“Asimilasyon
için hiçbir zaman kişinin [kendi] geçmişinden vazgeçmesi yetmez, yabancı
geçmişi de yok saymak gerekir. Bir bütün olarak Yahudilere düşman bir toplumda
(…) asimilasyon ancak kişinin antisemitizme de asimile edilmesiyle mümkündür.” **
Not: Bu yazı Toplumsal Tarih Dergisi’nin 2012 Ağustos
sayısında (224) yayımlanmıştır.
2011’de Türkiyeli Ermeniler Cumhuriyet
tarihi boyunca bitmek bilmeyen bir durumun; yaşadıkları ülkede kendilerine karşı
körüklenen düşmanca bir atmosferin sonuçlarını göğüsleme, onlara cevap verme ve
var olmayan bir temsiliyet alanında siyasi temsiliyet mecburiyetinin
açmazlarıyla yeniden karşı karşıya kaldılar. 26 Şubat’ta yapılan Hocalı Mitingi’ne
giden yolun taşları Aralık ayı boyunca döşendi. Bunu da, Fransa’nın soykırım inkârını
suç olarak kabul edilmesine yönelik yasa tasarısını lanetleyen medya-devlet
kampanyasında siyasetçiler, akademisyenler, kanaat önderleri hem yerel hem de
ulusal düzeyde her gün yazdıklarıyla, TV programlarındaki konuşmalarıyla
yaptılar. Gündelik, konjonktürel siyasal hesapları bir kenara bırakıp, bu
konunun özünün, yani inkârın, inkârın yarattığı yeni mağduriyetlerin neler
olduğuyla hiç ilgilenmeden, gönül rahatlığıyla, sanki Türkiye başka zamanlarda
bir ifade özgürlüğü cennetiymişçesine, sanki şimdiye kadar, tam bir ifade
özgürlüğü ortamında on yıllardır Türkiye’de Ermeni, Pontus, Süryani
soykırımının tanınması ile ilgili yüzlerce yayın yapılıyormuşçasına, mevzu
bahis yasanın ifade özgürlüğünü kısıtlanmasının ne kadar korkunç olduğuyla meşgul
oldular. Kısaca inkâr suçuyla ifade özgürlüğü gibi birbiriyle hiçbir denkliği
olmayan iki kavramdan ikincisi etrafında bir konum belirlemeyi tercih ettiler.
Kriz durumlarında Türkiyeli Ermeniler
göreve çağırılır. Bu, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca böyle oldu. Etnik temelde
siyasi bir temsiliyetin tamamen yasak olduğu ama öte yandan etnik temelde
siyasi sorunların çığ gibi büyüdüğü bir ortamda, sokaktan geçen herhangi bir
Ermeni ya da bir Ermeni gazeteci kendini temsiliyet pozisyonunda bulur, o bulmasa
da oraya çekilir. Başka bir ihtimal yoktur. Ancak, çekildikleri konumda kendilerinden
beklenen bir temsiliyetin de bir standardı vardır. Bu standart, aslında Ermeni-karşıtlığına
asimile olmaktır. Yani bu temsiliyet Türkiye’de yaşayan bir Ermeni olarak,
dünyanın dört bir yanına dağılmış olan akrabalarınıza yabancılaşıp, Ermeni
diyasporasının ne kadar kötücül, ne kadar düşmanca tavırlar içinde olduğunu
savunmanızı, sizin asla böyle bir konumda olmadığınızı üstüne basa basa
belirtmenizi, aslında memleketinizi ne kadar sevdiğinizi, hep birlikte kardeşçe
yaşamaktan başka bir şeyde gözünüzün olmadığını belirtmeniz şartını kapsar. Bunları
bugüne bakarak söylediğim sanılmasın, bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca bunun
yüzlerce hatta belki binlerce örneğini bulabilirsiniz. Böylelikle, sizden
beklenen Ermeni olarak kendi biyografik bilginizin üstüne bir çizik atmanız,
kendi tarihinizi ve bugününüzü inkâr etmenizdir. Ve artık sizden iyi Ermeni
yoktur!
Tarihsel arkaplan
“Türkiyeli Ermeniler neden susuyorsunuz? Tepki
verin!” çağrısının tarihselliğine örnekler vermek mümkün. Türkiye’de kalan Ermeniler
1940’tan başlayarak[1]
İkinci Dünya Savaşı’nın değişen konjonktürlerinde duruma göre göreve
çağırıldılar. Nazi yandaşlığı ölüm anlamına geldiğinde Ermeniler Nazi
yandaşlığı ile suçlanıyordu. Buradaki görevleri, Türkiye’nin İkinci Dünya
Savaşı sırasındaki Alman yanlısı siyasetinin yükünü savaş sonrasının değişen
konjonktüründe “hafifletmekti.” Aram Pehlivanyan’ın Ermenice Nor Or haftalık gazetesinde Türkçe olarak
kaleme aldığı Hakikat başlıklı yazı[2] bunu dile getiren iyi bir
örnektir.
Cumhuriyet gazetesinde Ahmet Halil imzasıyla basılan,[3] Ermenileri Alman
yandaşlığıyla suçlayan yazıya cevap veren Pehlivanyan, Cumhuriyet gazetesinin
savaş yıllarında ne kadar Alman yanlısı yayınlar yaptığını hatırlatarak, Almanların
savaşı kaybetmesiyle Alman taraftarlığının Ermenilere fatura edilerek,
Ermenileri suçlamak üzerinden kendilerini temize çıkarma niyetini çok güzel
ortaya koyar. Zaven Biberyan’ın “Yeter Artık” (Al Gı Pave) yazısı da daha
kapsamlı bir analizle Ermeni karşıtlığının çeşitli veçhelerini bir bir sayar ve
Türk basının hâkim Ermeni karşıtlığını keskin bir dille eleştirir.[4]
Yine bu dönemin bir başka
uluslararası kriz konusu Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı talep etmesi
ve Kasım 1945’de tüm dünya Ermenilerine 1946-48 arasında gerçekleşecek göçün
çağrısında bulunması, Türkiye’de komünizmden beter bela yokken, İstanbul’daki Ermenilerin[5] hem göç çağrısına hem de
komünizme karşı olduklarını bağıra bağıra açıklamalarını gerektirmişti. SSCB
Konsolosluğu önünde göç başvurusu için toplanan Ermeniler Türkçe gazetelerde gitmeleri
haklarında en hayırlısı olacak olan Ermeniler olarak anılıyordu. Bu atmosferde
İstanbul’daki Ermeniler, Türkiye’ye bağlılıklarını, Sovyet Ermenistan’ına
gitmeyi hiç ama hiç istemediklerini, zaten Türkiye’nin bir özgürlükler cenneti
olduğunu, bir kere değil, defalarca, her platformda dünyaya duyurmak
zorundaydılar. Peyami Safa’nın Tasvir’de,
Asım Us’un Vakıt’de Ermenilere yapmaları
gerekenleri bildirir nitelikteki yazıları yapılan baskılara verilebilecek pek
çok örnekten ikisidir.[6]
Cumhuriyet döneminin tek parti yılları,
Ermeniler açısından 1840’lardan beri de facto işleyen[7] ve 1863’de Ermeni
Nizamnamesi ile de garanti altına alınan, sivil temsiliyet mekanizmaları da dâhil
olmak üzere pek çok mekanizmasının lağvedilmesi anlamına geldi. 1934’de dönemin
Patriği Mesrob Naroyan’ın muhtemelen
cebren alınan[8]
onayıyla seçilmişlerden oluşan ve
sivil işlerle uğraşan Cismani Meclis yerini “İdare Heyeti”ne bıraktı.[9] Cemaatlerin
toplumlarının özel alanlarını belirleyen hukuklarından vazgeçmeleri Medeni
Kanun’un kabulü öncesinde olmuştu.[10]
Bunu, seçim mekanizmalarını kökünden değiştiren ve yukarıda bahsettiğim, sivil
işlerle ilgilenen seçilmiş bir kurumu ortadan kaldıran karar takip etti, daha
sonra da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Vakıf seçimlerini ortadan kaldırıp,
tayinle vakıfların başına istediği kişiyi getirmek anlamına gelen Tek Mütevelli
uygulaması başladı. Böylelikle yaklaşık olarak yüz yıllık
bir toplumsal mekanizma ve birikim Cumhuriyetin ilk 15 yılında ortadan
kaldırıldı. 1940’lı yıllar bunlara bağlı sorunların ayyuka çıktığı bir dönem
oldu. Ermenice gazeteler, tek mütevelli sisteminin neden olduğu kaos, cemaatin
karar mekanizmalarına katılım hakkından mahrum kalması ile kendi kurumları
üzerinde doğrudan hiçbir tasarrufunun bulunamamasının yarattığı rahatsızlığın
ifade edildiği, hukuki olarak ortaya tamamen yeni ve keyfi bir durum çıkmasının
açmazlarının ele alındığı yazılarla doludur. Buna paralel olarak, devlet ile kalan Ermeniler arasındaki ilişki, kalan
diğer azınlıklarla da olduğu gibi, pek çok sistematik eritme, sürme, ekonomik
olarak çökertme, bezdirme siyasetiyle belirlenmeye devam etmekteydi.[11]
İnkârın en şiddetli kurumsallaşma yılları
olan tek parti döneminde Ermenilere gazetelerden küfür etmek son derece sıradan
bir şeydi. Üstelik gazetelerin genel yayın yönetmenlerinin çoğu da bilindiği
gibi aynı zamanda milletvekiliydi... Keloğlan
Dergisi, 1945’in Haziran ayında ırkçı bir mani bile yazmıştır “O senin dediğin nankör Ermeni, Yemek yediği kapları
kirletir, Hem yalan uydurur hem titrer tir tir. (...) Ermeni bin sene dirsek
çürütse, İnsanlık yolunu bulamaz eşek”[12] dizeleriyle biten. 1947’de
Karagöz mizah dergisi, yarattığı Artin Domuzyan karakterine, Birleşmiş
Milletler üyeleri önünde Karagöz’e “...Artin
Domuzyan itiraf etti ki hayvanoğlu hayvandır”[13]
dedirten bir karikatür yayınlamıştı. Bunlar çok kaba ırkçı örnekler olmakla
birlikte, o kadar da kaba olmayan, ama tam da bu yüzden çok daha tehlikeli olan “Ermeni meslektaşlarımız neden tepki
vermiyorlar? Türkiyeli Ermeniler neredesiniz, neden susuyorsunuz? Neden Türkiye’de
yaşamaktan ne kadar mutlu olduğunuzu ve özgür bir hayat sürdüğünüzü dünya aleme
ilan etmiyorsunuz?” mealinde sayısız yazı bulmak mümkündür. Bu çağrıların kaba
ırkçılıktan daha tehlikeli olmasının sebebi toplumsal, siyasal tarihsel olarak Ermeni
karşıtı, ırkçı bir fikir dünyasının hâkim olduğu ve bu fikir dünyasının
olumlandığı bir alana Ermenileri zorla çekmesinde saklıdır. Açık ırkçılık ve
düşmanlık her türlü rahatlığıyla kamusal alanda ifadesini bulabilirken,
Ermeniler bu alanda neyi nasıl temsil edecekler, ne derlerse kendilerini doğru
ifade etmiş olabileceklerdir? Böyle bir alanda Ermeniler açısından siyasal bir
temsiliyet mümkün müdür?
Türkiyeli
entelektüelleri bekleyen mücadele alanları
Bu soruların cevabı bugün de verilebilmiş
değil. Türkiyeli Ermeniler bugün hâlâ, aynı taleplerle, üstelik inkârın çok
daha sofistike haller de aldığı[14] bir kamusal alana
çekilmeye devam ediyorlar. Bu noktadan bakıldığında geçen sene Aralık ayında
olanlar tam bir Cumhuriyet tarihi klasiğidir. “Türkiye inkâr hakkının peşinde”[15] başlıklı metin sıkıntılarına
rağmen, bir grup Ermeninin çağırıldıkları alanda kendilerinden beklenenin
dışında bir şey söyleme çabasıdır. Buna ilaveten İshak Alaton’un TESEV yönetim
kurulu üyelerine hitaben yazdığı ve daha sonra Radikal Gazetesi’nde yayımlanan,[16] 2015’e bu kadar az zaman
kalmışken kamuoyunun ileri gelenlerini inkâra son vermek için çalışmaya davet
eden mektubunun da yankı bulmaması ya da olumsuz yankı bulması Türkiyeli
entelektüelleri düşündürmelidir. İnkâr ve ırkçılık arasındaki bağın konuşulabilir
olması için Hocalı Mitingi’nin olması mı gerekiyordu? Türkiye’de ırkçılık
olduğunu konuşabilmek için 2007 19 Ocak’ını yaşamak zorunda kaldık,[17] Türkiyeli
entelektüellerin inkârı ve onun nasıl bir tarihsel, siyasal, ekonomik, kültürel
dinamik oluşturduğunu anlamaları için daha ne kadar beklememiz gerekecek? Alaton,
Pehlivanyan, Biberyan ve diğerleri böylesi bir biyografik bilgiden yola
çıkıyorlar. Bu bilginin temelinde inkâr ortamında yaşamanın ve bunun yol açtığı
türlü çeşitli ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele etmenin bilinci var. Türkiyeli
entelektüeller, kanaat önderleri, tarihçiler, siyasetçiler, aktivistler bu
biyografik bilgiyi ve onun getirdiği bakış açısını anlamadan, daha da kötüsü
onu bir tür acıya indirgeyerek, nostaljikleştirerek ya da yok sayarak kendilerini bambaşka bir yere
konumluyorlar. Aralık 2011’de “ifade
özgürlüğü” şeklini alan bu çerçeve, Hocalı Miting’i gibi bir şeyin 6-7 Eylül
denemesi olarak planlandığını, boy boy verilen gazete reklamlarına, şehrin orta
yerindeki billboardlara rağmen bunu düşünememelerine, dile getirememelerine,
engellemek için harekete geçememelerine yol açtı. Sonrasında değil, öncesinde
sezmeleri, anlamaları, kınamaları, engellemeye, önlem almaya davet etmeleri
gerekiyordu.
İnkâr ve ırkçılık arasındaki bağı
düşünmeden, soykırımı ve inkârını bir tür kişisel vicdan meselesine çevirerek
ele almak ve bu şekilde sunmak hem tarihsel dönüşümü tersine çevirmek, hem de
“vicdan”ın tarihsel bağlamı olmadığını varsaymak demektir. Eğer Holokost
deneyiminin Avrupa’da toplumsal ve kişisel vicdan gelişimindeki önemini, entelektüel
birikimdeki rolünü kabul ediyorsak, bunların ancak ve ancak inkârın sona
erdirilmesiyle, yaşananların adının konmasıyla, hukuki, siyasal ve toplumsal
bedellerin ödenmesiyle, yani devletin inisiyatifiyle başlayıp toplum tarafından
da üstlenilmesiyle mümkün olduğunu da hatırlamamız gerekir.[18] Böylesi bir kişisel ve
toplumsal vicdan gelişimi ya da dönüşümü bu sürecin sonuçlarındandır, bir
başlangıç noktası değil. Türkiye’de Holokost ve sonrası ile ilgili literatür
yokluğunun böyle bir bağı kuramıyor olmamızla bir ilgisi olabilir mi?[19] Bugüne kadar kendi
tarihimizden soykırımın ve inkârının toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel
boyutlarını öğrenememiş olmamız tam da inkâr nedeniyle değil midir?
Ermenilere sunulan varoluş
Arendt’in 19. yüzyılda Avrupa’da Yahudi
olmakla ilgili söyledikleri bugün Türkiye’de Ermeni olmak durumuna pekâlâ
uyarlanabilir. Aram Pehlivanyan, Zaven Biberyan hem yukarıda bahsettiğim
yazılarında hem de pek çok başka yazıda “yeni kuşakların barış ve kardeşlik
içinde yaşamaları için maziyi unutmaya hazır olduklarını” ifade etmelerine
rağmen, Arendt’in söylediği gibi, bu yeterli bulunmamıştır. Yani aslında
beklenen şey, Ermenilerin sosyal, hukuki,
kültürel, siyasi haklarından tutun, fiziksel varoluşlarına ve yok edilişlerine kadar
her şeyi yok saymalarıdır. İnkâr durumunda sunulan varoluşun tek yolu budur.
Siyasi temsiliyetin mümkün olmadığı ama
aynı zamanda her Ermeninin neredeyse otomatik bir temsiliyet pozisyonuna
çekildiği bir durumda, siyaset yapmanın bedelleri hep ağır olmuştur. Nor Or kuşağı yazarları Ermeni
karşıtlığına dikkat çekmenin, buna karşı mücadele vermenin, bunu yaparak siyasi
bir aktör olmanın bedelini sürgünle, hapisle, yalnızlaştırmayla, yok sayılmayla, işsiz
kalmayla kısaca bütün hayatlarıyla ödediler. Bu hattı 19 Ocak’a ve tabii bugüne
kadar getirmek pekâlâ mümkündür.
TALİN SUCİYAN
Ludwig Maximilian Üniversitesi Ortadoğu
Çalışmaları doktora öğrencisi ve öğretim görevlisi
*Bu makale Armenian Weekly’nin Nisan Özel Sayısı’nda yayımlanan “Armenian
Representation in Turkey” yazısının gözden geçirilerek
genişletilmiş halidir.
**Hannah Arendt. Rahel Varnhagen: The Life of a Jewish Woman. HBJ Publ. 1974, s.224
[1] 27 Mayıs 1940’ta News Chronicle isimli Britanya gazetesinde çıkan yazıyı
takiben hem Britanya ve ABD hem de Türkiye medyasında bu tür yayınların ardı
arkası kesilmez. Bununla ilgili bkz. Marmara, 5.11.1946 ve dönemin Türkçe ve
Ermenice gazeteleri.
[2] Nor Or, 26.1.1946
[3] Cumhuriyet, 25.12.1945
[4] Nor Lour, 5.1.1946
[5] Ermeniler açısından tek kurumsallaşma İstanbul’da olduğu için, cemaatin önde gelenlerinin, basının,
okulların ve diğer tüm kurumların sadece İstanbul’da var olduğunu düşünerek Türkiye Ermenileri yerine
İstanbul Ermenileri sözcüğünü kullandım. Türkiye’nin başka yerlerinde yaşayan Ermenilerin kurumsal olarak
kendilerini ifade etme şansları zaten yoktu. İstanbul’da konuşmaya mecbur edilenler, “Türkiyeli Ermeniler” adına konuşmak gibi bir açmazla da karşı karşıya
kalıyorlardı.
[6] Marmara 22.9.1945, No: 1046 ve
25.12.1945, No:1140 Safa ve Us’un yazıları
Ermenice’ye çevrilerek yayınlanmıştır.
[7] 1840’tan başlayarak
Ermeni milleti esnaf temsilcilerinin de aralarında bulunduğu bir karar
mekanizması oluşturmuştu. 24’ler Komitesi olarak adlandırılan mekanizma, 22 Amira ile 2
esnaf temsilcisinden oluşuyordu. Patrikhanenin maddi işleri ve milletin tüm
kurumları bu kurul tarafından yönetiliyordu. 7 Mayıs 1847’de Ermeni milletinin dini ve sivil işlerini ayrı
kurullarla yönetmesi izninin verilmesiyle, seçimle iş başına gelen iki ayrı yönetim
birimi oluşturuldu. Daha fazla bilgi için bkz. Hagop L. Barsoumian. The Armenian Amira Class of
Istanbul, American University of Armenia Press, Yerevan, 2007, s.
112-119.
[9] İdare Heyeti’
Cemaat Genel Meclisi yerine getirildi ve kilise vakıf yönetim kurulları
temsilcilerinden oluşan bir heyet tarafından seçilmesi kabul edildi. Ruhani
Meclis ise Ruhaniler Genel Kurulunca seçilecekti ve patrik, idare heyetinin
toplantılarına başkanlık etmeyecek ve sadece ruhani işleri düzenlemek üzere
Ruhani Meclis’e başkanlık edecekti. Daha fazla bilgi için bkz.
Türkiye Ermenileri Cemaati 75. Yıl Terptip Komitesi, 75. Yılda Türkiye Ermenileri, Aralık 1998 s.9 ve Murat Bebiroğlu http://www.hyetert.com/prnyazi3.asp?s=&Id=442&Sayfa=0&DilId=1&AltYazi
[10] 17.10.1925 tarihli Patrikhane kararı, bkz. 1946 Yılı Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi
Salnamesi, s.29, ayrıca Kezban Hatemi ve Dilek Kurban. “Bir Yabancılaştırma
Hikayesi: Türkiye’deki Gayrimüslim Azınlığın Vakıf ve Mülkiyet Sorunları”.
(Istanbul: TESEV, 2009) s.7
[11] 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, çalışma alanlarını,
yaşama alanlarını kısıtlayan kanunlar, okullarda Türk yardımcı müdür
uygulaması, soyadı kanunu, ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyaları ve daha pek
çoğu cemaatlerin yapısal içini boşaltma taktikleriyle birleşince, sorunlar
karşısında azınlık toplumları neyle nasıl mücadele edeceklerini bilmez bir hale
gelmişlerdir. Bu durumun Ermenilerle ilgili yansımaları Ermenice gazetelerde
rahatlıkla görülebilir.
[12] Marmara, 24.6. 1945, Keloğlan Dergisi’nden alıntılanarak, Ermenice harflerle Türkçe olarak
basılmış.
[13] Marmara, 13.2.1947, Karagöz Dergisi’nden alıntılanarak Ermenice harflerle Türkçe olarak
basılmış.
[14] Örneğin El Turco açılımı, ya da El Cezire Televizyonu’nun hazırladığı “Common Pain” adlı yapım.
[15] 22 Aralık 2011’de Arat Dink, Garo
Paylan, Hayko Bağdat, Markar Esayan, Sibil Çekmen, Tamar Nalcı, Tatyos Bebek
tarafından açıklanan metin.
[16] Radikal, 17.1.2012
[17] Hrant Dink öldürülmeden önce, Türkiye’de ırkçılık tartışması genellikle, ırkçılığın bir Avrupa
fenomeni olduğu cümlesiyle başlar ve Osmanlı’nın son döneminin ve Cumhuriyet tarihinde olanların
böylesi bir ırkçılıkla ilgili olmadığı, azınlıklar bağlamında bir hukuki
ayrımcılık olduğu belirtilirdi. Aslında yapılan şeyin hukuksuzlaştırmanın,
dolayısıyla devlet karşısında korumasızlaştırmanın
kurumsallaşması ve bunun sistematik bir inkâr politikasının parçası olduğuna
değinilmezdi. Türkiye’de ırkçılığın
yok sayılmasıyla ilgili bkz. Talin Suciyan
Geçmeyen Geçmiş, http://azadalik.wordpress.com/2012/03/02/gecmeyen-gecmis1/
[18] Kaldı ki bu hiçbir şekilde ulaşılmış bir amaç, bir son
değildir. Sürekli bir mücadelenin çok hayati bir parçasıdır.
[19] Tüm dünyada on binlerle ifade edilen sayıda kitap
basılmasına rağmen Türkiye’de bu
literatürün yokluğu, buradaki garip boşluk son dönemde Dr. Corry Guttstadt’ın Türkçe’ye çevrilip
yayımlanan Türkiye, Yahudiler ve Holokost
kitabıyla yeniden görünür hale geldi. Guttstadt’ın kitabı bu boşluğa işaret etmesi ve içeriği açısından
önemli bir kaynak niteliğinde.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.