Arslanyan’ın sözlerinde sürekli adalet arayışı vardır.
Kilikya’ya bu acıları yaşatan sorumluların adalet önüne çıkarılmasını
istemektedir: “Adana ve ona bağlı yerleşim birimleri mahv ü harâb olduktan,
binlerce günahsız vahşi bir şekilde katledilerek öldürüldükten sonra kâtillerin
ve bu büyük cinayetin sorumlularının adaletin pençesine teslim edileceği her
vicdan sahibi tarafından ümid ve arzu edilmekte idi.”
***
Sait ÇETİNOĞLU - Arslanyan’ın sözlerinde sürekli adalet
arayışı vardır. Kilikya’ya bu acıları yaşatan sorumluların adalet önüne
çıkarılmasını istemektedir: “Adana ve ona bağlı yerleşim birimleri mahv ü harâb
olduktan, binlerce günahsız vahşi bir şekilde katledilerek öldürüldükten sonra
kâtillerin ve bu büyük cinayetin sorumlularının adaletin pençesine teslim
edileceği her vicdan sahibi tarafından ümid ve arzu edilmekte idi.”
Ancak adaletin divan-iharbi örfilerin elinde
gerçekleşeceğinden şüphelidir. Arslanyan’ın yüz yıl öncesinden yankılanan
sesine bugünde kulak verilmesinde fayda vardır. Askerin adaleti
sağlayamayacağının altını çizer. Sonuçlar Arslanyan’ı ne yazık ki haklı
çıkaracaktır: “Adaletin uygulanması gibi önemli olan bir görev dîvân-ı harblere
havâle edildi. Bir fazilet ve irfan sahibinin dediği gibi âkilin [akıllı
kimsenin] başı askerin eline delâlet etmelidir zirâ tüfenk ve kılıca alışmış
olan askerin eli adâlet terazisine uyuşamamıştır. Yazık ki adaletin geçeceği
yolda dîvân-ı harbler için bir akıllı kimse için delil olacak münevver
bulunamadı. Kâtillerin hile ve oyunları ve bir takım şoven prensipler divan-i
harbleri kılâvuzladılar. İşte bu sebepten dolayıdır ki yaralı Ermeni milletinin
ve adaletin uygulanmasını gözleyen uygar dünyanın gözleri önünde ve katliam vadisinde
adâlet yinelenerek katledildi.”
Babikyan’da Askeri mahkemeler eliyle adaletin
katledildiğini düşünmektedir buna dair örnekler verir: “Askeri Mahkemeyi teşkil
eden askerler hakkında, kendilerinin namus ve şerefleri hakkında diyecek bir
şeyim yoktur. Fakat onlar olayları gerekli resmi araştırmak ve inceleme yapma
bilgi seviyesinden yoksundular. Bu konuda kendi şaşkınlığımı giderebildiğimi ve
adli bir inceleme ve araştırma konularında hukuki ve adli konularda hüküm
vermenin ne derece hassas davranılması gerektiği konularında birçok hataların
yapıldığını gördüm. Yerel hükümet yetkilileri tarafından getirilen halkın
birçok tabakasından kişilerin yalancı veya yanlış şahitliğinde hazırlanmış
savcılık soruşturmaları olayların temelini oluşturmuş ve kişiler mahkeme önüne
çıkarılmıştır. Adana askeri mahkemesi tarafından bu şartlarda hükümler
verilmiş, bu durum hiçbir adli ve resmi bir durumu arz etmemektedir. Altı
Ermeni bu mahkemede ölümle cezalandırılmıştır. Bunlardan biri Ohan oğlu hanında
50’ye yakın İslami öldürdüğü söylenmiştir. Fakat tuhaf olan; 1- Öldürülmüş
olduğu söylenen müslümanlar o hanede ikamet edenlerden değildir. 2- Bunlar
şüpheli kişilerdir ve şehrin değişik yerlerinde ikamet edenlerdir. Ayrıca
kişilerin Ermeni mahallesine yakın bir yerde olduğunu düşünürsek, bu
müslümanların bu handa ne işleri vardı. 3- Belli ki Ermenilere saldırmışlar ve
orada Ermeniler tarafından öldürülmüşlerdir. Bu gerçekler örtülerek gerçek
suçlular rahat bir nefes almış ve Adana ve etrafında yapılan katliamlarla
olaylar milli bir kabusa dönmüştür. Buna karşılık bazı Ermeniler bu vahşetten
tesadüfen kurtulabilmişlerdir ki onlar mahkum edilmişlerdir. Bunların bütün
kabahatleri saldırılara karşı nefsi müdaffada bulunmalarıydı. Askeri mahkemenin
efendileri tamamen bilinçsizmiş gibi bütün şahitlerin dediklerini hiçbir
inceleme yapmadan, tam tersi bu şahitlerin dediklerini hakim kararıymış gibi
tekrarlanarak hükümler verilmiştir. İnceleme imkanlarına başvurulmadan Askeri
mahkeme eline geçirdiği kişilere hüküm giydirerek , evinden dışarı çıkmayan
basit insanları cezalandırmışlardır.”
Arslanyan divanın olayların tezgahçılarının tesirinde
kalarak sadece alet olanların tutuklanıp asıl olayların faillerine
dokunulmadığı ve suçsuz insanların faillerin düzmece soruşturmaları neticesinde
ölüme yollandığının örneklerini verir: “Adana’nın menfur [iğrenç] hükûmetinin
kabâhatini kapatmak, tehdîd ve tazyîkle şahâdet almak için hapsettiği yüzden
fazla Ermeniyi tahliye buyurduğunuzu ve yine aynı hükûmetin emrettiği
cinâyetleri kendilerince takdire değer bir sûrette ifâ ettiklerinden dolayı
tevkîf edemediği ayak takımından ve soylu İslam ümmeti ile alâkaları olmayan
kâtilleri tutukladığınızı gördüm. Fakat bir çok muâmelatınızda istibdâd
çetesinin lanetlenmiş araçlarından olan sözü geçen sorgu hâkiminin kanlı
ellerini keşfederek içim kan ağladı. İlk icrâât olmak üzere Mayıs’ın 28’nci
gecesi30 9 İslâm, 6 Ermeni idam ettiniz. Diğer dokuz İslâmlar gibi beş
Ermeni’nin de kâtil olup olmadıklarını bilmem fakat biçâre Kasab Misak’ı
olayların birinci günü olan çarşambadan cumaya kadar kilisede çocuklarının
arasında gördüğümden bahsedilen cinâyeti katîyen icrâ edemezdi ve külliyen
günahsızdır. İdam edilenler arasında olduğunu duyduğumda beş on dakika
düşünemez bir hâle geldim. Ruhunu teslim etmiş ölüsünü son defa görmek üzere
bulunduğu mahale aceleyle koştum, bana kaldığı köprü başındaki darağacından
-insanlardan pek yüksek bir mevkiden- Misak’ın cansız cismi insanların
adâletini hem ulvî hem hicvî surette tahkîr ediyordu. 1325 senesinin Mayıs’ın
28’nci gecesi31 adâlet Misak’ın vücuduyla resmen idam edildi ve defnedildi.
Kıyâm etmezse [ayaklanmazsa] vay bu mülkün yavrularına. Sözü geçenlerin
çevirdiği plânlar, tedârik ettiği yalancı şâhidlerle iğfâl ve ikna’
edildiğinize şüphe etmek istemem, kaybolmaz, batmaz etse de geçici olarak,
seneler hatta asırlar sonra bir parlak güneş gibi parlar, lütfüne lâyık olan
toprakları hayat bahşeden ışığıyla nimete boğar, zaten seneler, asırlar tarih
nazarında kulak memesindeki küpe deliği kadar küçüktürler. Dîdârından [yüzünden
ve çehresinden] mahrûm olduğumuz adalet güneşi bir gün istibdâddan, rutubetli,
paslı bir hâle gelen perişan vatanımızın berrak gökyüzünde yükselecek. İşte o
zamân Misak’ın çocuklarının yanından ayrılmadığını gören ve böyle olduğunu
yemîn ile söylemeğe hâzır olan iki bin kişinin ve dört rahibin şahâdetiyle
Misak’ın günahsız olduğu gerçek olarak ortaya çıkacak. Adı geçeni gece vakti
zindanından çıkarıp aldıkları emirlere itâaten idam eden askerler, berâetinden
sonra Adana kabristânının bilinmeyen bir köşesindeki kemiklerine hükûmet nâmına
özür dileyecekler. İşte o vakit, yalnız o vakit uygar dünya vatanımın
Dreyfusların32 vatanı kadar âdil ve meşrûtiyetli vatan olduğuna inanacaklar. Bu
parlâk ümitler acaba gerçekleşmesi mümkün mü? Bilmem fakat gönül böyle arzu ediyordu...
Doğduğu yeri terk ederken kalbinde derin bir acı vardır,
yol üzerindeki Ermeni yerleşim bölgelerindeki vahşet acısını daha da
katmerleştirecektir: “Haziran’ın 26’ncı günü33 Hıdîvî vapuruyla İskenderun’a
çıktım. Bana mı ısmarladılar bu fânî dünyayı diyerek ve Adana’yı tamamen
unutmağa çalışarak Ayıntab’a gitmek üzere yola düştüm. İskenderun ile Haleb
arasında Beylân’dan altı sâat uzakta bulunan Kırıkhan34 adlı köydeki yetmiş
hâne Ermeni’nin katl ve hânelerinin Adana tertîbi yakıldığını söylediler,
yangın mahallini gördüm, kimseler kalmamıştı. Adana’yı mahveden siyah ve gizli
kuvvetlerin Nisan’ın 7’sinde35 Kırıkhan’ı ve 12’sinde36 Antakya kazâsında
bulunan 172 hane Ermeni’yi katl ve emlâkini yaktıklarını yoldayken haber aldım.
Hissettiğim ağırlıktan pek rahatsız olarak Ayıntab’a hasta hâlde ulaşabildim.
Görüştüğüm dost ve akrabalarıma Gelibolu’nun Bolayır tepesinden sizlere bakan
hürriyet tutkunu Kemâl37 gibi bu millette aradığım feyzi görmeden ölürsem
yazsınlar mezarıma vatan mahzûn ben mahzûn diyordum. Adana olaylarından tamamen
bozulan sıhhatim yaşayacağım günlerin sınırlı olduğunu ihbâr ediyordu, her
şeyden vazgeçerek Ayıntab’da kalıp hayatımı sürdürmek istiyordum. Aksi takdîrde
güneşin doğuş ve batışını ilk defa gördüğüm doğum yerimde sevgililerimin
kucağında nefes almak ve ecdâdımın kabri yakınında defn olunmak son arzum
idi.38 Zirâ cenazemi takîp edecek ve üzerime ağlayacak dostlarım ve akrabam
bulunurdu. Zaten can çekişmede olan iki şey arzu eder; evvela ömür, sonra
üzerine bir ağlayan. İşte ben de fazla bir şey dilemedim fakat heyhât,
ikisinden de mahrûm olmak üzereyim. Talihe hâkim olan gizli kuvvetleriniz
aracılığıyla bu son saâdetime dahi mani oldu[nuz]. Çünkü böyle düşünüp dururken
şahitlik için Adana’ya gelmem için Ayıntab kaymakamlığına iki defa telgrâf
çektiniz. Ya Adana’ya gelmeli ya bu mülkten gitmeli idim. İkinciyi seçtim.
Adana’da huzûrunuzda hazır bulunarak şu yazdıklarımı sözlü ve ayrıntılı olarak
söylemekten çok korkmam, fakat gelemem. Çünkü bir Ermeni şehitleri mezarlığı
olan o şehirde bir gün olsun yaşamak benim için bir büyük yüktür. Her yangın
köşesinde bir yâdigârım var. Eski talebemden vatanın faziletli gençlerinden
çokları Adana ve civarında katledildiler. Tanrının iyiliğine mazhar olan bu
masûmların nikederli bakışları uzaklarda bile ruhumu tazyîk ediyor. Meclis-i
sahâbet [sahip çıkan ve koruyanların meclisi] ve refâkatlerinden hoşlandığım
bir çok arkadaş ve dostlarım çiftliklerde ve Adana çarşı ve sokaklarında
mahvoldular. Bunları orada hatırladıkça uykusuz gecelerim cehennem olacak. Bir
de her cinayete muktedir ve bu işe amade resmî, gayr-i resmî cinayetlerden hâlâ
korkarım ve korkmağa hakkım var. Şahitliğimi ve duygularımı yazılı olarak arz
ediyorum. Bunlar vatanını seven pek ciddî bir Osmanlı’nın yaralı kalbinin
içinden çıkan son feryâdlardır. Şimdiye kadar zekâmla, kalemimle, ailemin
servetiyle yaşadım, ömrün çok cilvelerini, darbelerini gördüm geçirdim. Saâdeti
ve sefâleti, ihtiyâcı pek yakından tanıdım. Şimdiden sonra çok düşünmem kâdir-i
mutlak [tanrı] rezzâk ve kerimdir [rızk veren ve cömert olandır]. Kimseden ne
korkum kaldı, ne emelim, talihten lütuf beklemem, yapacağı fenâlıktan
ümitsizliğe düşmem. Vatandan ve sâbıka-i hayâttan [geçmiş hayattan] ayrılmak
üzere olduğum ve benim için hüzün verici olan şu dakîkada faydalı olur ümidiyle
bazı ma’ruzâtta bulunacağım. İyi ve hayırlı sonuçlara sebep olursa benim için
ne saâdet! Size sözlerim var. Adana vak’ası mahalli hükûmetinin izin ve
yardımıyla despotların lanetli eseridir. Resmî, harbî ve fennî suretde
mahv[ettiler] ve yaktılar, bu bir hakîkattir. Büyük devletler Almanya dahi
dâhil olduğu hâlde nezaket gereği dahi olsa kabâhat Ermenilerdedir diye tasdîk
etseler yine kimse inanmaz. Kabâhat ne Ermeni’de ne de İslam’dadır, illâ
hükûmette[dir].”
Adana Ermenilerinin meşrutiyete yürekten bağlı oldukları
rahatlıkla söylenebilir. Kilikya olayları raporlarında sürekli meşrutiyetin
ilkelerine vurgu yapılmaktadırlar. Ancak yaşanan olaylar ve adaletin
gözetilmemesi karşısında, meşrutiyete bağlılığın sarsılması ve bundan dolayı
yaşanan şaşkınlık gözlenmektedir.
Dipnot:
30 - 10 Haziran 1909
31 - 10 Haziran 1909
32 - Alfred Dreyfus, Fransız Ordusu'nda yüzbaşılığa kadar
yükselmiş Yahudi asıllı bir subaydı. Fransız Savaş Bakanlığı'nda çalışan
Dreyfus, 1894'te Fransız Ordusu'nun sırlarını Almanlara satmakla suçlandı,
tutuklanarak Fransız Guyanası açıklarındaki Şeytan Adası'nda ömür boyu hapse
mahkum olmuştu. Burada “Dreyfusların Vatanı”ndan kasdedilen Fransa’dan daha çok
Avrupa’dır
33 - 9 Temmuz 1909
34 - Bugün Hatay’a bağlı ilçe merkezi
35 - 20 Nisan 1909
36 - 3 Mayıs 1909
37 - Burada bahsedilen Namık Kemal’dir.
38 - Artin Arslanyan’ın ecdadının yanında gömülmek
istediği Adana Ermeni mezarlığının bir bölümünde bugün Sabancı Camii
yükselmektedir.
Dönemin NYT gazetesinden Kilikya haberleri
Binlerce asker yağmalıyor, vuruyor ve yakıyor.
Fransız okulları tahrip oldu.
ATEŞE GAZ DÖKÜLÜYOR
Haçin ve Tarsus için korkuluyor, ölü sayısı 30.000.
Ermeni kadınları atla takas ediliyor.
Adana’da hâlâ yasalar işlemiyor. Dün kentte çok sayıda
insan öldürüldü. Yağma yapan, ateş eden ve yakıp yıkan 4,000 asker Adana’da
terör estiriyor. Yabancı mülklere saygı gösterilmiyor. Fransız okulları tahrip
edildi; Adana’daki hem ticari amaçlarla işletilen hem de misyonlara ait olan
tüm Ermeni okullarının toptan harabe haline geleceğinden korkuluyor.
Yeni vali hâlâ güveni sağlayamadı. Otoritelerin tüm
Hristiyanların yok edilmelerine izin verdiklerine inanmamız için nedenler
mevcut.
Buradaki askerler alevlerin üzerine “su” döktükleri
yalanını atıyorlar; su yerine gaz kullanmaktalar ve yangını bile bile
büyütüyorlar.
Haçin ve Tarsus’taki Amerikan misyonlarıyla ilgili korku
hakim.
Türk kanalları üzerinden gönderilen tüm mektup ve
telgraflar sansürlü.
Katliamların sonucu olarak Adana vilayetinde 30,000 ölü
var ve vilayette 35,000 evsiz ve beş parasız mülteci kol geziyor. Sadece Adana
merkezdeki ölü sayısı tahminen 6,500’e ulaştı. NYT 5 May 1909
JÖN TÜRKLERİN SAMİMİYETİ
Jön Türklerin ABDÜLHAMİT’i bir anayasayı kabul etmeye
zorlamalarının üstünden daha bir yıl, padişahın gerici bir devrim yapmak için
gösterdiği nafile çabaların üzerinden de daha dört ay geçmiştir. Bu çabalarla
eşzamanlı olarak Anadolu’da Hristiyanlara yönelik katliamlar başladı. Çeşitli
mezheplerden Hristiyan ve Müslümanlardan oluşan Üçüncü Kolordu eski rejime “can
simidi” olmak üzere Selanik’ten gelir gelmez, liderleri, yabancı ve yerli
Hristiyanların mal ve can güvenliğini korumak için özel çaba gösterileceğini ve
Anadolu’da katliamları teşvik eden veya yer alan suçluların cezalandırılacağını
beyan ettiler. İktidarı tekrar ele geçiren Jön Türkler gerici komplocuları
cezalandırmaya giriştiler. Abdülhamit daha fazla sıkıntı yaratamayacağı yere
konuldu; sadık maiyetinden yaklaşık 2,000 kişi infaz edildi ve hâlâ bitmedi.
Ancak Anadolu’daki durumla ilgileri bu kadarla bitmiyor. Hâlâ çeşitli niyetler
besliyorlar.
Adana katliamlarının elebaşlarını yargılamak üzere
oluşturulan mahkeme sıkıntının asıl müsebbiplerini bağışlayıp duruşmaya
çağrılan Ermenileri suçlamak için hiç vakit kaybetmemişti. Bu mahkemenin, hayli
istisnai olmak üzere, Ermeni olan başkanı şimdi uzaklaştırıldı ve yerine
İzmir’in askeri kumandanı İsmail Paşa tayin edildi. Padişah, bir iradesinde,
eski rejimden, aralarında Adana askeri kumandanı Mustafa Paşa; Cebel-i-Bereket
valisi Asaf Bey ve Adana valisi Cevat Bey’in de olduğu 100’e yakın ileri gelen
Türk’ün tutuklanmasını ve onların cinayetten yargılanmalarını emretti.
Türkiye’deki İslam dininin başı ayrıca, imamların dinlerine ait modern
yorumlarda kendi dinlerinden olmayanların vicdan özgürlüklerine saygı
göstermelerini öngörüldüğünü müminlerin kafalarına tekrar tekrar sokmalarını
emretti. İslam dininin başının bu emri Jön Türk Hükümeti tarafından uygulamaya
sokulacaktır.
Bütün bu cesaretlendirici eylemlere ilaveten, Türk
meclisi Adana’daki kurbanlara yaklaşık 100,000$ tazminat verilmesini oyladı. Bu
paranın nasıl dağıtılacağı zaman zaman düzenlenecek raporlarla yayınlanacak.
Jön Türklerin iyi bir başlangıç yaptıkları kesin. “Paganlar”a yönelik
geleneksel antipatileri ne olursa olsun Hristiyan dünyanın güvenini kazanmanın
ne kadar önemli olduğunu ve bu güveni ancak Anadolu’daki suçluları adalet önüne
çıkartarak elde edebileceklerini biliyorlar. Bunun ortası yok. NYT 29 Jul 1909
aykiridogrular.com
http://www.aykiridogrular.com/haber-1626-1909-Adanada-Adaletin-Katledilmesi.html
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.