Etiketler

ABD Başkanlık seçimleri Washington'un Güney Kafkasya siyasetini nasıl etkileyecek?

Soykırım iddiaları, farklı siyasi aktörler tarafından gerekli duyulduğunda Türkiye’ye karşı kullanılan bir şantaj ve cezalandırma aracıdır. Clinton da Trump da, ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gidişatına bağlı olarak bu aracı kullanabilirler. Mesele, net olarak, bu şekilde algılanmalıdır. ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin son dönemde oldukça gerilmiş olduğu bir gerçektir. Clinton, seçim sürecinde çıktığı televizyon programlarında diğer pek çok şeyin yanı sıra ABD’nin Suriye’de PYD’yi silahlandırması gerektiği gibi Türkiye’nin karşı çıktığı pek çok şeyi açıkça ifade etmiştir. Genel olarak bakıldığında, Clinton’ın başkan seçilmesi durumunda ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin daha da gerileceği düşünülebilir. Bu durumda ise, 1915 mevzusunun ABD tarafında Türkiye’ye karşı bir silah olarak kullanılma olasılığı gündeme gelir. Fakat şunu da akılda tutmak gerekir ki, 1915 mevzusu Türkiye’ye şantaj yapmak için oldukça kullanışlı bir kozdur ve bu kozu ABD veya başka bir ülke ilk fırsatta değil, kendisi için en doğru zamanda kullanmak isteyecektir.

***   

Azerbaycan/Bakü/Trend Haber Ajansı Türkiye Masası

Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM) Kıdemli Analisti Turgut Kerem Tuncel, Trend Haber Ajansı’na, ABD’deki Başkanlık seçimlerinin Washington’un Güney Kafkasya politikasına yansımasını, Başkan adaylarının “ermeni soykırımı’na” ilişkin tutumlarını değerlendirdi.

Turgut Kerem Tuncel

Tüm Dünya’nın heyecanla beklediği ABD’deki başkanlık seçimi nihayet 8 Kasım günü gerçekleşecek. Önümüzdeki süreçte, seçim sonucunun global siyaset üzerindeki etkilerini ise hep birlikte göreceğiz. Bunun yanında, devletler ve siyasal aktörlerin ABD başkanlık seçimleri sonrasında ortaya çıkabilecek gelişmelere hazırlıklı olabilmek için “akıllı tahminlerde” bulunma doğal çabası içinde oldukları da görülmektedir.

Güney Kafkasya, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Rusya’nın kendini yavaş yavaş toparlamaya başladığı ve Hazar Denizi havzasındaki hidrokarbon kaynakların Batılı ülke ve şirketler tarafından yeniden keşfedildiği 1990’ların ortalarından itibaren Batı (Washington, Brüksel ve global siyasette aktif ve etkili Avrupa başkentleri) ve Rusya arasında bir rekabet sahası olagelmiştir. 8 Kasım sonrasında ABD’nin Güney Kafkasya ülkelerine yönelik tutumunun esas itibariyle yine bu çerçevede şekilleneceğini düşünmek yanlış olmayacaktır.

Donald Trump’ın başkan seçilmesi halinde nasıl bir dış politika yürüteceği konusunda fikir yürütmek zordur. Bir devlet adamı geçmişine sahip olmayan Trump, bu sebeple bir bilinmezdir. Bunun yanında, seçim sürecinde dikkat çeken bir olgu, Trump’ın Rusya ile ilgili ılımlı bir söylem içinde olduğudur. Bununla bağlantılı dikkat çeken bir diğer husus, Trump’ın Doğu Ukrayna ve Kırım konularında Rusya’ya karşı “hoşgörülü” bir tavır sergilemesidir. Ayrıca Trump, ABD ve Rusya’nın Suriye konusunda işbirliği içinde olmaları gerektiğini ifade etmektedir. Önemli bir olgu olarak, Rus propaganda kanallarının genel olarak Trump yanlısı bir çizgide yayın yaptıkları gözlemlenebilir.

Clinton Rusya’ya karşı sert tutum sergiliyor

Hillary Clinton ise Rusya’ya karşı sert bir tutum sergilemektedir. Clinton’ın, Rusya’daki 2012 seçimi sürecinde de Putin karşıtı bir tutum içinde olduğu da hatırlanmalıdır. ABD’deki seçim sürecinde Demokrat Parti yöneticilerinin emaillerinin Rus hackerler tarafından hacklenip basına sızdırılması bu bağlamda dikkat çekmektedir.

Günümüzde Batı (Washington ve Brüksel) ile Rusya arasındaki güç mücadelesine daha çok Orta Doğu, Doğu Avrupa, Ukrayna, Baltıklar ve İskandinavya sahne olmaktadır. Ancak, hatırlanacağı üzeri, geçtiğimiz Eylül ayında Karadeniz’de ABD ve Rus uçakları arasında tehlikeli bir karşılaşma yaşanmıştı. Batı ve Rusya arasında daha da gerilebilecek ilişkilerin Güney Kafkasya’yı da içine alan bir bölgede gerilimlere neden olması ihtimal dışı değildir. Şayet, şahin bir siyasetçi portresi çizen Hillary Clinton başkan seçilirse bu ihtimal daha da kuvvetlenecektir.

Donald Trump’ın, Azerbaycan’da bir takım ticari ilişkileri olduğu, bu nedenle başkan seçilmesi halinde ABD’nin Azerbaycan’a karşı daha olumlu bir politika izleyeceğine dair bazı görüşler mevcuttur. Ancak, ABD gibi bir süper gücün dış politikasının devlet başkanının kişisel ticari bağlantıları çerçevesinde şekilleneceğini düşünmek pek de doğru olmayacaktır. Trump’ın başkan seçilmesi durumunda daha ziyade Cumhuriyetçi Parti’nin Azerbaycan ile ilişkileri belirleyici olabilecektir; bilindiği üzere ABD’deki Azerbaycan Dostluk grubu üyesi parlamenterlerin çoğunluğu Cumhuriyetçi Parti üyesidir. Buna karşılık, ABD’deki Ermeni lobisinin geleneksel olarak Demokrat Parti ile daha yakın ilişkileri söz konusudur. Son seçimlerde, ABD’deki Dashnaksutyun’un daha ziyade Clinton’u destekler bir tutum içinde olduğu görülmektedir.

Clinton’un Başkan seçilmesi durumunda Güney Kafkasya’da Rus hegemonyasını kırabilmek için buradaki ülkelerle ilişkilerini geliştirme yoluna gidebilecektir

Ne var ki, Hillary Clinton’ın tecrübeli siyasetçi kimliği ve dış politikadaki şahin tutumu yabana atılmamalıdır. Clinton’ın başkan seçilmesi ve Rusya ile ilişkilerdeki gerginliğin devam etmesi halinde, ki bu oldukça olasıdır, Clinton, Güney Kafkasya’da Rus hegemonyasını kırabilmek için ABD’nin buradaki ülkelerle ilişkilerini geliştirme yoluna gidebilecektir. Böylesi bir durumda şu senaryolar ortaya çıkabilir:

1) Nisan ayında Karabağ’da yaşanan 4 Gün Savaşı sonrasında Ermenistan toplumunda Rusya’ya karşı gelişen güvensizlikten faydalanarak Ermenistan’da Rusya karşıtı kamuoyunu güçlendirmek için ABD, Ermenistan yanlısı bir takım jestler yapabilir. ABD, son dönemlerde Rusya ve Azerbaycan arasında yaşanan yakınlaşma bağlamında, Rusya’nın Dağlık Karabağ’ın çevresindeki işgal altındaki bazı bölgelerden Ermenistan’ın çekilmesine yönelik açıklamalarına karşılık, Ermenistan yanlısı bir tutum sergileyebilir.

2) Buna alternatif olarak ise, Azerbaycan ve Rusya arasındaki yakınlaşmayı önlemek, Azerbaycan’ı Rusya’ya kaybetmemek amacıyla son zamanlarda Azerbaycan’la gerilen ilişkileri yumuşatmak yolunu tercih ederek Azerbaycan’a karşı olumlu bir tutum izleyebilir. Güney Kafkasya’ya dair Washington ve Brüksel’in en önemli hedeflerinden birinin Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltacak olasılıkları yaratmak olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, Rusya ekseninde olmayan bir Azerbaycan, Batı için önemlidir. Dikkatli bakıldığında, Azerbaycan’ın Rusya ve Batı’ya karşı pazarlık gücü olduğu görülmektedir. Azerbaycan’ın bunu nasıl kullanacağını ise zaman gösterecektir. Kısaca belirtmek gerekirse, yukarıda bahsedilen iki olasılıktan hangisinin gerçekleşeceğini belirleyecek unsurlardan biri Azerbaycan’ın diplomasi yeteneğine olacaktır.

Clinton’ın Azerbaycan’a karşı tavrını belli ölçülerde belirleyecek bir başka etken ise Azerbaycan ve İsrail arasındaki ilişkiler olabilir. Clinton’ın İsrail yanlısı tutumu, İsrail’le yakın ilişkileri olan Azerbaycan için bir avantaj olabilir. Bununla alakalı olarak, İran faktörüne ve Ermenistan ve Azerbaycan’ın bu ülkeyle olan ilişkilerine de dikkat edilmelidir. Son olarak, laik Azerbaycan’ın, IŞİD tehdidinin gündemi belirlediği ve bu tehdidin Kafkasya’da da kendini göstermeye başladığı bir bağlamda Batı tarafından daha çok önemseneceği de düşünülebilir.

Trump “Ermeni soykırımı” iddialarını Türkiye’ye karşı kullanabilir

ABD’deki başkanlık seçimi ile ilgili olan bir başka merak konusu da yeni başkanın “Ermeni soykırımı” iddiaları ile ilgili yaklaşımının ne olacağıdır. Donald Trump’ın bu konuyla ilgili olası tavrını öngörebilmemize imkan veren bir beyanatı vb. yoktur. Öte yandan, Trump’ın islamofobik söylemleri herkes tarafından bilinmektedir. Ayrıca, Türkiye’ye karşı IŞİD’i destekleme suçlamalarında da bulunmuştur. Bu çerçevede, Trump’ın Türkiye’ye karşı bir “sopa” olarak Ermeni iddialarına meyletmesi bir olasılıktır. Öte yandan, Trump’ın Türkiye’deki 15 Temmuz’ darbe girişiminden sonra Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı bir takım olumlu ifadelerde bulunduğu da hatırlanmalıdır.

Clinton’ın başkan olması olasılığını değerlendirirken akla gelen ilk şey, yukarıda belirtildiği gibi, ABD’deki Ermeni lobisi ile Demokrat Parti arasında yakın ilişkilerdir. Bu durum, Clinton’ın Ermeni iddialarına daha yakın durma ihtimalini doğurabilir. Bilindiği üzere, ABD’de etnik lobiler belli ölçülerde dış politikaya etki edebilmektedir. Bunun yanında, ABD’de Ermeni iddialarının en açık şekilde Cumhuriyetçi Ronald Reagan tarafından tekrarlandığı da unutulmamalıdır.

Hillary Clinton 2001-2009 yıllarında New Yok senatörüyken, 1915 olaylarını soykırım olarak değerlendirdiği bazı konuşmalar yapmış, 2008’de başkanlık için yarışırken, 1915 olaylarının soykırım olarak tanımlanması için çaba gösteren tek aday olduğunu söylemiştir. ABD Dışişleri Bakanı olduktan sonra ise bu konuyla ilgili tavrını değiştirmiştir. 26 Ocak 2012’de Dışişleri Bakanlığı’nda kendisine 1915 konusuyla ilgili yöneltilen bir soruyu özetle şu şekilde cevaplamıştır:

…[ABD’nin] en büyük gücü konuşmayı suç saymamamızdır… Aralarında yakın dost ve müttefikimiz Fransa’nın da olduğu diğer ülkelerin farklı standartları, farklı tarihleri var. Ancak biz, umuyorum ki, hiçbir zaman konuşmayı cezalandıran bir yöne gitmeyeceğiz…[1915 konusu] tarihsel bir tartışma konusudur, siyasi değil…hükümetin gücünü tarihsel soruları çözmek için kullanmak, inanıyorum ki, çok tehlikeli bir yola çıkan bir kapıyı aralamak olacaktır…Biz bu tartışmaya girmek isteyen farklı görüşteki kişileri cesaretlendirmeliyiz.

Clinton’ın bu cevabı, özünde bilgelik barındırmaktadır ve özellikle siyasetin, bilimsel/akademik alana müdahalesinin yaratacağı sorunlara işaret etmesi açısından anlamlıdır.

Soykırım iddiaları Türkiye karşısında farklı aktörlerin kullandıkları siyasi bir silahtır

Ancak, Clinton’ın 2012 yılında bu yaklaşımı sergilemiş olması, bundan sonra da mutlaka bu çizgide devam edeceği naif inancını doğurmamalıdır. Açıkça ortaya koymak gerekir ki, soykırım iddiaları Türkiye karşısında farklı aktörlerin kullandıkları siyasi bir silahtır. Meselenin tarih bilimi, tarihsel gerçekler, empati vb. ile artık bir ilgisi kalmamıştır. Soykırım iddiaları, farklı siyasi aktörler tarafından gerekli duyulduğunda Türkiye’ye karşı kullanılan bir şantaj ve cezalandırma aracıdır. Clinton da Trump da, ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gidişatına bağlı olarak bu aracı kullanabilirler. Mesele, net olarak, bu şekilde algılanmalıdır.

ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin son dönemde oldukça gerilmiş olduğu bir gerçektir. Clinton, seçim sürecinde çıktığı televizyon programlarında diğer pek çok şeyin yanı sıra ABD’nin Suriye’de PYD’yi silahlandırması gerektiği gibi Türkiye’nin karşı çıktığı pek çok şeyi açıkça ifade etmiştir. Genel olarak bakıldığında, Clinton’ın başkan seçilmesi durumunda ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin daha da gerileceği düşünülebilir. Bu durumda ise, 1915 mevzusunun ABD tarafında Türkiye’ye karşı bir silah olarak kullanılma olasılığı gündeme gelir. Fakat şunu da akılda tutmak gerekir ki, 1915 mevzusu Türkiye’ye şantaj yapmak için oldukça kullanışlı bir kozdur ve bu kozu ABD veya başka bir ülke ilk fırsatta değil, kendisi için en doğru zamanda kullanmak isteyecektir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder