***
Günümüzde Türk dış politikasının en önemli konularından
birisini İsrail’le olan ilişkileri oluşturmaktadır. 1948 yılında İsrail devleti
kurulduğundan beri bu ülkenin de dış politikasının en mühim konularından
birisini Türkiye Cumhuriyeti tesis ettiği ilişkiler oluşturmuştur. İlişkiler
günümüze kadar inişli çıkışlı bir seyir takip etmiştir. İlişkiler tesis
edildiği andan itibaren konjonktürel gelişmelerden doğrudan etkilenmiştir.
İlişkileri tanımlamak için stratejik ortaklık, yakınlaşma gibi kavramlar
kullanılmıştır. Fakat münasebetleri tanımlamada kullanılacak en doğru kavram
stratejik işbirliğidir.
İki ülke arasındaki ilişkiler, tesis edildiği dönem olan
Soğuk Savaş dönemin dengesi içinde yürütülmüştür. Türkiye, İsrail’le
münasebetlerini kısmi yakınlaşma ve uzaklaşmaların haricinde radikal adımlar
atmaktan uzak durmuştur. Bu dönem boyunca 1958’deki istihbarat paylaşımını
kapsayan gizli anlaşma dışında ilişkilerin stratejik bir boyutundan söz etmek
mümkün değildir. 1990 sonrası dönemde iki ülke arasındaki ilişkilerin stratejik
bir boyut kazanması milletlerarası sistem ve Körfez Savaşı’nın bölgesel sistem
üzerindeki etkisi ile gerçekleşmiştir.[1] Bu etki, münasebetlerin gelişmesine
temel olan ortak tehdit algılamasının meydana gelmesindeki temeli
oluşturmuştur. Bu temel çerçevesinde gelişen ilişkiler PKK terörizmi mücadele,
askeri ve diğer alanlardaki işbirliğinin katkısıyla belirli bir iç dinamiğe ve
daha sonra da olgunluğa erişmiştir. ABD faktörü ise de facto olarak
kolaylaştırıcı bir role sahip olmuş, fakat gerçek manada münasebetlerin
gelişmesine vesile olan temelin atılmasında belirleyici faktör olarak ortaya
çıkmıştır.
28 Ağustos 1996’da imzalanan Savunma Sanayi İşbirliği
Antlaşması’nın imzalanmasıyla münasebetlerin derinleşmesinde önemli adımlar
atılmıştır. Bu dönemde Türkiye’deki Refah-Yol hükümetinin bu anlaşmayı
imzalaması birçok kişi tarafından hayretle karşılanmıştır. Çünkü koalisyon
hükümetinin lideri olan Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş bağlamında İsrail ile
ilgili düşünceleri göz önünde bulundurulduğunda bu antlaşma hayret
uyandırmıştır. 1990ların ortalarında gelişmeye başlayan ve 2000’lerin başında
da etkilerini devam ettiren bu işbirliği 2003-2004 yıllarında değişime uğrama
sürecine girmiştir.[2] 2006-2007 yıllarında yavaş yavaş cereyan eden bu değişim
fazla hissedilmemesine rağmen, özellikle 2009 ve 2010 yıllarında yaşanan
krizler ilişkilerde ciddi bozulmalara yol açmıştır. Bunun bazı sebepleri
bulunmaktadır. Bunlardan ilki, daha evvel işbirliğini meydana getiren
uluslararası ve bölgesel sistemde değişiklikler olmasıdır. İkinci sebep ise,
Ankara’nın iç ve dış politikadaki gereksinimleri ve tehdit algılamasındaki
değişim paralelinde Ankara’nın ilişkiyi bu boyutta devam ettirme isteği azalma
göstermiştir. Tehdit algılamasına dayalı politika anlayışından çıkar temelli
politikaya geçiş ikili ilişkilerde mühim bir etki yaratmıştır. Böylelikle çıkar
merkezli ve idealist kavramlarla formüle edilen Ankara-Tel-Aviv münasebetleri
her iki yaklaşımın da doğasının bir sonucu olarak krize girmeye başlamıştır.
Aslında iki ülke arasındaki ilişkilerin son dönemlerde
hep krizlerle anılmasını başlatan süreci 2006 yılına kadar geri götürmek
mümkündür. Burada özellikle ön plana çıkan Filistin meselesindeki
gelişmelerdir. Hamas lideri Şeyh Ahmet Yasin’in öldürülmesinin Başbakan Recep
Erdoğan tarafından İsrail devlet terörü uyguluyor şeklinde değerlendirmesi,
münasebetlerde daha sonra cereyan edecek olan Filistin temelli gerginliklerin
habercisi olarak görülebilir.[3] Bu çerçevede ilk kriz, Şubat 2006’da İslamcı
seçmenler bağlamında saygınlığını düzeltmek amacıyla Ankara, Filistin’deki
seçimlerden zaferle çıkan Hamas lideri Halid Meşal’i kabul eden ilk ülke oldu.
Bush yönetimi bu ziyareti kamuoyu önünde eleştirmek yerine Türkiye’ye “terörü
terk etmek, İsrail’in var olma hakkını tanıma ve Filistin iktidarının vermiş
olduğu taahhütlere sadık kalma yönünde mesaj verme” çağrısını yaptı. Fakat
hükümetin dışındaki Amerikalılar – İsrail’in bir dostu olarak Türkiye’ye destek
vermiş ve Türkiye’deki anti-Semitizm söylentilerinden giderek rahatsızlık duyan
Yahudi grupları da dâhil – daha serbest davranmaktaydılar. Amerikan Yahudi
Komitesi ise görüşmeyi “Sadece Batılı devletler değil, Birleşik Devletler’deki
ve tüm dünyadaki Yahudi toplumu ve Türkiye’nin tüm dostları nezdinde ciddi hatalar
doğuracak trajik bir hata” olarak nitelendirdi. 2006 senesinden itibaren
İsrail’in özellikle Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği operasyonlarda Türkiye
tarafından sert bir biçimde eleştirilmiştir.
2007 senesinden itibaren İsrail ve Suriye arasındaki görüşmelerin
Türkiye’nin arabulucuğuyla başlaması, Ortadoğu Barış Süreci’nin en mühim
ayaklarından birisi olarak görülen bir konunun çözüme kavuşturulması bakımından
önem taşımaktaydı. Her iki tarafla da arası iyi olan Türkiye’nin arabuluculuk
rolüne soyunmasının amacı Ortadoğu’nun en hayati sorunlarından birinin
çözülmesinde anahtar rol üstlenerek bölgede büyük bir saygınlık kazanmaktı.
Suriye’nin amacı ise Golan Tepeleri’ni geri almaktı. İsrail bakımından da
Şam’ı, Tahran’dan uzaklaştırarak Tahran’ın etkinliğinin azaltılması ve
Hizbullah ve Hamas ile İran’ın lojistik bağının kesilmesiydi. Gizli bir biçimde
gerçekleştirilen bu barış görüşmeleri, Tel-Aviv’in 27 Aralık 2008’de Gazze’ye
yönelik başlattığı “Dökme Kurşun Operasyonu” dolayısıyla durdurulmuştur. İsrail
Başbakanı Olmert’in Ankara ziyaretinden sonra gerçekleştirilen operasyonla
kandırıldığını düşüncesinde olan Ankara’nın tepkisi çok sert olmuştur.
2009 yılının Ocak ayı başında Davos Zirvesi esnasında
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve İsrail Cumhurbaşkanı
Şimon Peres arasında Ortadoğu hakkındaki bir oturum esnasında yaşanan sert
tartışma sonrasında Erdoğan’ın oturumu terk etmesi büyük bir krize yol
açmıştır. One Minute vakası olarak bu diplomatik krizin ertesinde bu sene
içinde iki taraf arasında birbirlerine yönelik yaptığı eleştiriler
münasebetleri gergin bir hal almasına neden olmuştur.[4] 2009 yılının Ekim
ayında meydana gelen diğer bir kriz ise 2001 yılından beri süren ve askeri
anlaşmalar kapsamında Türkiye ve İsrail hava kuvvetlerinin iştirak ettiği
Anadolu Kartalı Tatbikatı’na İsrail’in katılımının Türkiye tarafından iptal
edilmesidir. Tatbikatın iptal edilmesinin askeri sebepler dolayısıyla
olmadığının en önemli kanıtı Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesindeki
açıklamadır. Bu açıklamada “Türk Silahlı Kuvvetlerinin yıllık planlı
tatbikatlarından olan Anadolu Kartalı (AE-09/3) Tatbikatı 10-23 Ekim 2009
tarihleri arasında, Dışişleri Bakanlığı marifetiyle ilgili ülkeler arasında
yürütülen temaslar neticesinde, uluslararası katılım ertelenmiş olarak Konya’da
icra edilecektir” ifadeleri kullanılmıştır.
2010 yılında da bu iki ülke arasındaki ilişkiler krizler
tarafından belirlenmiştir. İlk kriz, Türkiye’de yayınlanan Ayrılık adlı
dizideki İsrail karşıtı tutum dolayısıyla İsrail’in tepkisini iletmek üzere
Türkiye’nin İsrail Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u davet ettiği esnada Büyükelçi
Çelikkol’u kendisinden daha aşağı seviyede bir koltuğa oturtarak ve elini
sıkmayarak hakarette bulunan İsrail Dışişleri Bakanı Danny Ayalon’un bu davranışı
iki başkent arasında diplomatik bir krize sebebiyet vermiştir. Alçak Koltuk
Krizi[5] olarak adlandırılan bu olaydan sonra Türkiye, bir süreliğine
Tel-Aviv’deki büyükelçisi danışmalarda bulunmak üzere geri çağırmıştır.
Böylelikle iki başkent arasındaki münasebetler gerilmiştir.
Esas büyük çaplı kriz 31 Mayıs 2010 tarihinde cereyan
etmiştir. İnsani Yardım Vakfı’nın önderliğindeki bir grup eylemcinin Gazze’deki
ambargoya dikkat çekmek amacıyla meydana getirdiği bir milletlerarası yardım
filosunun İsrail hükümetinin isteğine karşın Gazze’ye yanaşma çabası büyük bir
krize yol açmıştır. Yardım filosu henüz milletlerarası sulardayken İsrail
komandoları tarafından gerçekleştirilen bir operasyonla gemiler kontrol altına
alınmaya çalışılmıştır.[6] Bu gemilerin içinden sadece Mavi Marmara gemisine
yönelik çok sert bir müdahale gerçekleştiren İsrail ordusu, 9 Türk vatandaşının
hayatını kaybetmesine ve 7’sinin ağır 24’ünün de hafif yararlanmasına sebep
olmuştur. Olayın ertesinde Ankara, BM Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırmış
ve Tel-Aviv’i kınayan bir mesaj yayınlanmıştır. Konu hakkında bir BM
soruşturması açılması kararı verilmiştir. Literatüre “Mavi Marmara krizi”
olarak geçen olayın ertesinde, Ankara münasebetlerin normalleştirilmesi için
birtakım şartlar sıralamıştır. Bunlar
İsrail’in kamuoyu önünde Türkiye’den özür dilemesi,
Gemilere saldırı konusunda bağımsız bir soruşturmayı
kabul etmesi ve
Gazze’ye yönelik ablukanın kaldırılmasıdır.
Yukarıda anlatılan çerçevesinde birtakım değerlendirmeler
yapmak mümkündür. İsrail’in kurulmasının hemen ertesinde onu 1949 yılında ilk
tanıyan Müslüman ülke Türkiye olmuştur. Soğuk Savaş parametreleri gelişen
ilişkiler Soğuk Savaş’ın bitmesinin ertesinde özellikle askeri ilişkileri de
kapsayan çok boyutlu bir hal almıştır. 2002 yılında Adalet ve Kalkınma
Partisi’nin Türkiye’de tek başına iktidar olması neticesinde Türk dış
politikasındaki bazı parametreler aynı kalmakla beraber Profesör Ahmet
Davutoğlu’nun teorik çerçevesini ortaya koyduğu yeni bir dış politika
uygulanmaya başlanmıştır. Bu dış politikada temel olan hususlar komşularla
sıfır sorun, maksimum bütünleşme ve ritmik bir diplomasi takip edilmesidir.
AK Parti’nin içinden çıktığı İslamcı hareketin Batı
dünyası ve İsrail’e karşı olan düşünceleri dikkate alındığında bu partinin
İsrail’e yönelik nasıl bir politika takip edeceği herkes tarafından merak
edilmiştir. Bu dönemde Türk-İsrail ilişkilerinde en fazla öne çıkan husus
Filistin meselesidir. AK Parti hükümetlerinin ve özellikle Başbakan Erdoğan’ın
İsrail’e yönelik sert söylemleri dikkat çekicidir. Hatta bu söylemler Batılı
ülkeler ve Birleşik Devletler’deki akademisyenler ve politikacılar tarafından
“Eksen Kayması” olarak nitelendirilmiştir. 2006 yılında Hamas lideri Halid
Meşal’in Türkiye’yi ziyaret etmesi, Türkiye gibi senelerden beri terörle
mücadele eden bir ülkenin Batılı devletler ve Washington tarafından hazırlanan
terör örgütleri listesinde yer alan bir örgütü ülkesine davet edip görüşmesi
herkesi şoka uğratmıştır. Türkiye ise, Batı tarafından Filistin’deki seçimlere
katılmasına izin verilen bir partinin seçimi kazanmasından dolayı dışlanmaması
gerektiğini, onu daha ılımlı bir pozisyona çekmek için birtakım tavsiyelerde
bulunduğunu söylemiştir.
2008’de İsrail’in Gazze’ye yönelik gerçekleştirdiği Dökme
Kurşun Operasyonu, bozulmaya başlayan ilişkilerin üzerine adeta benzin
dökmüştür. İsrail Başbakanı’nın ziyaretinin hemen ertesinde yapılan bu
operasyondan dolayı Ankara, Tel-Aviv’i kınamıştır. 2009 yılında yaşanan One
Minute Krizi, 2010 senesinde cereyan eden Alçak Koltuk Krizi ve Mavi Marmara
Krizi ilişkileri gittikçe kötüleştirmiştir. Mavi Marmara Krizi sonrasında
Türkiye’nin İsrail’den özür ve tazminat talepleri Tel-Aviv tarafından hala
karşılanmamıştır. Diğer konularda da herhangi bir gelişme kaydedilememiştir.
Son zamanlarda İsrail tarafından Türkiye ile ilişkileri
düzeltmeye yönelik birtakım girişimler olmasına rağmen Türkiye özür ve tazminat
taleplerinin yerine getirilmesinin iki başkent arasındaki ilişkilerin
düzeltilmesi için bir önkoşul olduğu temelindeki politikasını sürdürmektedir.
İki ülke arasındaki mühim konulardan birisini de İran İslam Cumhuriyeti’nin
takip ettiği nükleer program oluşturmaktadır. İsrail’e göre İran’ın nükleer
program geliştirmesi engellenmelidir. Çünkü Tel-Aviv, Tahran’ın nükleer program
geliştirmekteki amacının bu teknolojiyi sivil alanlarda kullanmak değil nükleer
silah yapmak olduğu iddiasındadır. Nükleer bomba geliştirdiği takdirde
Tahran’ın bunu ilk önce kendisine karşı kullanacağını savunan İsrail, İran’ın
nükleer programının müzakere yoluyla durdurulamayacağını düşünmektedir.
Tel-Aviv bu programı durdurmak için gerekirse İran’ın nükleer tesislerine
askeri saldırı gerçekleştirme taraftarıdır.
Türkiye ise bu konunun diplomasi yoluyla çözülmesi
taraftarıdır. Ankara’ya göre İran’ın nükleer programını sona erdirmek için bir
askeri müdahale yapılmasının zaten karmakarışık olan Ortadoğu coğrafyasında
daha da ciddi krizlere yol açacağı kanısındadır. Bir yandan İran’ı nükleer
programı konusunda daha şeffaf ve işbirliğine dayalı bir politika izlemesi için
ikna etme çabasında olan Ankara, diğer yandan da bu sorunun askeri müdahaleyle
halledilmemesi için soruna taraf olan diğer ülkelerle Tahran arasında mekik
diplomasisi yürütmektedir.
İki ülke arasındaki münasebetlerin en önemli
unsurlarından birisi her iki başkentin de Washington’la olan müttefiklik
ilişkilerdir. Washington’un Ortadoğu bölgesine yönelik izlediği politikalar
açısından Türkiye ve İsrail çok önemlidir. Çünkü Washington, Ortadoğu’da
gerçekleştirmek istediği politikalarla ilgili olarak bu bölgedeki devletlere bu
iki ülkeyi model olarak sunmaktadır. Burada önemli olan bir başka husus ise,
Birleşik Devletler’deki İsrail lobisinin bu ülkenin dış politikasında oynadığı
roldür. Bu hiçbir biçimde akıldan çıkarılmaması gereken bir gerçektir.
Türkiye’nin Birleşik Devletler’de etkin bir lobisi yoktur. Kendisiyle ilgili
Rum ve Ermeni lobilerinin getirdiği karar tasarılarına karşın Türkiye, İsrail
lobisinin desteğine ihtiyaç duymuştur. Özellikle Ermeni lobilerinin baskısı
sonucunda hazırlanan “Sözde Ermeni Soykırım İddialarının Kabul Edilmesi”
tasarıları Ankara’nın girişimleri ve İsrail lobisinin çabalarıyla
engellenmiştir. Fakat 2009 yılından itibaren yaşanan krizler neticesinde
Birleşik Devletler’deki İsrail lobisi Türkiye’ye artık eskisi kadar destek
vermeyeceğini ilan etmiştir.
Sonuç olarak ilişkiler şu anda iyi bir durumda değildir.
Bu ilişkilerin mevcut durumuyla ilgili olarak Uluslararası Stratejik
Araştırmalar Kurumu tarafından çıkarılan Analist dergisinin Kasım 2012
sayısında Chicago Üniversitesi profesörlerinden ve uluslararası ilişkilerde
yapısal realizm teorisinin en önemli kuramcılarından birisi olan John J.
Mearsheimer’la yapılan röportajdaki tespitler kanımca durumu çok iyi bir
biçimde özetlemektedir.[7] Mearsheimer’e göre mevcut noktada ve geçtiğimiz
birkaç yıl süresince Türkiye-İsrail münasebetlerinin kötü olduğu açıktır.
Mearsheimer’e göre bundan sonraki süreçte iyileşme olasılığı oldukça düşüktür.
Bu durum kısmen Mavi Marmara olayından kaynaklansa da esasen İsrail’in
Filistinlilere yönelik tutumundan ileri germektedir. İsrail, Filistinlilere bu
denli kötü muamelede bulunmakta ısrarcı olduğu sürece ne Türkiye ne de
Ortadoğu’daki bir Müslüman ülke için İsrail’le dostça ilişkiler geliştirmek
mümkündür. Mearsheimer’e göre Ankara’nın Tel-Aviv’den uzaklaşma politikasının
zamanını yanlış hesaplamış olması ihtimali sorgulanabilir. Birleşik
Devletler’deki İsrail lobisinin, karar alıcıları, Ankara’nın cezalandırılması
doğrultusunda zorlayacağı için Türkiye’nin İsrail’den uzaklaşmakta hata ettiğini
düşünenler olabilir. Ancak bu eleştiriler, Ankara’nın Tel-Aviv’e karşı yaptırım
ve pazarlık gücünü dikkate almıyor.
Burada üzerinde durulması gereken iki faktör bulunuyor.
Birincisi, Washington Ankara’ya gereksinim duymaktadır. Birleşik Devletlerin
Ortadoğu’da ciddi sıkıntılar yaşadığını ve bu sebeple mümkün olduğunca dost
edinmeye çalıştığını belirten Mearsheimer, Washington’un bu noktada en son
isteyeceği şeyin Türklerle arasını bozmak olacağının altını çizmektedir. Durum
böyleyken, İsrail veya İsrail lobisi Türkiye’ye sert davranması hususunda
Washington’a baskı yapsa bile Amerikan hükümeti Ankara’ya duyduğu gereksinim
neticesinde bu amacına ulaşamayacaktır. İkinci faktör ise İsrail’in Türkiye’ye
karşı sert bir tutum takınmaması olarak ifade edilebilir. İsrail aslında
Türkiye’yle münasebetlerini daha da kötüleştirmeyi değil iki ülke arasındaki
ilişkilerin geliştirilmesini arzulamaktadır. İsrail ve lobi, Ankara ve
Washington münasebetlerini eski günlerine döndürmek istemesinin sebebi,
Tel-Aviv’in de aynen Washington gibi Ankara’ya gereksinim duymasından ileri
gelmektedir. Ankara’nın sahip olduğu pazarlık gücü sayesinde Ankara’ya
Tel-Aviv’le münasebetlerinin bozuk olmasından dolayı Washington tarafından
herhangi bir bedel ödetilmediğini vurgulayan Mearsheimer, aksine İsrail’e karşı
durmaya istekli birkaç ülkeden biri olduğundan ötürü Ankara’nın kahramanca bir
rolü oynuyormuş gibi göründüğünü ifade etmektedir.
Sina KISACIK
[1] Tayyar Arı, Liderler, Kanaat Önderleri ve Kamuoyunun
Gözünden Yükselen Güç Türkiye-ABD İlişkileri ve Ortadoğu, Bursa: MKM
Yayıncılık, 2010, ss. 118-120.
[2] Serhat Erkmen, “Türkiye-İsrail İlişkileri: Stratejik
İşbirliğinden Sorunlu ya da Zorunlu İlişkiye”, içinde 11 Eylül Sonrası
Ortadoğu, Sedat Laçiner, Arzu Celalifer Ekinci (ed.), Ankara: USAK Yayınları,
2011, s.93.
[3] Philip H. Gordon, Ömer Taşpınar, Winning Turkey How
America, Europe, and Turkey Can Revive A Fading Partnership, Washington: Brookings
Institution Press, 2008, s. 33.
[4] Kemal İnat, İsmail Numan Telci, “Türkiye’nin İran,
İsrail/Filistin ve Suriye Politikası 2009” içinde Türk Dış Politikası Yıllığı
2009, Burhanettin Duran, Kemal İnat, Muhittin Ataman (ed.), Ankara: SETA
Yayınları, 2011, ss. 130-133.
[5] Daha fazla bilgi için lütfen bakınız, Bilal
Karabulut, “Alçak Koltuk Krizi”, içinde Türk Dış Politikasında 41 Kriz, Haydar
Çakmak (ed.), Ankara: Kripto Yayınları, 2012, ss.375-383.
[6] Kemal İnat, İsmail Numan Telci, “Türkiye’nin İran,
İsrail ve Suriye Politikası 2010”, içinde Türk Dış Politikası Yıllığı 2010,
Burhanettin Duran, Kemal İnat, Mesut Özcan (ed.), Ankara: SETA Yayınları, 2011,
ss. 111-115.
[7] Daha fazla ayrıntı için bakınız, Chicago Üniversitesi
Öğretim Üyesi Prof. Dr. John Mearsheimer ile Mülakat. “İsrail, Türkiye’nin
Stratejik Rakibi Olacak Güçte Değil!”, Mülakat: Osman Bahadır Dinçer ve Reyhan
Güner, Analist, Kasım 2012, ss. 28-31.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.