsızdı, dedi… Ben o günden sonra bize kötülük eden o adamlara düşman olmadım, o gün olacakları bildiği halde demeyen babamlara… Her gün selam verdikleri komşularını koruduktan sonra, talan kervanına kendileri de katılanlara, en çok da beni Eli’den ayrı koyanlara düşman oldum.”

6-7 Eylül gecesi yaklaşık 400 kadına saldırganlarca tecavüz edildiği sanılmakta. Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var. Ama bu rakam daha yüksek, kadınların utandığı için anlatmadıkları düşünülüyor. Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’da meydana gelen olaylarda, resmî kaynaklara göre, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve birçok mezarlık ve aralarında çeşitli işyerlerinin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğradı ve tahrip edildi. 12 kişinin öldüğü, 300 yaralının olduğu olaylarda, tahrip edilen mezarlıkların, yollarda sürüklenen cesetlerin ve saldırıya uğrayan hatta sünnet edilen din adamlarının da olduğu kayıtlara geçmiş. Kısacası olaylar, yıllar sonra DP’lilerin “biz bir iki cam kırılacağını sanmıştık” boyutunu bayağı zorlayacaktı.

O EYLÜL’LE BİRLİKTE…

Cumhuriyet tarihinde İstanbul’da yaşanmış en büyük ve kitlesel ‘pogrom’ olarak tanımlayabileceğimiz olayları, ne Kemalistlerin arzuları üzerine “Ata’ya yapılan saygısızlığı affedemeyen halkın galeyana gelmesi” bahanelerine ne de planın altındaki devlet provokasyonunu, ırkçılık ve şovenizmi göremeyen Türk solcularının “kapitalizme başkaldırı, servet düşmanlığı” küçümsemelerine mahkûm edemeyiz. Varlık Vergisi’yle birlikte mal varlıklarının hemen hemen tamamına el konulan azınlıklara, 6-7 Eylül olayları ile son darbe vurulmuş, korkutulmuş ve onlara gitmek dışında bir yol bırakılmamıştı. Tüm görgü tanıklarının da belirttikleri üzere polislerin ve saldırganların “cana bir şey gelmeyecek, yalnızca kırılıp dökülecek” demeleri, hedefin ve yöntem seçiciliğinin gelecekte değişmeyeceğinin garantisi olamamıştır. O Eylül’le birlikte yalnız ekonomik yaşamdan değil, sosyal ve kültürel yaşamdan da tasfiye edilen Rum, Ermeni ve Yahudilerin büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmalarına temel Türkiye vatandaşı olarak kabul görmediklerine kanaat getirmeleri, hangi parti iktidarda olursa olsun “düzenin” değişmeyeceği inancının baskın gelmesi olmuştur.

Halka enjekte edilen Ermeni, Rum, Musevi düşmanlığı komşusunu korumasına, kendisini siper etmesine engel olamamış, fakat kafalardaki “yabancı, gayrimüslim düşmanlığının” bugüne kadar uzanan gelişiminin önemli yapı taşlarından olmuştur. Hülya Hoca’nın dediği gibi “komşularını evlerine saklayanlar, bir Rum’u ya da Ermeni’yi sakladıklarını” değil, “Stavro’yu, Ohannes’i sakladıklarını” düşünmüşlerdir…”

Üzerinden yaklaşık 60 yıl geçmesine rağmen, olayların bir “toplum psikolojisinin ürünü” değil her bir kuruma yuvalanmış “derin devletin” ve hükmedebildiği partilerin, “Türk egemen-Tek tip” odaklı toplum mühendisliği arzusu ile gerçekleştirilen bir sosyo-ekonomik planın son halkası olduğu kabul görmüyor. Bu halka bir tek gayrimüslimlerin hafızalarında değil, beraber yaşama arzularından vazgeçmek istemeyen birçok Türk’ün hafızasına da kara harfler ile kazınmıştır.

*Ermenistan’da yaşayan araştırmacı, yazar




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder