Etiketler

Lozan zafer mi hezimet mi sorusu yanıt buldu

O tarihçi cahile anlatır gibi anlattı. Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş'ın yeni kitabı "Tarihi Düşünmek" Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıktı… Gerek Türkiye’nin Lozan’a gidiş öncesindeki tutumuna, gerekse Birinci Dünya Savaşı ertesinde azınlıklar meselesinin ele alınışına bakıldığında, Lozan Antlaşması’nda Türkiye açısından hiçbir zaaf olmadığı görülür. Nitekim Ankara’nın dış politikasının ana hatlarını tespit eden Misak-ı Milli’nin beşinci maddesi, azınlık haklarını tanıdığı gibi, Türkiye’de de azınlık haklarının tespitinde Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanmış antlaşmalarda uygulanan ölçütlerin kullanılmasını ister. Kaldı ki, Lozan’da uluslararası güvence altına alınan azınlık hakları, o dönemde örnek teşkil eden Polonya Azınlıklar Antlaşması’nın (1919) da gerisinde kalmıştır, zira etnisite ve dil konularına girilmeden, yalnızca gayrimüslimler azınlık sayılmıştır. (...)


***
O tarihçi cahile anlatır gibi anlattı. Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ahmet Kuyaş'ın yeni kitabı "Tarihi Düşünmek" Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Lozan çıkışının hemen öncesinde yayımlanan çalışmada farklı çevrelerden yöneltilen Lozan eleştirilerinin "Zafer mi, hezimet mi?" başlığı altında tartışılması dikkat çekiyor.

Ahmet Kuyaş, Misak-ı Milli’nin saptadığı sınırların elde edilemediği yönündeki iddialara cevap verirken yürütülen tartışmaların kaynağındaysa iç politika mücadelelerinin bulunduğunu savunuyor. Kuyaş, Lozan'ın neden hezimet olmadığına da tarih içerisinden yanıtlar veriyor.

İşte "Tarihi Düşünmek" kitabından Lozan'la ilgili o bölümler:

"Türkiye açısından olumsuz koşullarda başlayan Lozan görüşmelerinin sonunda elde edilen barış antlaşmasının, başarılı bir antlaşma olduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu başarı, ayrıntılardan önce, iki temele dayalıdır. Bunların birincisi, 23 Nisan 1920’de Ankara’da ortaya çıkmaya başlayan yeni devletin, uluslararası camiada tanınması ve konferansa katılan diğer ülkelerle eşit bir düzeyde muhatap alınmasıdır. İkinci temel ise –bir dereceye kadar birincisine bağlı olarak– Türkiye’nin egemenlik haklarının eksiksiz sağlanmış olması, yani kapitülasyonların kaldırılmasıdır. Üstelik kapitülasyonlar, yerlerine Türkiye’nin nasıl bir hukuk dizgesi koyacağına, ne tür reformlar yapacağına ilişkin somut herhangi bir girişim olmaksızın, yalnızca Ankara’nın söz vermesi üzerine kaldırılmıştır.

İnsan haklarına pek saygılı olmayan kimi muhafazakâr veya aşırı milliyetçi kesimlerde bir zamandır görülen, Lozan Antlaşması’nın “azınlık hakları”na ilişkin hükümlerinin ulusal egemenlik açısından zaaf oluşturduğu iddiaları ise tümüyle temelsizdir. Söz konusu çevrelerin tutumlarının zaten İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne birçok açıdan aykırı olduğunu burada vurgulamamıza gerek yok. Gerek Türkiye’nin Lozan’a gidiş öncesindeki tutumuna, gerekse Birinci Dünya Savaşı ertesinde azınlıklar meselesinin ele alınışına bakıldığında, Lozan Antlaşması’nda Türkiye açısından hiçbir zaaf olmadığı görülür. Nitekim Ankara’nın dış politikasının ana hatlarını tespit eden Misak-ı Milli’nin beşinci maddesi, azınlık haklarını tanıdığı gibi, Türkiye’de de azınlık haklarının tespitinde Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanmış antlaşmalarda uygulanan ölçütlerin kullanılmasını ister. Kaldı ki, Lozan’da uluslararası güvence altına alınan azınlık hakları, o dönemde örnek teşkil eden Polonya Azınlıklar Antlaşması’nın (1919) da gerisinde kalmıştır, zira etnisite ve dil konularına girilmeden, yalnızca gayrimüslimler azınlık sayılmıştır. (...)

SINIRLAR MESELESİ


Lozan Antlaşması’nın en sert eleştirileri, hem zamanında hem de günümüzde, sınırlara ilişkin olan eleştirilerdir. Misak-ı Milli’nin saptadığı sınırların elde edilemediği iddiasına dayanan bu eleştirilerin pek ciddiye alınır bir yanı olmadığını söyleyebiliriz. Misâk-ı Milli sayesinde suret-i haktan görünen bu eleştirilerin, zamanında Mustafa Kemal Paşa’nın başında olduğu yönetime, sonraları Cumhuriyet rejimine, çok partililiğe dönüş sonrasında da hem Cumhuriyet rejimine hem de İsmet İnönü’nün şahsına yöneltilen eleştiriler olduğu açıktır. Mustafa Kemal Paşa’nın cumhuriyet kurmak ve köklü toplumsal reformlar yapmak istediği, bunun için de diktatörlük rejimine doğru gittiği, 1922 sonları ve 1923 başlarında herkesçe biliniyordu. Ama Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet edenler, cumhuriyet ve köklü toplumsal reform hazırlıklarını, ortada henüz somutlaşmış bir şey olmadığından, propaganda malzemesi yapamıyorlardı. Diktatörlük ise halk nezdinde önemli bir olumsuzluk olarak görülmüyordu. Tam tersine, kendisine “halaskâr”, “münci” gibi sıfatlar takılmış olan Mustafa Kemal Paşa’nın o günlerdeki meşruluğu, tarihte pek az insana nasip olan bir seviyedeydi. Dolayısıyla, eleştiri temeli olarak bir tek Misak-ı Milli sınırları kalıyordu.

Misak-ı Milli’ye Lozan’da ne kadar sadık kalındığını incelemeden önce, “Lozan zafer mi, yoksa hezimet mi?” sorusuyla kendini dışa vuran yaklaşımın, Türkiye’nin o dönemde bulunduğu koşullar göz önüne alınmasa bile, ya ideolojik, yani diplomatik pazarlıktan hiçbir şey anlamayan ya da, daha kötü bir olasılıkla, diplomasiden anlamazmış gibi görünen bir zihniyete özgü olduğunu tekrar tekrar vurgulamamız gerekir. Bundan sonra, Türkiye’nin Lozan’da toprak açısından ödün verip vermediğine, verdiyse de ne kadar verdiğine bakabiliriz.

ÖDÜNLER VE AÇIKLAMALARI

Burada ilk söylenmesi gereken şey, Misak-ı Milli’nin toprak konusunda gayet belirsiz olduğu, kesin sınırlar çizilmediğidir. Söz konusu metin, Arapların çoğunluk oluşturmadıkları yöreleri Osmanlı olarak görür ama bunun dışında kalan yörelerin de Osmanlı topraklarından ayrı düşünülemeyeceğini ekler. Ne var ki Suriye sınırı, TBMM Hükümeti tarafından 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’yla zaten saptanmıştır. Misak-ı Milli, Trakya sınırından ve Ege adalarından doğal olarak söz etmez, çünkü Bırakışma imzalandığında oralarda bir cephe ve işgal yoktu. Ancak, Balkan Savaşı sonrasındaki sınırı dolaylı olarak kabul ettiğini, “Batı Trakya”ya gönderme yapmasından çıkarsayabiliriz.

Misak-ı Milli metninde Batı Trakya’da plebisit yapılmasına ilişkin bir cümlenin varlığı ise şaşırtıcıdır. Zira, bir yanda Yunanistan bu bölgeyi Osmanlı Devleti’nden değil, Bulgaristan’dan, hem de 1919’da almıştır; diğer yanda da aynı bölgeyi Bulgaristan’a bırakan, Osmanlı Devleti’yle Bulgaristan arasındaki 29 Eylül 1913 tarihli barış antlaşmasında Batı Trakya’ya ilişkin herhangi bir özel hüküm yoktur. Son olarak doğuda ise Ermenistan, Gürcistan ve İran sınırları Lozan’dan önce saptanmıştır.

Bu duruma göre Türkiye’nin Misak-ı Milli’den verdiği ödünlerin, Kıbrıs, On İki Ada ve Irak sınırı konularında olduğu söylenebilir. Ancak, bunların ilk ikisinin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilginin sonuçları olduğunu kabul etmek abartılı olmaz. Üstelik bu adaların Osmanlı İmparatorluğu’nun 1914 sınırları içinde olduğu çok su götürür bir iddiadır. Ayrıca, bu adalarda Türk çoğunluğu olmaması da dikkatten kaçmamalıdır.

Irak sınırına gelince; bilindiği üzere Anadolu Savaşı, bazı hamasi söylemlerde ima edildiği gibi “yedi düvele karşı” değil, Ermenistan, Yunanistan, bir de daha çok gerilla savaşı mahiyetinde olmak üzere, Fransa’ya karşı yapılmıştır. Musul bölgesi konusunda ısrarcı davranmak ise o zamana kadar sesini çıkarmamış, ama petrol yatakları nedeniyle de savaşmaya hazır olan bir Büyük Britanya’ya savaş açmak olurdu. Böyle bir gelişmenin bitkin haldeki Türkiye’ye vereceği zararları gayet iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, bu olasılığın kendi açısından kabul edilir olmadığını daha 1923’ün Ocak ayında İstanbul gazetecileriyle yaptığı bir söyleşide dile getirmişti.66 Bu durumda, Türkiye’nin Irak petrollerinden pay almasını başlı başına bir başarı olarak değerlendirebiliriz.

Özetle söyleyecek olursak, Lozan’da 24 Temmuz 1923’te imzalanan antlaşma, o dönemin koşullarında başarılı sayılması gereken bir antlaşmadır. Lozan’ın hem o dönemde hem de daha sonraları epey tartışılmış olmasının kökeninde, Türkiye’nin pazarlıklardaki performansı değil, iç politika mücadeleleri bulunur."

Sinan Acıoğlu
Odatv.com


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder