Etiketler

Yükselen Abdülhamit sevgisine dair

Nuri Günay
Abdülhamit’e bakınca sömürge haline gelmiş, yıkılmanın eşiğinde bir devlet, bağımlılaşma, baskı, savaş, katliam, sansür ve sonrasında da cehennem görüyoruz. Sevenlerinin tam olarak ne gördüğünü ise anlayabilmek zor…2. Abdülhamit dönemi polis teşkilatı, jandarma teşkilatı, istihbarat teşkilatı gibi alanlardaki yapılanmanın yanı sıra kontrgerilla faaliyetleri açsından da yeni bir dönemin başlangıcıydı. Ermenilere karşı kurulan Hamidiye Alayları bu açıdan önemlidir... Her alayın başındaki aşiret reisleri belli maaşla bağlandı, aşiretler vergiden muaf tutuldu. İşledikleri suçlara ilişkin yerel mahkemelerin yetkileri kaldırıldı. 2. Abdülhamit’in “Ermenilerin sesini keseceğim, onları dize getirmenin yolunu biliyorum” dediği demeçler mevcuttur... 1878, 1890’da Erzurum’da, 1894’te Sason’da, aynı yıllarda Van’da devletin resmi güçlerinin, yerel yöneticilerin ve yerli ahalinin katıldığı katliamlar yaşandı, binlerce Ermeni katledildi. İstanbul’da özellikle bu bölgede yaşanan katliamlara karşı gerçekleştirilen protestolarda yüzlerce Ermeni katledildi. Katliamlarla birlikte Ermenilerin birçok malına ve mülküne el konuldu. Yerli, Müslüman ahalinin bir bölümü Hıristiyan Ermeni’ye karşı körüklenen nefret ve Ermenilerden geri kalan mala mülke el koyma saikiyle katliamlara ortak edildi. Bugünün koruculuk sisteminin kökleri o zamanlarda aranırsa yanlış olmaz.

***
Abdülhamit’e bakınca sömürge haline gelmiş, yıkılmanın eşiğinde bir devlet, bağımlılaşma, baskı, savaş, katliam, sansür ve sonrasında da cehennem görüyoruz. Sevenlerinin tam olarak ne gördüğünü ise anlayabilmek zor.


2. Abdülhamit, Osmanlı padişahları arasında belki de en çok tartışılan isim. “Despot mu?”, “Ulu Hakan mı?”, “Kızıl sultan mı?”… Yoksa atfedilen sıfatlardan her birini biraz hak ediyor mu? Osmanlı düşüyle uyuyanlar, bir gün Osmanlı’nın kudretine ulaşmayı hayal edenler için 2. Abdülhamit bir “Ulu Hakan”. Özellikle 1950 sonrası İslamcı cenahta Abdülhamit sevgisi sürekli arttı. Necip Fazıl’ın bu konuda hakkı teslim edilmeli. Hatta bazı tarikat şeyhlerinin Abdülhamit’ten evliya olarak bahsettiğini görmek mümkün. Bugün 2. Abdülhamitçilik bayrağı AKP’nin elinde dalgalanıyor. GATA’nın adı değiştiriliyor Sultan Abdülhamid Eğitim ve Araştırma Hastanesi oluyor, mecliste O’nun için sempozyumlar yapılıyor, TBMM Başkanı İsmail Kahraman her fırsatta “Sultanın” örnek kişiliğinden dem vuruyor. AKP’liler “Ulu Hakan”larının meziyetlerini, kişiliğini öve öve bitiremiyorlar, onu Tayyip Erdoğan’la özdeşleştiriyorlar. Son dönemde bu kadar övgüye mazhar olan 2. Abdülahmit’e, döneminde yaşananlara ve yaptıklarına bir de biz eğilelim.

“Hasta adam” ölüme yaklaşırken

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanacağı, 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı dışındaki herkesin malumuydu. Dış baskı, içerdeki azınlıkların talepleri ve sınırlı sayıda aydının çabasıyla ilan edilen Tanzimat, Islahat gibi yenilik hareketlerinin tarihin zorunlu akışını durdurma ihtimali yoktu. Kapitalizm gelişmekteydi, emperyalistler sömürge ve pazar için kıyasıya bir rekabet içerisindeydi. Ve Osmanlı’nın parçalanmasının ne kadar erken ya da geç olacağını emperyalist devletlerin siyaseti ve rekabet ilişkisi belirliyordu.

2. Abdülhamit’in tahta çıkışına yaklaşan 1870’lerin başında Osmanlı’da bunalım doruk noktadaydı. Abdülaziz, dönemin iki önemli devlet adamı Ali ve Fuat paşaların ölümünün üzerine hakimiyeti tamamen eline almaya çalıştı. Devlet bürokrasisinin hemen hepsini karşısına aldı, sürekli memurların yerlerini değiştirdi. Sağ kolu Ruslara olan yakınlığından kaynaklı Nedimof lakaplı Mahmut Nedim Paşa’ydı. İçerdeki siyasal huzursuzluk, Balkanlardaki bağımsızlıkçı hareketler, emperyalistlerin baskıları derken Anadolu’daki kuraklık, kıtlık, toplu hayvan ölümleri ekonomiyi iyice zora soktu. Bu durum Avrupa’dan sürekli borç alımına neden oldu ve kıtlıktan etkilenmeyen Balkanlara vergi yükü olarak geri döndü. Bağımsızlık hareketleriyle vergi baskısı hoşnutsuzluğu Balkanlarda 12-15 bin kişinin öldürülmesiyle ancak bastırılabilen isyanları beraberinde getirdi. Abdülaziz’in batıdaki bütün kredisi tükenmiş oldu. Rusya harici devletlerin özellikle de İngiltere’nin gözetiminde Mithat Paşa’nın başını çektiği devlet adamları 30 Mayıs 1876’da yaptıkları bir darbeyle Abdülaziz’i tahttan indirerek yerine 5. Murat’ı getirdiler. Tahttan indirilen Abdülaziz bir süre sonra intihar etti, yerine geçirilen Murat’ın ise akıl sağlığının yerinde olmadığı ve alkolik olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Murat tahttan indirilerek Hamit Efendi 2. Abdülhamit olarak tahta çıkarıldı. Tahta çıkarılmasının temel şartı kısa sürede Anayasayı ilan etmesiydi. Abdülhamit 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi’yi ilan etti.

Uzun ve zor bir dönem başlıyor

Anayasanın ilan edilmesinden kısa süre sonra Balkanlar açısından felaket olan 1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus harbi başladı. Savaşın sonucunda Ruslar İstanbul’a 12 km uzaklıktaki Yeşilköy’e kadar ilerlediler ve burada bir anlaşma imzalandı. Ayastefanos Anlaşması yıkımdı, Bulgar devleti kuruluyor, Karadağ büyük toprakları kazanıyor, Sırbistan, Karadağ, Romanya bağımsız oluyordu. Batum, Kars, Ardahan, Doğu Beyazıt Ruslara bırakılıyordu. Ancak Rusya’nın büyük kazanımları diğer batılı devletleri rahatsız etti, Berlin’de toplanan bir konferansın sonucunda bu anlaşmanın maddeleri görece yumuşatıldı. Ancak yine de 2. Abdülhamit’in ilk iktidar yılları Osmanlı devletinin en ağır kayıpları yaşadığı bir dönem oldu. Osmanlı topraklarının üçte birini, nüfusunun da yüzde yirmisini kaybetmişti. Balkanlar’da yaşanan büyük toprak kayıpları, katliamlar, Anadolu’ya yaşanan büyük Müslüman göçü sonraki dönemlerde yaşanacak büyük meselelere de zemin hazırladı. Müslüman olmayan halka dönük yükseltilen nefretin zemini oluştu.

Bu arada Osmanlı Rus savaşı bahane edilerek 1878’de meclis süresiz tatil edildi, anayasa askıya alındı, Mithat Paşa sürgüne gönderildi (daha sonra da boğduruldu). 2. Abdülhamit’in 30 yıllık dönemi başladı. 2. Abdülhamit özellikle Osmanlı’nın zayıf padişah güçlü devlet adamları, vezirler dengesini değiştirdi. Devlet otoritesini bünyesinde toplamayı başardı. Batılı emperyalist devletlerle ilişkilerde denge politikası güttü. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çekişme Osmanlı’nın ömrünü uzatan temel faktörlerden biri oldu. Dönem dönem İngiltere’yle, Rusya’yla iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Sonraki döneme damga vuracak Alman yakınlaşması Abdülhamit döneminde başlamıştır. Bu dönem ve sonrasında Osmanlı’nın hem devlet ve ordu içerindeki yenilik adımlarında hem de uyguladığı politikalarda Almanların doğrudan etkisi ve yönlendirmesi olacaktır.

Bugün üstüne basa basa vurgulanan Abdülhamit’in İslamcılığı ise pragmatist bir siyasetin ürünüdür. Kaderi emperyalist devletlerin siyasetine mahkum olan devleti kurtarmak için her türlü denge siyaseti hayata geçirilmiştir. Bununla birlikte özellikle Balkanlardaki kayıplardan ve Müslüman olmayan nüfusun büyük bölümünün kopuşunun ardından Abdülhamit, Müslüman nüfusun temsilcisi olmaya çalışmıştır. Arap coğrafyasından Kafkaslara, Uzak Doğu’ya Müslümanların temsilcisi bir padişah-halife batı karşısında güçlü pozisyon almak açısından önemli hale gelmişti. Almanya, İngiltere gibi devletler için bu kabul edilebilir bir siyasetti. Sürekli genişleme arzusundaki Rusya karşısında “hasta Osmanlı’nın” toprak bütünlüğünü çoğu zaman tercih ettiler. Yani İslamcıların iddia ettiği gibi Abdülhamit dünyaya başkaldırarak değil, uluslararası dengeleri gözeterek “İslam davası”nı güttü. Bu siyaset bazen fantastik politikaları da beraberinde getirdi ve bunların acı sonuçları oldu. Örneğin padişah Hindistan gibi uzak ülkelerdeki Müslümanlar üzerindeki etkisini göstermek adına Ertuğrul savaş gemisini Japonya’ya yollamış, gemi Japon sularında fırtınaya kapılıp batmış, 600 civarı denizci, asker hayatını kaybetmiştir.

Osmanlı’nın sömürgeleşme sürecinin hızlanması ise bir dizi önemli yatırımın Osmanlı topraklarında belirmesini beraberinde getirdi. Başkenti Anadolu’ya ve de Hicaz, Mekke gibi Arap coğrafyasında bağlayan demiryolu atağı yapıldı. Demiryolları yabancılara yaptırılıyor, işletmesi de genellikle yabancılara veriliyordu. Almanların demiryolu yapımında ciddi bir ağırlığı oluşmuştu. Bu dönem aşırı dış borçlanmanın yanında devlete aşırı faizle borç veren Galata Bankerleri de devleti kuşatmıştı. Osmanlı ekonomisi Düyun-u Umumiye (Genel Devlet Borçları) tarafından büyük oranda tutsak alınmıştı. Kısacası 2. Abdülhamit dönemi kapitalizmin Osmanlı ülkesine hızlı şekilde giriş yaptığı, ekonomik egemenliğin büyük oranda emperyalistlere geçtiği bir dönem oldu. Bunun doğal sonucu olarak birçok alanda çeşitli gelişmeler oldu. Telgraf ve haberleşme ağı oluştu, yeni hastaneler, eczaneler açıldı. Bunlar bugün ballandıra ballandıra anlatılıyor, ama bunların esas olarak bir sömürgeciliğin altyapısını kurmaya dönük adımlar olduğundan elbette bahsedilmiyor. Ya da Anadolu insanının yoksulluğundan, ağır vergilerle nasıl sömürüldüğünden, savaşlarda nasıl öldüğünden… Vergilerini toplayamayan, iç ve dış borç içinde yüzen, emperyalizmin açık pazarı olmuş, siyasal egemenliğini yitirmiş çöken bir devletten bahsediyoruz.

İktidardan düşme korkusu, baskı ve katliamlar

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi 2. Abdülhamit uzun süredir arzu edilen otoriteyi merkezileştirme konusunda başarılı adımlar attı. Ancak bununla birlikte iktidardan düşme korkusu padişahın yaptığı her şeye, gündelik hayatına ve uyguladığı politikalara sirayet etti. Abdülaziz’i tahttan indirenler, intiharına neden olanlar, Murat’ı tahta çıkartıp sonra indirenler kendisi için de benzer bir son hazırlayabilirdi. Nitekim kendisine dönük çeşitli girişimler, suikast girişimleri de gerçekleşmiştir. Padişah iktidarı boyunca bütün bunların etkisiyle tedbir almakla paranoyak bir hal arasında gidip geldi. Örneğin bu dönem toplarını saraya çevirebilir endişesiyle askeri donanmanın Haliç iskelesinden çıkmasına izin verilmiyordu. Ordu atış talimini kurşunsuz yapmak zorundaydı. Askeri okullarda okuyanların yenilikçi fikirlerden etkilenmesi olasılık olduğundan ordu içinde terfi ettirilmiyorlar, alaydan yetiştirilmiş olanlar hızla yükseliyordu. Meşhur alaylı-mektepli ikilemi buradan gelmektedir.

Bu döneme “istibdat dönemi” denmesinin çok haklı gerekçeleri var. Kurulan hafiyelik sistemi sonraki dönemki istihbarat örgütlerinin de temelini oluşturmuştur. Hafiyelik teşkilatının ve polis ve jandarma yapılanmasının kurulmasında Almanların desteği herkesin malumudur. Alman imparatoru Wilhelm İlk kez ziyaret ettiği İstanbul’da bu işleri yapabilecek kişileri bizzat Abdülhamit’e tavsiye etmiştir. Alman uzmanlar bu görevlerde yüksek maaşlarla çalışmışlardır. Kısa sürede sadece İstanbul’da 4000 kişilik hafiye ordusu oluşturulmuştur. Jurnalcilik yine bu dönemin temel özelliklerinden biriydi. Vezirlerden sıradan vatandaşa kadar herkes birbirini türlü sebeplerle asıllı asılsız ihbar edebiliyordu. Öyle ki on binlerce jurnalin Yıldız Sarayı’nın arşivlerinde biriktiği daha sonra ortaya çıkmıştı. Bunun sonucu olarak keyfi gözaltına almalar, işkence, yıllarca bir ihbarla hapis yatmak gibi bir hukuksuzluk furyası yaşanmaktaydı.

Liyakat usulünün tamamen ortadan kalktığı bu yıllarda Padişaha bağlılık her şeyin tek kıstası haline gelmişti. Devlet bürokrasisindeki çürümeyi bu durum hızlandırdı. Rüşvet, hırsızlık, adam kayırmacılık, kısa yoldan zengin olma zirve noktadaydı.

2. Abdülhamit dönemi polis teşkilatı, jandarma teşkilatı, istihbarat teşkilatı gibi alanlardaki yapılanmanın yanı sıra kontrgerilla faaliyetleri açsından da yeni bir dönemin başlangıcıydı. Ermenilere karşı kurulan Hamidiye Alayları bu açıdan önemlidir. Devletin Kürtlerle Ermenilerin yan yana yaşadıkları bölgelerde kurduğu, aynı zamanda Kürt feodallerini merkeze bağlamayı amaçlayan bu yapılar aşiret özelliklerine göre örgütlendi. Her alayın başındaki aşiret reisleri belli maaşla bağlandı, aşiretler vergiden muaf tutuldu. İşledikleri suçlara ilişkin yerel mahkemelerin yetkileri kaldırıldı. 2. Abdülhamit’in “Ermenilerin sesini keseceğim, onları dize getirmenin yolunu biliyorum” dediği demeçler mevcuttur. Bildiğini yaptı, Balkan Harbi sonrasında yükseltilen Hristiyan, Ermeni ve “gayri-Müslim” düşmanlığı da kullanılarak 1878, 1890’da Erzurum’da, 1894’te Sason’da, aynı yıllarda Van’da devletin resmi güçlerinin, yerel yöneticilerin ve yerli ahalinin katıldığı katliamlar yaşandı, binlerce Ermeni katledildi. İstanbul’da özellikle bu bölgede yaşanan katliamlara karşı gerçekleştirilen protestolarda yüzlerce Ermeni katledildi. Katliamlarla birlikte Ermenilerin birçok malına ve mülküne el konuldu. Yerli, Müslüman ahalinin bir bölümü Hıristiyan Ermeni’ye karşı körüklenen nefret ve Ermenilerden geri kalan mala mülke el koyma saikiyle katliamlara ortak edildi. Bugünün koruculuk sisteminin kökleri o zamanlarda aranırsa yanlış olmaz. Belirtmek gerekir ki bu dönem gerçekleştirilen katliamlarda daha sonra da çokça kullanılan kontrgerilla yöntemleri hayata geçirilmiştir. Cinayet ve yağma için uydurma söylentiler, dedikodular, karalama kampanyaları 6-7 Eylül’le, Maraş Katliamı’yla benzerlikler gösterir. Kısacası yüzyıllardır bir şekilde yan yana iç içe yaşamış toplulukların düşmanlaştırılmasının, Gayri Müslimlere dönük nefretin sıçrama noktası 2. Abdülhamit’in planlı baskı, katliam siyaseti olmuştur.

Elbette bu dönem hayata geçiren istibdat, katliam siyaseti emperyalist ülkelerin, Osmanlı toprağına çöreklenen emperyalist kapitalistlerin, ortaklığında, gözetiminde gerçekleştirilmiştir.

Her şey yasak, konuşmak, yazmak…

Basına sansür denilince ilk akla gelen dönem 2. Abdülhamit’in taht yıllarıdır. Meclisin kapatılması, anayasanın iptali ve sıkıyönetim ilanıyla birlikte basılı yapılacak her türlü yayın Dahiliye Nazırlığı bünyesindeki Matbuat Müdürlüğünce denetime tabi tutulmaya başlandı. Bazı sözlerin kullanımı tamamen yasaklandı, havadan, sudan meselelerin dışında yazı yazılması engellendi. Suya sabuna dokunmayan gazeteler bile bu denetimlerin gazabından kurtulamadı. Devletin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi bile bir dizgi hatası nedeniyle 12 yıl kapalı kaldı. Padişahın başkatibi yayınevlerine gönderdiği gizli genelgeyle neredeyse yayın çıkartılmasını tamamen engelliyordu. Mesela Osmanlıca’da bir harf dizgi hatasından düştüğünde anlam tamamen değişiyor, bu da gazetenin kapanmasına, sahibinin, yazarının Fizan’a sürülmesine neden olabiliyordu.

Abdülhamit’teki muhalefet düşmanlığı ve korku o kadar yoğundu ki yurt dışından gelen mektuplar bile tek tek okunuyor, zararlı görülen kelimeler kesiliyordu. Hatta Abdülhamit’i öven bazı mektup ve kitapların bile yanlış anlaşılmadan kaynaklı yakıldığı bilinmektedir. Bu politika Halid Ziya Uşaklıgil, Tevfik Fikret gibi bilinen yazarları dahi kalem oynatamaz hale getirdi.

Bir de yasaklı kelimeler vardı. Adalet, anarşi, demokrat, diktatör, irtica, ihtilal, inklap, hafiye, Kanun-i Esasi, sansür, sosyalizm gibi onlarca kelimenin Osmanlıca sözlüğe dahi girmesi engellendi. Rivayet odur ki padişahın burnu büyük olduğu için dalga geçildiğinden burun kelimesi, Yıldız Sarayı’ında oturduğundan dolayı yıldız kelimesi yasaklanmıştır.

Kitap yasakçılığının ise sınırı yoktu. Namık Kemal, Tevfik Fikret’in kitapları, bazı İslami eserler, Nasrettin Hoca hikayeleri, Rüya Tabirleri, Evliya Çelebi Seyahatnamesi yasaklılar arasındadır. Mesela diğer ülkelerle ilgili bilgi içeren eserler, ya da oralardaki siyasi gelişmelerle ilgili kitaplar, makaleler de yasaktır. Ve hatta Abdülhamit’in ve çocuklarının resimlerinin basılması da zinhar yasaktır.

Tahtın, iktidarın elbet sonu var

Çökmekte olan bir imparatorluğu ve iktidarını denge siyasetiyle, baskıyla, katliamla ayakta tutmaya çalışan 2. Abdülhamit 30 yıl padişahlık yaptı. Bu süre zarfında aslında kendisini de iktidara taşıyan hareketler güçlendiler, çok daha geniş kitleleri kapsayarak güçlü muhalefet hareketleri örgütlemeye başladılar. 1. Meşrutiyeti ilan ettiren Genç Osmanlıların takipçileri ideolojik çelişkilerle, savrulmalarla, tutarsızlıklarla da olsa Jön Türkleri, İttihat ve Terakki hareketlerini yarattılar. Liberalizm, Osmanlıcık ve hatta İslamcılık gibi akımların temel amacı çökmekte olan imparatorluğu kurtarmaktı. Anayasa, meclis bu açıdan önemli görülüyordu. 30 yıllık istibdat döneminin baskıcı ortamında dönemin koşullarına göre şekillenen gizli örgütlenmeler gerçekleştirilmişti. Sonuçta özellikle ordu ve devlet bürokrasisi içerisinde büyüyen rahatsızlıkların da oluşturduğu ortamla birlikte 2. ve 3. Ordu’nun isyan hareketlerinin sonucunda Abdülhamit anayasayı yeniden yürürlüğe koymaya mecbur kaldı. İttihatçılar 2. Abdülhamit’i azledecek gücü ve vizyonu kendilerinde görmediler. Padişah tahtta kaldı, hükümetin oluşturulmasının inisiyatifi İttihatçılardı, ama perde arkasında kaldılar. 2. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra 12 Nisan 1909’da 31 Mart vakası diye bilinen gerici ayaklanma gerçekleşti. Yeni yönetimi ciddi şekilde sarsan bu isyan, başında Mustafa Kemal’in olduğu, Selanik’ten yollanan Hareket Ordusu tarafından bastırıldı. Aslında 31 Mart’la doğrudan bağlantısı olduğu düşünülmeyen ama artık tamamen devre dışı bırakılmak istenen 2. Abdülhamit tahttan indirildi, yerine 5. Mehmet tahta çıkartıldı. Abdülhamit bir trene bindirilerek ittihatçıların gözetiminde Selanik’e götürüldü. 3 yıl Selanik’te ev hapsinde tutulduktan sonra 1912’de İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’na getirildi. 10 Şubat 1918’de İstanbul’da hayatını kaybetti.

Sonrası ise malum, Abdülhamit’i tahttan indirenler de çöküşe engel olamadılar. Bağımsız bir devlet politikası güdemediler, onlar da İngilizlerle ve daha çok Almanlarla birlikte hareket ettiler. Abdülhamit’in Ermenilere layık gördüğünün bin beterini onlar da yaptılar. Kısacası tarih akmaktaydı ve devleti yönetenler ülkeyi ateşin içine atmaktan çekinmeyecek kadar çılgındılar.

Ve bugün

Baskıcı, faşizan ideoloji ve rejimlerin büyük imparatorlukları yeniden kurma hayali klasik bir durum. Kimi Büyük Roma, kimi de Germen İmparatorluğu’nu yeniden canlandıracağını vadettiler. Bizde de sağ yelpazenin hemen hemen bütün unsurları üç kıtada at koşturmuş Osmanlı’ya geri dönmeyi hep arzularlar. AKP de vadediyor, sonucunun ne olduğu ortada olan Ortadoğu siyasetini bu söylemle süslüyor. Bu açıdan bakıldığında “Yeni Osmanlıcıların” fetih, güç edebiyatı anlaşılabilir. Abdülhamit sevdasını ve benzeştirmesini ise biraz trajik buluyorum. “Abdülhamit tren yolu yaptı (yabancılara yaptırdı), biz otoyollar yaptık” mı? “Abdülhamit zamanında birçok yeni bina yapıldı, biz de ezelden inşaatçıyız” mı? “Abdülhamit Müslümanları arkasına aldı, bizimki de Müslümanların, Ortadoğu’nun lideri” mi? “Abdülhamit Yahudilere toprak satmadı, bunu teklif edeni huzurundan kovdu (ki bu olayın efsaneleştirme olduğu artık malum) bizimki “one minut” dedi” mi? demeye çalışıyorlar.

Ya da mesela kişisel özel yaşamına mı bu özenme. Eşlerini doktorlara muayene ettirmemesi mi; en yakınındakine bile güvenmemesi mi; ticareti sevmesi, borsa oynaması mı; fotoğraf, polisiye roman, tiyatro, batı müziği merakı mı; rom sevmesi mi; iyi bir sigara tiryakisi olması mı; onu örnek kişi yapıyor?

Baskıcılığı mı, sansürcülüğü mü, kimseye güvenmemesi mi, 30 yıl iktidarda kalabilme başarısı mı?

Tahta çıkması, iktidardayken yaptıkları, tahttan inmesi hepsi örnek ama bütün bunlardan bir iktidar sırf kendisi için nasıl olumlu örnekler çıkarabilir? Anladık 30 sene, 40 sene Allah ne verdiyse o koltukta oturmak istiyorsunuz, ama bundan memlekete iyilik çıkma ihtimali hiç yok. Abdülhamit’e bakınca sömürge haline gelmiş, yıkılmanın eşiğinde bir devlet, bağımlılaşma, baskı, savaş, katliam, sansür ve sonrasında da cehennem görüyoruz. Sizin tam olarak ne gördüğünüzü ise anlayabilmek zor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder