Etiketler

Evrensel Mantık ve Yöntem

Evrensel yasaların en önemli ürünlerinden biri evrensel mantık ve yöntemdir. Evrensel mantık ve yöntemle:
1-Bilgeler doğal kurumları evrensel ölçülerle tanıma olanağına kavuşur.
2-Bilgeler, evrensel mantık ve yöntem yardımıyla verimli-yararlı-kalıcı kurumlar yaratırlar.
Doğadaki kurumlar tanınmadan denetim altına alınamaz ve onlardan kalıcı-verimli yararlar sağlanamaz. Bunun için kurumlar değişik kümelere ayrılır ve sınırlar konur. Eğer sınır konmazsa insanlar yararlı sonuca ulaşamazlar. Örneğin, ormanlar hakkında çalışma yapan bilgeler; ormanları, değişik alt kümelere ayırmak zorundadırlar. Aksi durumda, deneyle elde edilen bilgiler karmakarışık hal alır ve insanlara yararlı olamaz.
Ayrıca, elde edilen karmaşık sonuçlar ormanların tanınmasına sınırlı katkı sağlar. Bütün bilim dallarında evrensel mantık ve yöntem yardımıyla kurumlar, yasalar ve matematik esaslı sistemler oluşturularak ayrıntılı tanınır. Sistemler alt sistemlere ayrılır; alt sistemlerde ulaşılan sonuçlar ışığında üst sistemler araştırılır. Amaç genel sonuçlara ulaşmaktır. Daha doğrusu, araştırmacı bilgelerin amacı genel sonuçlara ulaşmaktır. 
Günümüzde, insanların yarattığı devasa kurumlarla ilgili yüzlerce, binlerce bilim adamı, ilgilendikleri kurumları geliştirmek, aksayan taraflarını iyileştirmek için çalışırlar. Örneğin, Londra, Paris, Berlin… Şehirleri birer devasa kurumdur. Bu kurumlar, “Sistem” olarak ele alınır ve incelenir. Bu sistemlerde güvenlik, su, kanalizasyon, elektrik, doğalgaz, ulaşım, iletişim, atık toplama… Birer kocaman alt sistem oluştururlar. Bu alt sistemler daha alt sistemlere ayrılarak, denetim ve yönetim etkili ve verimli kılınır.
 Devasa şehirlerdeki alt kurumları işletmeye paralel olarak yeni iş merkezleri, konutlar, parklar, spor tesisleri, eğlence merkezleri, pazar yerleri (Sebze, meyve, balık, giysi…)… Yapımı ile eski yapıların korunması, yenilenmesi… Mevcut şehir yapısına ve ana projesine uygun olmak zorundadır. Bunun için devasa kurumlarda, evrensel mantık ve yöntem ışığında yönetimler oluşturulur. Her alt kurum (alt sistem olarak ele alınıp incelenir) kendi işinden sorumlu olur ama başka alt kurumları aksatmayarak, onlara zarar vermeyerek görev yaparlar. Bunun için alt kurumlar hem üst kurum yöneticilerine hesap verirler, hem de ölçülü denetlenirler. Ayrıca, üst kurum yöneticileri alt kurum yöneticilerini sürekli bilgilendirir ya da bilgilerine başvururlar. 
İnsanlar doğa gibi kusursuz kurumlar ortaya çıkaramazlar.
Ayrıca, doğada sürekli değişim, dönüşüm, dış etkilerle orantılı yıpranma… Vardır. Bu nedenlerle, kurumlarla ilgili yöneticiler, yenilikler peşinde olurlar. Yenilik için yaratıcı olmak zorunludur. Mevcut kurumu işletmek, işletmede aksayan kısımları iyileştirmek, oluşabilecek aksaklıklara çözüm yaratmak… Kısaca: insanların daha mutlu yaşaması için ortam yaratmak yöneticilerin amacı olur. Kuşkusuz, yöneticiler, sorumluluk içinde görev yaparken haklarını alırlar.  
Devasa kurumlarda başka devasa problemler ortaya çıkabilir. Nedir bu problemler?
_Doğal problemler; kasırgalar, seller, depremler, orman yangınları…
_İnsan kaynaklı problemler; savaşlar, insan göçleri, salgınlar, küresel spor etkinlikleri… Devasa şehirlerde ortaya çıkan kocaman sorunlardan bazılarıdır.    
Şehir yöneticileri, bütün bu devasa sorunlar için hazırlıklı olmak zorundadırlar. Örneğin, savaşlar için sığınaklar hazırlanır. Yeni spor tesisleri için araziler ayrılır. Doğal felaketler için çadır kurulacak alanlar saptanır ve oralara altyapı hizmetleri taşınır.
Devasa şehirlerde kocaman sorunlar kusursuz mu çözülür? Mümkün değil!

1-İnsanlar mutlaka hatalı tesisler ortaya çıkarır, pek çok hatayı önceden tespit edemezler. Önemli olan hata miktarıdır. Verilen sınırlar içinde kalan hatalar ihmal edilir. Bunun dışında, kurumları sistem olarak inceleyip yaratanlar ile işletenler farklı kişilerdir. Bunlar arasında düşünce farklılıkları doğaldır. Farklı düşünceler, farklı uygulamalar ortaya çıkarır.
2-İnsanların önyargıları, alışkanlıkları hatalara neden olur.
3-Kurumda görevli ve yetkili bazı yöneticilerin yasadışı kazanç temin etme ya da birilerine ayrıcalık sağlama eylemleri, sorunları ağırlaştırır. Örneğin, gizlice yürütülen yeraltı ulaşımını genişletme projeleri, yöneticiler tarafından bazı kişilere iletilince; iletilen kişiler, kısa sürede arazileri satın alır ve devasa kurum yöneticileri, fazla ödeme yapmak zorunda bırakılır.   
Keza, yeni konut, iş merkezi, park, eğlence… Alanları ile ilgili tespit edilen araziler hakkında bilgiler gizlice sızdırılınca arazi fiyatları yapay olarak yükselir; yöneticiler, topladıkları vergilerden insanlarına daha az hizmet sunabilirler.  
Doğada denge (Adalet) zorunlu ihtiyaçtır. Doğa, kendi dengesini mutlaka oluşturur. Örneğin, denizlerin derinliklerinde deprem ortaya çıktığında, doğal denge altüst olur. Kocaman dalgalar oluşur, bazı kıyılarda canlı-cansız varlıklar istemedikleri değişime uğrar ama sonunda ilk konumundan farklı doğal denge oluşur.
İnsanların amacı, dengeyi kendilerinin oluşturması olmalıdır.
Kurumları sistem olarak tanıma ya da yeni kurumlar yaratmanın temel amaçlarından biri, dengeyi denetim altına alabilmektir. Örneğin, Japonya’da deprem olur; iki, üç, dört ay içinde yöneticilerin denetiminde denge temin edilir. Pakistan’da sel felaketi olur; yöneticiler ve yönetilenler doğaya teslim olurlar, süre içinde doğal denge oluşur. Doğal denge oluşurken, insana ayrıcalık tanımaz. Bu nedenle, geri toplumlarda, doğal felaketlerin acı izleri onlarca yıl devam eder.  


Japonya’da Fukuoka’da 8 Kasım’da kocaman çukur oluştu. Tamir edilmiş yolun resmi 15 Kasım’da çekildi. Fotoğraf: AP
Belleklere evrensel yasaların kök saldığı toplumlarda; yöneticiler ve yönetilenler için evrensel yöntemli olmak zorunlu ihtiyaçtır.  

_Belleklere önce doğa yasaları (Evrensel Tanrı yasaları);
_Sonra evrensel insani yasalar kök salar.
Doğa yasalarını öğrenmek, öncelikle üretim etkinliği ile uğraşanların ilgi alanına girer.
Sıradan üreticiler doğa yasalarını kısmen pratik ile öğrenirler. Eğer bilgeler üreticilere-yapımcılara yardımcı olmazsa, alışkanlıklar, araştırmaya ve gelişmeye engel olur. Bilgeler, üretimin gelişmesi ve verimin artması ile üreticilerin-yapımcıların alışkanlıklarını kırar, onlara doğa yasalarını kısmen öğretirler. Böylece, akıl, doğmaların ve alışkanlıklardan önüne geçer.
Tüketiciler, doğa yasaları ile ilgilenmezler. Örneğin, günümüzde, Anadolu’da on binlerce üretici-işçi yeniliklere ilgi duyarken; Suudi Arabistan’da, katı gelenekler her türlü yeniliği şiddetle bastırıyor. Suudi Arabistan tamamen bir tüketim toplumudur. Doğmalar, akıldan önceliklidir.
Belleklere doğa yasalarının kök salmadığı toplumlarda, insani yasalar sözcüklerden ibaret olur.
Doğa ve insani yasalara yabancı toplumlarda, evrensel mantık ve yönteme ihtiyaç olmadığı gibi tepki gösterilir. Hem yönetenler, hem yönetilenler baskı, korku, ayrıcalık ve geleneklere ihtiyaç duyarlar.
_Yöneticiler çıkarları gereği;
_Yönetilenler alışkanlıkları ve bilgisizlikleri gereği evrensel mantık ve yönteme ihtiyaç duymazlar. Ayrıca, bilgi, beceri ve araç-gereç, sermaye olmadan, evrensel sistemler yaratılamaz.
 Günümüzde, Orta ve Güney Amerika, Ortadoğu, Afrika ve çoğunluk Asya toplumlarında denetim dışı şehirlerin, işlemeyen kuruluşların, ürün kıtlığının, yaygın yoksulluğun… Ortaya çıkması rastlantı değildir.
Toplumların doğal zenginlikleri ölçülü kurumlar aracılığıyla denetim altına alınmadıkça ortaya vahşi yaşama yakın görüntüler çıkar. 
A-Doğal olarak bol güneş ışığı alan, su kaynaklarına sahip ve verimli arazileri olan ülkeler şanslı sayılır. Günümüzde, bol güneş ışığı alan, su kaynaklarına sahip, verimli toprakları olan Suriye, Irak, Mısır, Anadolu, Hindistan, Afrika ülkeleri, Pakistan, Bangladeş, Orta Amerika ülkeleri… Yoksulluk denizinde yüzmektedirler.
Günümüzde, Arap Yarımadasında bol petrol vardır. Eğer petrol şirketleri, Körfez ülkeleri ile Suudi Arabistan’a ambargo uygularsa; kuyuların tamamı işlemez duruma gelir, rafinerilerin kapılarına kilit vurulur. Neden? Arap Yarımadasında, Arap yöneticiler, evrensel mantık ve yöntem ışığında ortaya çıkarılmış yabancı firma kurumlarına yabancıdırlar. Kendilerinin Batılı ülkelerden ithal ettikleri kurumlar, bilgi-beceri yoksunu insanlarla yönetilir.
(Arap Yarımadasındaki toplumlarda eğitim, sağlık, savunma, doğal kaynaklar, ticaret… Konularında kurumlar mevcut olup, yönetimleri bilimsel olmaktan uzaktır.)
Bazı ithal kurumların başında ayrıcalıklı kişiler bulunur. Bunların amacı toplumsal hizmet sunmak değil, kendilerini ve yakınlarını zengin etmektir. Bu nedenle, geri toplumlardaki resmi kurumlar, hantal ya da iflas etmiş durumdadır. Toplanan vergilerle resmi kurumların varlığı sürdürülür.
B-Göreceli olarak doğal zenginliği sınırlı Kuzey Avrupa ülkeleri refah ve mutluluk içinde yaşıyorlar. Neden? Evrensel mantık ve yönteme uygun yaratılmış kurumlar etkin durumdadır. Bu kurumlar, bilgelerin sürekli araştırma-inceleme-gözetimi altındadırlar. Yenilikler yapmak ihtiyaçtır. Bilgeler, “Sistem” olarak kurumları inceler; sonuçları, uygulama için yöneticilere sunarlar.



Kurumları, kuruluşları, tesisleri… Yasaların ve matematiğin ışığında sistem olarak incelemek, varılan sonuçlara göre, kurumlara, kuruluşlara, tesislere… Yön vermek bilge yöneticilerin ilk görevleri olur. Sonuçta, belli hata sınırları içinde kurumlar etkinliğini sürdürür. Teknik, idari, mali olanaklarla, toplumsal yarar açılarından kurumlar-kuruluşlar işletilir ya da varlığına son verilir. Kuşkusuz, bazı kurumların varlığına son verilemez. Örneğin, belediyeler varlığını sürdürmek zorundadır ama incelemeler sonucu yönetim değişikliğine, alt kurumların azaltılmasına ya da parçalanmasına gidilebilir.   
Kurumları sistem olarak ele aldığımızda:
_Açık sistemler;
_Kapalı sistemler karşımıza çıkar.
Genel olarak, sistemler, “Çok girişli-çok çıkışlı” olarak ele alınır; gerekli sınırlar çizilerek, “Optimal (En verimli, en uygun, en tepe nokta)” tespit edilir.
Uygulamada, “Optimal” noktaya ulaşmak kolay değildir.
Neden?
Bazı giriş-çıkış noktaları, sistemin işlerliğini aksatır ya da sisteme ek yük getirir.
Yapılan yatırımlarla, akışı engelleyen noktaların kapasiteleri arttırılır, gereksiz enerji harcayan birimler küçültülür.   
Amaç: Kaliteden taviz vermeden, en uygun-kaliteli-verimli noktaya yakın kurumu oluşturmak ve yönetmektir.
Gelişmiş ülkelerde, evrensel yasalar ve matematiğin ışığında, resmi ya da özel kuruluşlar bu biçimde kurulur, işletilir…

Okullarda doğa yasalarına uygun eğitim yapıldığından; çocukluktan itibaren, insanlar evlerinde, işyerlerinde, üstlendikleri görevlerde… En verimli olmaya çalışırlar. Bunu yapmadıklarında gereksiz harcamalar yapacaklarından kuşkuları olmaz.

Çocuk yaşta edinilen alışkanlıklar (Yararlı ya da zararlı) kolayca terk edilemez.

İnsanlar, hem evrensel mantık ve yöntemden, hem de basit mantık ve yöntemden yararlanırlar. Önemli olan, toplumsal konularda, kurum ile kuruluşlarda evrensel mantık ve yöntemin kullanılmasıdır. Örneğin, gelişmiş ülkelerde yasa tasarıları, evrensel mantık ve yöntemle hazırlanır. Hazırlanan yasa tasarısı, milletvekilleri tarafından incelenir. Milletvekilleri:
1-Yasa tasarısını ülke çıkarlarına uygun bulmayabilir…
2-Yasa tasarısı, anayasa ya da diğer yasalar açısından değişikliğe uğratılır, bazı kısımları değiştirilir.
3-Yasa tasarısını ülke yararına uygun bulabilir.
Sözde demokrasi ile yönetilen, basit mantık ve yöntemin geçerli olduğu ülkelerde; milletvekilleri, işaretle parmak kaldırır ya da kaldırmaz.     
Evrensel mantık ve yöntemde evrensel ölçü, basit mantık ve yöntemde gürültü-yaygara-baskı-korku egemen olur.
Şimdi geri ülkelerdeki işleyişlere göz atalım:
Geri ülkeler basit kurallarla yönetilir. Eğitim basit kurallar ve gelenekler üzerine kuruludur.
Basit kurallar, basit mantık ve yöntemi yaratır. Bunun sonucu olarak, kurumlar, kuruluşlar, eğitim, savunma, güvenlik… Basit mantık ve yönteme göre oluşturulur. Başta güçlü lider ya da tiran, onun yönetiminde cılız kurumlar olur. Cılız kurumların başına ayrıcalıklı yöneticiler atanır. 

Örneğin, şehirlerde gelişigüzel üstyapılar ortaya çıkar, sonradan altyapı çalışmalarına başlanır. Bütün çalışmalar basit mantık ve yönteme göre yapılır.
 _İstanbul, Kahire, Bağdat, Karaşi, Delhi… Sınırları, yönetenleri-yönetilenleri tanımsız devasa kurumlardır. 
_Bu devasa kurumlarda ölçülü alt kurumlar aramak boş çabadır. Dolayısıyla şehirlerin hangi bölgesinde elektrik sistemi, hangi bölgesinde su şebekesi… Olduğunu yönetenler bilmez.
_Şehirlerde kurulu trafolar, su depoları, varsa arıtma tesisleri… Hesap sonuçları değil, eldeki malzemeye ya da firmaların verdiği rüşvete göre kurulur. Örneğin, 100 birimlik trafo olması gereken semtte, 40 birimlik trafonun olması şaşırtıcı olmamalıdır.     
_Devasa şehirlerde, bazı semtlere geceleri yabancılar-savunmasız insanlar giremez. Çünkü: o semtlere güvenlik güçleri değil, çeteler egemendir. Daha kötüsü, güvenlik güçleri ile çetelerin ortaklığıdır. Bu durumda hiçbir zanlı yakalanıp yargıç karşısına çıkarılamaz.
_Devasa şehirler yayıldıkça, ihtiyaç gereği, çeteler çoğalır. Çünkü: masum ve silahsız insanlar çeteler yardımıyla yaşamını sürdürebilir. Herkes kendi güvenliğinden sorumlu olur. (Mısır, Irak, Pakistan gibi ülkelerde, yoksul semtlerde dini örgütlerin çok güçlenmesi çetelere olan ihtiyaç gereğidir.)
Peki, geri ülkelerdeki şehirlerde belediyeler yatırım yapmazlar mı?

Tanınmayan varlıklar denetim altına alınamazlar.

Geri ülkelerdeki belediye başkanları ve yöneticileri:
_Şehirlerini, kasabalarını evrensel ölçülerle tanımazlar.
_Yeterli bilgi, beceri, araç-gereç ile sermayeye sahip olmadıklarından altyapı hizmetlerini bilmezler ve ihtiyaç duymazlar.
_Yolları tamir etmek, kaldırımları yenilemek, var olan altyapı tesisinin varlığını sürdürmek görevleri olur.
Bu koşullarda, belediyelerde, “Kaldırım-sök, kaldırım-yap” temel uğraşı alanıdır. “Yüzde” almak için araç-gereçler alınır ama onlar çoğunlukla kullanılmaz.
Şehirlerde rastgele üstyapılar yükselir, yıllar sonra altyapı çalışmalarına başlanır. Kuşkusuz, gecikmiş altyapılar çarpık olarak ortaya çıkar.
*
Tekrar olayın felsefi tarafına dönelim; neden geri toplumlarda aşırı bencil yöneticiler işbaşına taşınır?
Bütün Orta Çağlar boyunca, günümüzdeki gelişmiş Batılı ülkeler aşırı bencil yöneticiler tarafından yönetilirdi. Günümüzde, Afrika toplumları, Ortadoğu, Güney ve Orta Amerika ülkeleri, çoğunluk Asya toplumları bencil tiranlar ya da liderler tarafından yönetilir. Lider, çevresinde oluşturduğu silahlı güçlerle yönetimini sürdürür. Temel yönetim felsefesi, “Güç, hak; güçlü, haklıdır!” diye, özetlenebilir.
Örf ve Gelenek Hukukları içinde en gelişmişi Katolik Kilisesine ait olandı. Günümüzde Batılı ülkelerdeki pek çok kurum Katolik Kilisesinden ödünç alınmıştır. Katolik Kilisesi yönetimleri, çağdaş yasalara, kurumlara, eğitime… Analık görevi yaparlar. Ama Ortaçağ’da egemen düşünce, basit mantık ve yöntemdi.  
Basit mantık ve yöntemle idare edilen toplumlarda:
A-Ürün kıtlığından ötürü toplumcu düşüncelere yer verilmez. Saldırı ve savunma liderin temel uğraşı alanıdır.

B-Eğitim doğmalar ve ezber esaslıdır. Eğitimde amaç yenilik, yaratıcılık, gelişme… Değil, mevcut düzeni korumaktır. Öte dünyaya yatırım yapmaktır.
C-Acı gerçeklerden uzak durmak, tatlı yalanlarla oyalanmak çoğunluk yöneticilerin ortak çabasıdır.
 Ortaçağ toplumlarında:
_Yönetim için ayrıcalık, sopa, korku… Yeterli olur. Mevcut durumu korumak amaçtır. (Gerçekte: Çürüyen yapıları korumak, yenilerini yapmaktan daha zordur.)
_Öte dünya için şiddetli tapınma ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Çünkü: Bu dünyayı kaybedenler başlarını öte dünyaya döndürürler. Dini liderler iletişim araçları desteği ile öte dünya nimetlerini zavallılara sunarlar.
Bu koşullarda, savaş ön plana çıkar. Dinler, farklı kabileler, mezhepler, doktrinler, etnik kökenler… Üretime ve mutluluğa değil, savaş ve acılara aracılık ederler.
Haritalara dikkatlice bakarsanız; çoğunluk Afrika toplumları, Orta Amerika ülkeleri, Ortadoğu devletçikleri… Savaş bataklığında boğulmaktadırlar. Esasında, başarılı savaş için evrensel mantık ve yöntem ile oluşturulmuş kurumlar zorunludur. Geri toplumlar, evrensel mantık ve yönteme yabancı olduklarından başarılı kurumlara sahip olabileceklerini hayal bile edemezler. Herkes birbirini aldatarak, “En iyi asker bizim asker! En iyi polis bizim polis! Biz savaşçı milletiz!” yaygaraları ile gerçekler gizlenir. Acı gerçekler yerine, tatlı yalanlarla herkes oyalanır. Dolayısıyla, güçlü dış etkiler oldukça, savaşlar devam eder.
 Dış etkilerin baskısı ile savaşlara ara verilir. İran-Irak savaşı yıllarca devam etti. Irak, Suriye, Afganistan, Sudan, Libya, Yemen… Gibi toplumlardaki savaşlar yıllardır sürdürülüyor. Lübnan’daki savaş işaretle başlar, işaretle durur.  
Savaşların devam ettiği, yoksulluğun egemen olduğu toplumlarda üretim etkinliğinin gelişmesi, eğitim kurumlarının evrensel mantık ve yöntem ışığında oluşturulması tartışılmaz bile. Dolayısıyla, geri toplumlarda (Müslüman, Hıristiyan, Hindu, Budist…) hiçbir kurum sistem olarak incelenip ortaya çıkarılmaz. Çoğunlukla, lider ya da liderin yakınları Batılı ülkelerde gördükleri kurumları kısa sürede oluştururlar. Kurumların başına, ayrıcalıklı yöneticiler getirilir. Yöneticiler, kurum aracılığıyla, toplumlarından toplanan vergilerden paylarını alır, kendilerini yönetime taşıyanların paylarını unutmazlar. Eğer böylesi bir kuruma Batılı ülkelerde eğitim almış biri yönetici olarak atanırsa; atananın ilk işi, işleyen düzeni sıkı sıkıya koruyacağını ilan etmesidir. Böylece, ayrıcalıklı yöneticiler uyum içinde çalışmalarını sürdürürler.
(Petrol zengini ülkelerde, gelişmiş ülkelerden gelip çalışan mühendisler-yöneticiler ikiyüzlü olmayı öğrenirler.
Katar, Kuveyt, Suudi Arabistan… Gibi Petrol zengini ülkelerde denetleme şirketleri, proje şirketleri ve yapımcı şirketler yabancı ülke kökenlidir. Arap sahipler arada bir şantiyeleri denetlemeye gelirler. Denetleme sırasında denetleme şirketi yöneticileri, proje şirketi yöneticileri ve uygulama yapan şirket yöneticileri bulunur. Arap sahip, çoğunlukla şantiyeyi dolaşır ve gider. Bazen, Arap yetkili, sahip olarak, “Şu duvarı yıkın; iyi olmamış!” diye emirler verir. Denetleme, proje, yapım şirketleri yetkilileri, “Baş üstüne!” diyerek, Arap sahibi onurlandırırlar. Böylece, bilim ve teknoloji onurunu kaybederek, işlerine devam ederler.
Sonra, yeni proje çizilir, Arap sahibe onaylatılır; yıkımın bedeli kendisinden tahsil edilir. Arap sahip, şeref; denetleme, proje, yapım şirketleri para kazanır.)  
Eğer yönetici, kurumda, bilimsel anlamda değişiklik yapmaya kalkışırsa başarısız olacağı kesindir. Bütün uyumlu yöneticiler, elbirliği ile değişiklikleri yıkıma dönüştürürler.
Doğmaların egemen olduğu geri ülkelerden, eğitim amacıyla, gelişmiş ülkelere gönderilen öğrencilerin-yöneticilerin görevi:

I-Bilim felsefesinden ve bilimin derinliklerinden uzak durmaları;
II-Edindiği bilgilerle ülkesinde biat edip, yönetime bağlı kalıp yüksek ücret almasıdır. Eğer biat etmeyecek ise ülkesini terk eter.
Günümüzde, yüz binlerce geri ülke eğitimlisi gelişmiş ülkelerde çalışır.
Geri ülkelerde:
_Okullarda klasik ezber eğitim devam ettirilir. Yaratıcılığa, yeniliklere ihtiyaç duyulmaz.
_Resmi kurumlarda verimsiz ve kalitesiz işleyiş olur. İşleyişi değiştirmek, iyileştirmek yöneticilerin görevi olmaz.
_Üretim-verim etkinliği ile kimse ilgilenmez.
_Ülkeyi yakan-yıkan savaşa, çürümüş kurumlara destek vermek bütün yöneticilerin ortak görevidir.
_Her yönetici görünürde liderini destekler, gizlice küfürlerini eksik etmez.
_Başarısızlıkları gizlemek, başta lider olmak üzere bütün yöneticilerin ortak çabası olur.
Kısaca: İkiyüzlülük eğitimin özü olduğundan, gerçekleri söylemek ve savunmak kimseyi ilgilendirmez. Irak, Suriye, Pakistan, Türkiye, Libya… Gibi ülkelerde her yönetici sözlü olarak kurumunu korumakla görevli, gerçekte aldığı rüşvet ile ilgilenir. Bütün yöneticiler, işgal ettikleri makamlarla orantılı rüşvet alma hakkını edinirler. “Tepeden tırnağa” herkes işleyişi bildiğinden, kimse diğerini görünürde suçlama hakkına sahip olmaz. (Gizlice, başkasını başarısız-hırsız, kendini başarılı-dürüst göstermek gelenektir.)    
Bilimsel düşüncenin özü, göreceli olarak, evrensel yasaların ve matematiğin ışığında gerçekleri tanımaktır. Bu ise kurumların sistem olarak ele alınıp bilimsel incelenmesi ile mümkündür. Gerçeklerin gizlendiği ortamlarda yasalar ve matematik esaslı sistemlerle incelemeye ve sistemlere uygun kurumlara ihtiyaç olur mu?
Bütün oluşumlar ihtiyaç ve tepki sonucu ortaya çıkar. Yani: Gerçeklere ihtiyaç, yalan ve ikiyüzlülüğe tepki olmadıkça; geri toplumlarda, bilimsel esaslı kurumlar ortaya çıkmaz. Çünkü: Kurumları bilgeler tasarlar, yöneticiler ortaya çıkarır. Geri toplumlarda uzaylılar mı gelip bilimsel esaslı oluşturulan ve işleyen kurumları yaratacak?
İşin en acıklı tarafı; geri toplumlarda:
1-Eğitim ile ilgili kurumlar aracılığıyla boyun eğen, sorgulamaya yabancı, doğmaları esas alan, liderin peşinde koşan… Nesillerin yetiştirilmesi…
2-Adalet ile ilgili kurumlar aracılığıyla gerçeklerin gizlenmesi, gücün esas alınması; sonuçta, toplumun çürüyerek dağılmasıdır.

Toplum dağılırken insanların çektiği acılara düşünen ve sorgulayan bütün insanlar ortak olur.      
Sizler Suriye, Yemen, Türkiye, Libya… Gibi ülkelerdeki yoksul insanların çektikleri acılara yabancı mısınız?

degirmencinurettin@gmail.com
 Nurettin Değirmenci
   Elk. Yük. Müh.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder