Etiketler

Ermeni Soykırımı: Sorumluluk ve utanç kavramları üzerine düşünceler

 Eski İttihatçıların şeflerinin anılarında gizliden gizliye Ermeni Soykırımı (1915-1916) ile ilgili samimi, pişmanlık ifade eden bir itirafa rastlamayı  umut edenler hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Bu anılar ve insanlar üzerinde çalışan tarihçi de zaten böyle bir arayış içinde olmamalıdır, başarısızlıkla sonuçlanacağından değil aynı zamanda teleolojik, yönlendirilmiş ve bilim karşıtı olacağından da böyle yapmamalıdırlar. İttihatçıların yüzünde “utanç” dolu yüz kızarması görmeye çalışmak “onlar” ile “bizler” arasındaki mesafeyi değerlendirme, bir başka deyişle onların insanlığını değerlendirme iradesine ihanet olur.


İnsanlık suçu işleyen ittihatçı şefler, anılarını yazarken, daha İstanbul’da açılan davalar çerçevesinde bu suçlarla suçlanmışlardı, suçlulukları kanıtlanmıştı ve aralarından bazıları gıyabında ölüme mahkum  edilmişlerdi1. Anı-müdafaalarında ise ittihatçılar, Nuremberg davasındaki savunma avukatları gibi (18 Ekim 1945-1 Ekim 19462) katliamların ne doğasını, ne niyetini ne de kapsamını inkar etmezler. Edepsizliği en ucuna kadar, onlara atfedilen hataların üstüne kadar ilerletirler. Yalanlaması kolay olabilecek saf ve basit bir inkardan uzak, savunmaları Kant’ın3 itham tanımının –evren bilimsel ve etik-iki öğesini sırasıyla hedefler:
kimi zaman kendilerini eylemlerinin sorumlusu  olarak görmezler; kimi zaman da bu eylemlerin kusurlu özelliğini, olumsuz ahlaki nitelendirmesini reddederler. Zımnen ve pek de iyi saklayamadıkları bir gururla cinayet gerçeğini kabul ederlerse de sorumluluğunu kabul etmeyi ve cezasını çekmeyi reddederler. 
Oysa Türkiye’de İttihatçıların anıları, olduklarını iddia ettikleri gibi sunulur ve böyle kabul görür: tarih kitapları ve gerçek söylemleri. İttihat ve Terakki Komitesi hakkındaki tezler ya da ittihatçıların biyografilerinin sayısı çok fazla ve genç Türk tarihçiler tarafından giderek daha sık kullanılmakta, ancak bu çalışmalar yalnızca arşivci-araştırmacı okuması niteliğinde ve eleştirel yaklaşımdan yoksunlar. Oysa, Türkiye’nin dışında çok sayıda tarihçi bu kaynakların incelenmesi ve sorgulanması gerekliliğine dikkat çekmiştir. 19864 yılında yazılan bir makalede, Erik-Jan Zürcher bu “alternatif kaynakların” hangi metodoloji ile ele alınması gerektiğine değinir: bu yazıların içeriğine değinmeden önce, yazar , yazı ve yayın bağlamında bir sorgulama yapmak gerekir. Erik-Jan Zürcher’in kendisi Unionist Factor’da, daha sonra Şükrü Hanioğlu’nun yapacağı gibi5, ittihatçıların anılarını birbiriyle karşılaştırır, ama sonra basın ve erişilebilir mevcut devlet arşivi gibi  başka kaynaklarla da yüzleştirir. Ermeni soykırımı, tarih yazımında, Fatma Müge Göçek’e göre, ittihatçı Jön Türklerin anıları “Türk inkarcı tarih yazımının birinci maddesini” 6 oluşturmasına rağmen –ya da nedeniyle- neredeyse yok gibidir. Sosyolog Göçek bu anıların yazımını  1915 olayları üzerine bir  hikayenin ilk inşası olarak kabul ediyor. Konuyu bir bağlama alma çabası içinde olan Göçek, bu yazıları Mustafa Kemal’in “anıları” biçimini alan ve güncel resmi tarih yazımının ana çerçevesini oluşturan ünlü Nutuk’undan önce ve ayrı konumlandırır. Batı tarih yazımında sorumlu ittihatçıların anılarının az kullanılması bunların “cellatlar” tarafından yazılmış olması ile ve öncesinde onların batı tarih yazımının ilk başta ortaya koymaya ve kanıtlamaya çalıştığı olguları inkar etmelerini varsaymaları ile açıklanabilir.  Kanıta odaklanma, Türk olmayan tarihçilerin “nesnel” ve çürütülemez olduğu varsayılan belgeler olan arşivlere öncelik vermesine neden oldu.
Oysa bu arşiv belgelerinin “fetişleştirilmesi” çabasından bir an önce kurtulunması gerekiyor (Hülya Adak). Arşivin, insanın tanıklığı, eseri hatta devlet yetkililerinin eseri olduğu bilindiğinde, bu yetke tarafından üretildiği, kayıt altına alındığı, seçildiği, yok edildiği ya da korunduğu bilindiğinde arşiv bir başka belgeye göre hangi ölçüde nesnel olabilir ki? Kaynağın öznelliği bir güvenilirlik emaresi olarak değil de, haddi zatında tarihi bir nesne olarak görülmelidir. Aynı şekilde, sorumlu ittihatçıların anıları da öznel özellikleri nedeniyle Ermeni Soykırımı tarih yazımı için bizler için son derece önemlidir: soykırımcılar tarafından soykırımı kafalarında nasıl kurdukları, nasıl hatırladıkları ve ifade ettikleri hakkında bırakılan izler olarak.
Metodolojik yaklaşım açısından bakmaya devam edecek olursak, soru mağdurların hikayelerini yorumlamaya yarayandan farklı olan özel bir sorgulama alanından sorulabilir, çünkü suçluların hikayelerine has çarpıtmaları bozmak söz konusudur. Bu sorgulama tarihçi için bir tuzaktır: İttihatçı Jön Türkler anılarında kendilerine yalan söylüyorlarsa da- özbenlik yazısı hep yalandır (Philippe Lejeune)- her zaman yalan söylemiyorlar. İttihatçıların anılarını “doğru” veya “yanlış” bir hikaye olarak görmek değil burada söz konusu olan, yazılı izler olarak göz önünde tutmak gerekir. Bu belgeler bağlamında bunların yazılmasının altında yatan sosyal ve siyasi nedenleri, “tarihi ihtiyaçları” tespit etmek söz konusu. Öte yandan, sorumlu ittihatçıların anıları için “özel makale” ya da “gizli makale” tanımlamaları bir kenara bırakılmalı. Aslında, özel bir söylemi andıran (Anılarım, Hayatım...) başlıklarına rağmen burada söz konusu olan baştan beri yayınlanmış kamu söylemleri özellikle de siyasi söylemlerdir. O zaman burada üzerinde düşünülmesi gereken “otobiyografik makaleler” olarak tipolojilerinin uygunluğudur.  Fransızcada « mémoires » tanımını muhafaza etmeyi tercih ediyorsak bu daha çok “savunu” (en. “Plea”; fr. “Plaidoirie”), “belli bir konu üzerine birinin dikkatini çeken sunum” ve “tarafın gerekçelerinin kaydedildiği yazı” 8 anlamındadır.
İttihatçıların anıları hem eşi olmayan edebi tür hem de edebi olgudur. Eşi olmayan, ağır ve kolektif: neredeyse tüm sorumlu ittihatçılar, zamanları olduysa ve çoğu yazar olmasa da anılarını yazmışlardır. Kuşkusuz bu durum iletişimsel bir süreç ile açıklanabilir – “yazıyorum çünkü diğerleri yazdılar”- burada destansı bir etken de söz konusudur: her biri için tarihte kendine yer biçme söz konusuydu. Hikayeleri okunduğunda sıkça kendi tarihselliklerinden hissettikleri duygu hissediliyor. “Tarihin çağrısına” yanıt verdikleri, hatırlanmaya değer büyük bir eseri tamamladıkların kanısına varmışlar. 
Zaten ittihatçıları anılarını yazmaya iten nedenlerden biri de “tarihi bir zamandan” çıkma zorluğu idi. Savaş sonrası teslim olmak ve mahkum edilmek korkusundan çok bu zorluk, soykırım esnasında Diyarbakır vilayeti valisi olan ateşli ittihatçı  Dr. Mehmed Reşid gibi bazı sorumlu ittihatçıları intihar etmeye kadar itmişti. Nicolas Mariot’nun da söylediği gibi, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransız askerlerin savaş anılarını kaleme almaları onların o büyük anı, sıradan bir insanın hayatındaki tarihi an olan “savaşı yeniden yaşamalarını” sağladığı gibi ittihatçı Jön Türkler de anılarını kaleme alırlarken bir süreliğine kendi saatini yeniden yaşamış oluyordu.
Hepsi yazıyorsa da, ittihatçıların neredeyse hepsinin anılarında aynı şeyi yazıyor olmaları dikkat çekici. Burada söz konusu olan toplu bir öznelliği aktaran toplu bir deneyimin hikayesi. Anlatılarındaki dikkat çekici benzerlik, gruplarının yaşadıkları zulüm bağlamında (İstanbul’daki savaş sonrası askeri mahkemelerdeki davalar) belli bir dayanışma ile de açıklanabilir. Aynı ve tek sesle yazanlar suçlamalara, Osmanlı İmparatorluğu döneminin eski Amerikalı ve Rus büyükelçileri Henry Morgenthau ve Andre Mandelstam gibi, çatışmalar sonrasında Ermeni tehciri ve kıyımları ile ilgili can alıcı tanıklıklar yayınlamış olan yabancı gözlemcilerin tanıklıklarına cevap veriyorlar9. Zaten ittihatçı şeflerden Talat Paşa10 ve Cemal Paşa anılarında bu iki isme doğrudan cevap veriyorlar.
Bu kendini savunma mantığı çerçevesinde- herkes kendi için olsa da hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için- sorumlu ittihatçılar 1915 tehciri ve kıyımı sonrasında Ermeni çetelerin Türk halkına yönelik kıyımlarını tüm detayları ile hatırlatırken aynı zamanda diğerlerinin gaddarlığını, Ermenilerin değil, Balkan Savaşları sırasında (1912-1913) Balkanlarda Hıristiyanların işledikleri canilikleri de hatırlatıyorlar. Bu açıdan bakıldığında savunmaları saçma bir şekilde tarihe aykırı. Türklerin ve Müslümanların Batılı-Hıristiyanlar tarafından sonsuz adaletsizlik kurbanları gibi sunuldukları tarih dışı intikam ve komplo söylemi. Talat Paşa aşağıdakileri yazarken başka bir şey demeye çalışmıyor:
“Ermenilerin Türklere tahammül edemedikleri herkesçe bilinmektedir. Buna karşılık her zaman ezilen rolü takınmış ve bilgi dereceleri ve dinleri sonucu olarak en ağır işlemlerin kurbanı olduklarına bütün dünyayı gerçekten inandırabilmişlerdir.”11
Böylece ittihatçılar anılarında sorumluluğu ortadan kaldıran hatıra düzeni kurmakla kalmıyor aynı zamanda yeni bir gerçeklik düzeni de kuruyorlar. Onların kalemi ile Ermeni yalan söyleyen, çünkü mazlum rolü takınmaktan hoşnut. Ve bundan sonra, Türkiye’de Ermeni hep yalancı hatta yalanın kendisi olacaktır. Hala ve her zaman için Ermeni, hayatta kalan veya intikam alabilme olasılığı olan torunu olarak ama aynı zamanda sosyal-darwinci bir görüşe göre, Ermeni, mevcudiyeti ile Türkün varlığını tehdit eden bir varlık olarak ortadan kaldırılması gerekendir. Mithat Şükrü Bleda anılarında Dr. Mehmed Reşit’in dehşet verici kelimelerini aktarır: “Yani ya onlar bizi, ya biz onları (...) Onlar bizi ortadan kaldıracaklarına biz onları ortadan kaldırmalıyız”. Söyleşilerinin sonu ise çok daha dikkat çekici:
Doktor, bu davranışınızdan dolayı vicdanınız sizi rahatsız etmiyor mu? Diye sorduğumda şu cevabı verdi :
-  Etmez olur mu ? Fakat ben bu işi şahsi gururumu tatmin veya cebimi doldurmak için yapmadım. Baktım ki vatan elden gidiyor, milletimin hayrına gözlerimi kapadım ve pervasızca ileri atıldım…
-  Ya tarihi mesuliyet ?
-  Sayet bu hareketimden dolayı tarih huzurunda mesul tutulursam ona da eyvallah. Başka milletlerin hakkımda yazdıkları veya yazacakları benim umurumda değil12.”
1919 yılında, savaştan sonra ittihatçılar, “görevini” yerine getirmiş insanların rahat vicdanına sahip olmaktan utanmıyorlardı. İktidarda olmasalar da iktidarı kontrol ediyorlardı: savaştan sonra oluşturulan yeni kabinede Talat Paşa’nın kendi seçtiği isimler vardı; Meclis’in çoğunluğu ittihatçılardan oluşmaktaydı, bürokrasi, polis ve ordu da ittihatçıların kontrolündeydi; vilayetlerde de İttihat ve Terakki hala egemen siyasi güçtü. Sonbahar 1918’de ittihatçı rejimin düşmesi ile 1919’dan itibaren – resmi Kemalist tarihin standart çizgilerinden biri- Türk milliyetçiliğinin yeniden dirilişi arasındaki belirgin aralığın tasarımı büyük ölçüde sorgulandı. Savaş kaybedilmişti ama mücadele devam ediyordu ve mücadeleyi verenler aynı kişilerdi.
Soykırıma gelince, henüz “son işlem” aşaması idi: Ermeniler artık orada yoklar, İtilaf Devletleri’ni Ermenilerin artık bulunmadıkları toprakların  “otantik” olarak Türk olduğu ve dolayısıyla da kendi kaderini tayin ilkesine uygun olarak Türk yönetimi altında olması gerektiği konusunda ikna etmek gerekiyordu. Bu her tarafa yayılan “Ulusal hakları savunan Cemiyetler”in hedefi olduğu kadar İttihatçıların yazıp yayınladıkları anıların da hedefiydi. Cemal Paşa anılarında “« Ermenilerin maksadı, kendisine sayı itibarıyla pek üstün olan Kürt ve Türkü kendi idaresi altına verecek bir Ermenistan kurmak olduğuna göre ; Türk ve Kürdün amacı da, bur Ermeni arzusunun yerine getirelmemesini sağlamak olmalıydı. Daha doğrusu Türk ve Kürt, Anadolu’nun halis Türk ve Kürt olan büyük bir kısmının Ermenilik vesilesiyle Rusya tarafından istila edilmek istediğini pekâlâ anlıyor ve bundan dolayı Ermeniyi, Ruslar tarafından kendi memleketine saldırılmış bir yılan saymak zorunda kalıyordu.13” diye yazarken; Talat Paşa anılarında Ermenilerin savaş sonrası Anadolu taleplerinin, Wilson’un kendi kaderini tayin  ilkesi doğrultusunda... Ermeniler artık orada olmadıklarından  “gayrı meşru” olduğunu anlatır. “ Nasıl böyle bir hak talep edebilirler ki?” diye sorar Talat, biraz da alaycı bir edayla14.
İşte bu anlamda sorumlu ittihatçıların anıları soykırım sürecinin bütününe dahil olarak kabul edilebilir. Soykırımın nihai aşamasına katılırlar ve aynı zamanda son bulmasına tanık olurlar: Ermeniler artık yoktur. Bu söylemler özel bir bağlamda yayınlansalar da, aslında gelecek kuşaklara yönelikti. Jön Türkler gelecek nesiller için yazdılar. Onların söylemi ile Türk Devletinin güncel resmi söylemi arasındaki devamlılık amaçlarına ulaştıklarını gösteriyor. 2000’li yılların başından beri özellikle, bu anılar Türkiye’de yoğun bir şekilde yayınlanmakta. Bazıları onuncu baskılarını yaptılar, üstelik en büyük Türk yayınevleri tarafından basılıyorlar. Ama endişe veren aslında belki de yayınların başarısı ve tepkinin belirsizliği. 2009 yılında Türkiye’de yayınlanan gazeteci Murat Bardakçı imzalı Talat Paşa’nın “kara kaplı defteri” çok satanlar arasına girdi15. Goebbels’in günlüğünün ilk cildi de Fransa’da 25000 kopya satmıştı (45000 kopya toplam dört cilt için). Bir “celladı”, bir “canavarı” mahremiyeti içinde görme merakı ve gizli arzusu da kuşkusuz bu yayının başarısına katkı sağlamıştır. Ancak ittihatçılar Türkiye’de cellat olarak değil, büyük insanlar, ulus kahramanları, kurucu atalar olarak görülmekte ve siyasi iktidar ve parti taraftarları arasındaki çatlaklara rağmen Türk siyasi sınıfının çoğunluğu tarafından da bu şekilde övülmektedirler. Nihayetinde İttihatçıların sesinin daha da güçlenmiş olarak yayılması soykırım kelimelerini ve mantığını, söylemini ve retoriğini kullanarak giderek daha şiddetli bir hal alan ultra-milliyetçi söylemi beslemektedir: cinayeti kabul eden ancak utanç ve yüzkarasını reddeden bir mantık.

                                         
1 AKÇAM Taner, DADRIAN Vahakn, Tehcir ve Taktil: Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları İttihad ve Terakki’nin Yargılanması 1919-1922, İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008 ; AKÇAM Taner, DADRIAN Vahakn, Jugement à Istanbul. Le Procès du génocide des Arméniens (préface de Gérard Chaliand), La Tour d’Aigues, Éditions de l’Aube, 2015.

2  DOBKINE Michel, Crimes et humanité. Extraits des actes du procès de Nuremberg 18 octobre 1945 – 1er octobre 1946, Paris, Romillat, 1992 ; GOLDENSOHN Leon, Les Entretiens de Nuremberg, présentés par Robert Gellately, Paris, Flammarion, 2005.

3 RICOEUR Paul, « Le concept de responsabilité: Essai d’analyse sémantique », in: Esprit, novembre 1994, p. 33 (article en ligne consulté le 19 décembre 2016 sur : https://www.jstor.org/stable/24276317?seq=1#page_scan_tab_contents).

4 E.J. ZÜRCHER, “The Young Turks Memoirs as a historical source : Kâzim Karabekir’s Istiklal Harbimiz”, in: Middle Eastern Studies, Vol. 22, No. 4 (Oct., 1986), pp. 562-570 [Publié sur internet par Taylor & Francis, Ltd. Stable. URL: http://www.jstor.org/stable/4283142 Accessed: 23/01/2014]
5 HANIOGLU Sükrü, Preparation for a Revolution, New York, Oxford University Press, 2001; The Young Turks in opposition, New York , Oxford University Press, 1995.

6 MÜGE GÖÇEK Fatma, BLOXHAM Donald, « The Armenian Genocide” in: STONE Dan (éd.), The Historiography of Genocide, Palgrave Macmillan, New York, 2008, p.345-372.

7 ADAK Hülya, « Identifying the « internal tumors » of World War I: Talât Paşa’nın Hatıraları (Talat Pasa’s Memoirs) or the travels of a unionist apologia into « History ».

8 Dictionnaire du Trésor de la Langue Française Informatisé (TLFi) (URL : http://atilf.atilf.fr/dendien/scripts/tlfiv5/visusel.exe?29;s=4278247965;r=2;nat=;sol=2; ).
9 MANDELSTAM André, Le sort de l’Empire Ottoman, Paris, Payot, 1917; MORGENTHAU Henry, Mémoires de l’ambassadeur Morgenthau : vingt-six mois en Turquie, Paris, Payot, 1919.

10 Talât Paşa (1874-1921) Ittihat ve Terakki Cemiyetinin en önemli kişiliği ; Dahiliye Nazırı (1913-1917) ; Sadrâzam (1917-1918).

11 KABACALI Alpay (haz.), Talât Paşa’nin anıları, Istanbul, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2011 (6.baski), s.75.

12 BLEDA Mithat Sükrü, Imparatorluğun çöküşü, Istanbul, Remzi Kitabevi, 1979, s.56-59.

13 KABACALI Alpay (haz.), Cemal Paşa : Ittihat ve Terakki, I. Dünya savasi Hatiralari, Istanbul, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2010 (5.baski), s.367.

14 KABACALI Alpay (haz.), Talât Paşa’nin anıları, Istanbul, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, 2011 (6ème édition) s.156.

15 BARDAKÇI Murat, Talât Paşa’nın Evrâk-ı Metrûkesi, Istanbul, Everest, 2008.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder