Yılmaz Murat Bilican
Türkiye Cumhuriyeti devletinin geçmişte kalkıştığı, ve
sonradan "muhteşem bir örgütlenme" olarak anılan ve bir türlü
hakkıyla yüzleşemediğimiz, bu nedenle de, yaşananlar ve sonuçları bakımından
vicdanımızı derinden sızlatan "6-7 Eylül Olayları"nın 58.
yıl dönümündeyiz. [Bu yıl 59. HA] Başta planlananın çok ötesine sıçrayan, biraz
da bu nedenle, tertipleyenlerin eline yüzene bulaştırdıkları ve devletin faş
olmasına neden olan bir örgütlenmedir 6-7 Eylül. Özellikle İstanbul ve İzmir’de,
başta Rum’lar olmak üzere gayrimüslim vatandaşlara kabus gibi iki gün yaşatan
bu olaylara, Türk ulus-devletinin kuruluş sürecinde uygulanan politikaların
aslında bir devamı niteliğinde fakat, biraz aceleye gelmiş, sonuçları
beklentileri aşmış bir örgütlenme olarak bakmak da mümkündür.
Ne oldu 6-7 Eylül 1955’te?
1955 yılına bakarsak, ülke gündemindeki en önemli madde
Kıbrıs sorunudur. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere
karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye
neden olmuştur. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere
Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta
başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini
almıştır. Basın ve siyasi çevreler tarafından çok önceden başlatılan, Rum
vatandaşlarını ve Yunanistan’ı hedef alan kampanyalar
yürütülmektedir. Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu
(TMTF) kampanyalara katılan ve ön plana çıkan iki örgüttür. KTC başkanı Hikmet
Bil, Hürriyet Gazetesi yazarı ve hükümetle yakın ilişkileri olan bir kişidir.
Yönetim kurulu üyelerinin de hem basınla, hem hükümetle hem de Milli
İstihbaratla ilişkileri bilinmektedir. "Türkiye Türklerindir" alt
başlığıyla çıkan Hürriyet gazetesi, Yeni Sabah ve İzmir’de yayınlanan Gece
Postası gazeteleri yoğun bir Fener Rum Patrikhanesi ve Yunanistan aleyhtarı
yayın yürütmektedirler.
Zorlu’nun Londra’dan gönderdiği ve konferansta, Türk
kamuoyunun güçlü sesinden söz ederek elini güçlendirmek istediğini belirten
telgrafı Hikmet Bil’le paylaşan Menderes, aslında olaylar için adeta başlat
komutu verir. 5 Eylül tarihli gazetelerde üç Rum casusun yakalandığı haberi
çıkar aynı gün Taksim’de bir Rum genci dövülür, bazı Rum gazeteler yakılır ve
“Kıbrıs Türktür” yazılı bir pankart Patrikhane’ye bırakılır. Ortam oldukça
sıcaktır.
Beklenen Kıvılcım Selanik’ten Gelir
6 Eylül günü öğlen saatlerinde radyolar, Selanik’te
Atatürk’ün evinin bombalandığını duyurdu. (Gerçekte bahçeye atılan küçük çaplı
bir patlayıcı binanın iki camını kırmıştı sadece) Demokrat Parti ve Milli
istihbaratla yakın ilişkide olan Istanbul Ekspres gazetesi, bu haberle normal
tirajının çok üstünde baskı yapar. (Bunun için önceden kağıt stoğu yaptığı
iddia edilmiştir)
Öğleden sonra ellerinde tek tip sopalarla harekete geçen
gruplar Önce İstiklal’de gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya ve
yağmalamaya başlarlar. Yağma kısa sürede, diğer semtlere de yayılır. Sonradan
tanıkların anlattıkları, grup liderlerinin ellerinde listelerin olduğunu ve
buna göre hareket ettiklerini, bazı ev ve işyerlerinin önceden tebeşirle
işaretlendiğini, cana zarar vermemek üzere uyarıldıklarını gösterir. (Bu sayede
az can kaybı, bol tecavüz olmuştur.) Benzer eylemler İzmir’de de başlar. 6
Eylül gecesi olaylar artık çığırından çıkmıştır yağma ve zorbalık akıl almaz
boyutlara ulaşmış ve kontrol kaybedilmiştir. Hükümet 6 Eylül’de İstanbul,
Ankara ve İzmir’de sıkıyönetim ilan eder. Ama iş işten geçmiştir, yıllardır
gayrimüslimlere karşı öfkeyle yetiştirilen kitleler, kontrolsüzlüğün ve
yağmanın da tadını alınca durdurulamamışlar, saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de
de aynı hızla devam etmiştir.
"Dozu kaçmış" bilanço
Celal Bayar’ın, İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce,
etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu
kaçırdık” dediği olaylarda, “Türk basınına göre 11 kişi, bazı Yunan
kaynaklarına göre 15 ölü vardır.Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri
resmî rakamlara göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz
nedeniyle tedavi görmüştür. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. 200 bin
kişilik güruhun katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az
olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere
yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak
üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak
ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür.
Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın,
gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar.
ABD Başkonsolosluğu’na göre saldırıya uğrayan
işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si
Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u
Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir. Ayrıca İsveç
Büyükelçiliği binası ile Fransız, İtalyan, Avusturya ve Almanlara ait işyerleri
ile Ermeni ve İngiliz mezarlıkları da saldırılardan nasibini almıştır. Hasarın
mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira,
en yüksek tahmin 1 milyar liradır. “ (Ayşe Hür, 6-7 Eylül’de devletin ‘muhteşem
örgütlenmesi’,Taraf Gazetesi ,07.09.2008)
Hükümet olayların ardından özür dileyerek zararların
ödeneceğini söyler, hemen ardından komünist avına başlar, tanınmış solcuları
tutuklar fakat gelen tepkiler üzerine serbest bırakmak zorunda kalır. Dava gerçek
suçlulara dokunamadan kapanır. 1960 darbesi sonrasında yeniden açıldığında ise
devlet olup biteni, büyük bir öfkeyle yargıladığı siyasetçiler üzerine yıkarak
kendini temize çıkarır.
Peki bu ilk miydi?
Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Anadolu’nun Türk’leştirilmesi
Kemalist ideoloji tarafından vazgeçilmez bir politika olarak benimsenmiş,
yasalar ve uluslar arası sözleşmelerde bir takım azınlık hakları garanti
edilmesine rağmen, yapılan mübadele anlaşmalarıyla azınlıklardan kurtulma,
kalanlar için de yoğun bir asimilasyon politikası izlenmiştir. Bütün
politikalarını Türklük üzerine kuran devlet, modernleşme projelerinin ancak bu
şekilde gerçekleşeceğini hesaplamıştır. Bu yaklaşım hem ekonomik hem de siyasal
olarak, Türk olmayan azınlıkları engel olarak görmüştür. “Hükümetin özellikle
ekonomi politikası alanında aldığı önlemler, Türk unsurun taşıyıcı öğe olarak
düşünüldüğünü gösterir. Nitekim 1942 yılında yürürlüğe giren Varlık Vergisi,
Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin ekonomideki liderliğine son vermeyi hedeflemiştir.
Devletin zorunlu göç ve iskân politikaları da bu homojenleştirme çabalarıyla
bir arada değerlendirilmeli, dolayısıyla, 1934'teki, 'Trakya olayları' olarak
bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe sevk için yapılan saldırılar ile 1930'larda
Kürtlere uygulanan iskân politikaları da bu bağlamda ele alınmalıdır. Aynı
dönemde, 1929-1934 arası Anadolu
Ermenilerinin Anadolu'nun merkezlerine ve ardından
İstanbul'a göç ettirilmesinin amacı ise gayrimüslimleri tümüyle Anadolu'dan
uzaklaştırıp İstanbul'da toplamaktır. 1946' da yazıldığı düşünülen bir CHP
azınlık raporu bunu açıkça ifade eder. Rapora göre, 1950'lere kadar Anadolu,
Yahudi ve Hıristiyanlardan temizlenmeli ve sonra İstanbul, Yunanistan'la olan
bağları ve nüfusun çokluğu nedeniyle Rumlardan arındırılmalıydı.” (Dilek Güven
6-7 Eylül Olayları, Radikal, 06/09/2005) Uygulanan bu politikaların sonraki yıllarda
da bitmediğini, kesintisiz bir devlet politikası olarak hep devam ettiğini
söylemek için bazı satır başları verebiliriz:1964 yılında Rum vatandaşların
Yunanistan’a göçe zorlanması, 2000’li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu
toplantılarının önemli bir gündem maddesinin misyonerlik olması, Trabzon’da
öldürülen rahip, Hrant Dink cinayeti, Malatya’daki Zirve Yayınevi cinayetleri
ve son olarak ortaya çıkan devletin Lozan’dan bu yana Ermeni, Rum, Yahudi
vatandaşlarını nüfus kayıtlarında numaralandırmış olması ve bu numaraların hala
kullanılıyor olması...
Yazımızı, olayların yönünü ve boyutunu ve faillerini ele
verecek alıntılarla bitirelim.
Canlı Tanıklar
"Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, iki yaşındaydı
Lula. (Sarıyer) Yenimahalle'de yazlıktaydık. İstanbul'dan haber geldi, Beyoğlu
yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun
içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar.
Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve
karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman
n'apalım derken artık karanlık da oldu. Arka tarafta bir Türk ailesi
oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar,
pencereden. Ben Lula'yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar
yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam
hemen oda kapısını açtı. Türkçeyi Türk gibi konuşuyordu babam. 'Kırıyoruz'
dedi, 'Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun' dedi, gelenler. 'Beni,
karımı, kızlarımı öldürün' dedi babam. 'Yok, öldürmeye iznimiz yok' dediler,
'kırmaya iznimiz var.' İsmini sordular, 'Kemal' dedi babam. 'Afedersin, Kemal
ağabey' deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki, 'Hangi Kemal? Bu
Koço'dur, Rum'dur.' Tekrar geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı
attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde bir şey kalmadı. Yani biz
kaldık. Titriyorduk, 'Kırın' diyordu babam, ne yapsın, 'kırın, atın, helal
olsun, atın!' Kırdılar, vurdular, gittiler. Papazın kızlarını istediler.
'Burada yoklar' dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol
boyunca çektiler."
Aynı saatlerde, F.S.'nin kocası bir an önce ailesinin
yanına gelmek üzere Sirkeci'den yola çıkar. "O akşam kocam işteydi. Saat
üçte geldi; Sirkeci'den, Yenimahalle'ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da
geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı."
(Tarihe Bin Canlı Tanık projesi kapsamında 74 yaşındaki ev kadını F.S. ile
yapılan görüşmeden aktaran Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, s. 14-15)
“Tünel’de Cevat Bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. Adam
Türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. Adam hemen pantolonunu
aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. O da bu şekilde adamları
durdurmaya çalıştı. (A.g.e., s. 17)
“Yayamın evindeyken orada gördüklerime inanamadım.
Kapılar ve pencereler artık yoktu. Buzdolapları, dolaplar, aynalar parçalanmış
ve evinin önüne yığılmıştı. Yataklar,
yorganlar kesilmiş, yünler her tarafa dağıtılmıştı.
Elbiseler, ayakkabılar, örtüler, halılar lime lime edilmiş, yığınlar halinde
tabak çanak binlerce parçaya bölünmüştü. Somya parçalanmış, avizeler,
vitrinler, masalar, sandalyeler ve koltuklar baltayla kesilmişti. Yerde odun,
kömür ve gaz, tuz ve şeker, yağ ve yumurtalardan bir birikinti oluşmuştu. Soba
da tahrip edilmiş, bazı valizlerin içindekiler dahi makasla kesilerek
kullanılamaz hale getirilmişti.” (A.g.e., s. 19-20)
"Anneme, Müslüman kadınlar gibi görünsün diye beyaz
başörtüsü taktık. Pencereye bir bayrak uydurduk. Kapıya oturdum. Kalabalık bir
grup önümden aktı. Kiminin elinde bir top kumaş, kiminde bir makine parçası
vardı. Bütün cadde eşya doldu. Sadece Rum evlerini değil, tüm
gayrımüslimlerinkini yağmaladılar. Yedikule Caddesi üzerindeki bir kiliseyi
ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim evin üstüne düşüyordu. Caddede üç kişi durdu.
Bizim eve bakıyorlardı. Yanlarına gittim, 'Bu evin sahibi Ermeni. Şimdi
Florya'da yazlıkta. Aşağıda ben varım, hatırlatırım' dedim. Annem Müslüman bir
kadın gibi kahve pişirdi. İçtik birlikte... Yağma saatler sürdü. Gece yarısına
kadar kapıdan ayrılmadım. Sonraki gün dükkânıma gittim. Kepenkler kırılmış,
dükkâna girilmişti. Benim dükkâna komşum Laz Mehmet girmiş. Sabahları birlikte
çay içerdik. Çok ağrıma gitti.” (Dilek Güven 6-7 Eylül Olayları, Radikal,
06/09/2005)
İtiraf Gibi
Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanı, Genelkurmay İstihbarat
başkanlığı ve Milli Güvenlik Kurulunda üst düzey görevlerde bulunmuş emekli
Tuğgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun gazeteci Fatih Güllapoğlu’na söyledikleri:
“Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs
Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar
başarılı olabilir miydi? (...) Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü
altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki
sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük
teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al...
-Pardon Paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?
-Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir
örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı. Sorarım size, bu muhteşem bir örgütlenme değil
miydi?
-E, evet Paşam!...” (“Türk Gladio’su İçin Bazı
İpuçları,”Tempo Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991)
Yılmaz Murat Bilican ybilican@aci.k12.tr
Kaynak: T24
Ek (5 Eylül 2014):
Dün bu fotografları yayınladıktan sonra Straousburg
Üniversitesi'nden Türkiye ve azınlıklar üzerine uzmanlaşmış tarihçi ve siyaset
bilimci Samim Akgönül, Elif İstanbulluoğlu ve sanatçı Saadet Sorgunlu aşağıdaki
bilgileri paylaştı:
Samim Akgönül, İletişim Yayınları'ndan yayınlanan ve
üçüncü kez Ekim 2012'de basılan "Türkiye Rumları / Ulus-Devlet Çağından
Küreselleşme Çağına Bir Azınlığın Yok Oluş Süreci" adlı kitabın yazarı.
Ona araştırmaları sırasında bu fotograflara ulaşıp
ulaşmamış olduğunu sorduğumda şöyle cevapladı:
"Şöyle, aslında fotograf çok. Zira 6/7 Eylül
1955'de, kaderin bir cilvesi olarak, yeni açılmış Hilton Oteli'nde Interpol
zirvesi var! O yüzden de şehirde bir çok Türkiyeli ve yabancı gazeteci
bulunuyor. Her sene ortaya yeni fotograflar çıkıyor dolayısıyla. Ama en
bilinenleri Paris Match muhabirinin çektikleridir.
Bir de 6/7 Eylül'ün "sorumlularından" İstanbul
Ekspres gazetesinin genel yayın yönetmeni (daha çok genç) ve geleceğin Sipa
Ajansı'nın kurucusu, Gökşin Sipahioğlu'nun Paris'teki arşivinde de çalışmıştım.
Orada hâlâ hiç günışığına çıkmamış klişeler var. Ancak Sipa satıldı, Gökşin
Ağabey de vefat etti. O fotolar ne oldu bilmiyorum.
Hayatının son yillarında Göksin Ağabey ile samimiyet
kurabilmiştik. Sipa'yı satmamak için çok uğraştı. İlk görüşmelerimizde Istanbul
Ekspres'in ünlü sayısının 6/7 Eylül'ü tetiklemek için kullanıldığını reddetti.
Son görüşmelerimizden birinde "Ya, aslında şimdi düşünüyorum da, o
günlerde kağıt tekeli vardı. Gazetelere kağıdı devlet verirdi. O gün bize neden
bu kadar çok kağıt geldiğini anlamamıştık" dedi ve yarım ağızla da olsa,
"kullanıldığını" itiraf etti."
Samim Akgönül'ün 6-7 Eylül'ü işlediği bir başka kitap ise
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan "Reciprocity Greek And Turkish
Minorities Law, Religion And Politics" (Link)
Elif İstanbulluoğlu'nun ilettiği bilgi şu:
"Bu fotoğrafların çoğu Fahri Çoker Arşivi'nden
sanırım. 2005 yılında Karşı Sanat'ta ilk defa sergilenmişti.
246 fotoğraf ve 175 sayfadan oluşan bu belgeleri,
ölümünden sonra yayınlanmak kaydıyla üyesi olduğu Tarih Vakfı'na bağışlayan
Fahri Çoker.
Fotoğrafların bir bölümü Milli Emniyet Hizmetleri, bir
bölümü de Samim Bey'in belirttiği gibi yabancı özellikle Alman muhabirler
tarafından çekilmiş.
Belgeler, olayların DP hükümeti, İstihbarat Servisi ve
başta Kıbrıs Türktür Cemiyeti başta olmak üzere öğrenci gençlik dernekleri,
sendikalar gibi devletin yönlendirdiği örgütler tarafından düzenlenerek
uygulanmış olduğunu ortaya koyuyor."
Saadet Sorgunlu ise bu bilgiyi genişletti:
"Unutmamak için: Karşı Sanat'ta bu fotoğrafların
sergilenmesi esnasında sergi bir grup ülkücü şahıs tarafından saldırıya uğramış
fotoğraflar yırtılmış, üzerlerine yumurta fırlatılmış, sloganlarla
yuhalanmıştı. Ordaydım."
Her üçüne de teşekkür ederim.
Sözkonusu saldırıya dair Bianet'te çıkan iki haberi
buldum ve aşağıya ekledim.
Hakan Akçura
.....................
6-7 Eylül Sergisine Saldırdılar
6-7 Eylül sergisi, açılışında saldırıya uğradı. Bildiri
dağıtan, Türkiye Türk kalacak diye bağıran grup, fotoğraflara zarar verdi.
Saldıranların başını çekenler, Ramazan Kırkık ve eski Ülkü Ocağı Başkanı Levent
Temiz'di.
Kemal Özmenİstanbul - BİA Haber Merkezi06 Eylül 2005,
Salı 00:00
Karşı Sanat Çalışmaları'nın Tarih Vakfı'yla ortaklaşa
düzenlediği "6-7 Eylül Olayları Sergisi" açılışında saldırıya uğradı.
Sergiye saldıranlar arasında, daha önce Boğaziçi
Üniversitesi'ndeki Osmanlı Ermenileri Konferansı'na da saldıran "Türkiye
Sivil Toplum Kuruluşları Birliği"nden
(TSTKB) Ramazan Kırkık, ve İstanbul Ülkü Ocakları eski
başkanlarından Levent Temiz yer aldı; Kırkık ve Temiz bildiri okudular. Yine
Kırkık, yine TSTKB Kırkık, daha önce Halka ve Olaylara Tercüman gazetesinde yer
alan habere göre, sergi ve panelin kışkırtma amaçlı olduğunu belirtmiş, "Soros
destekli bu vakıf, 1955'te yaşanan olayları saptırıp ülkede yeni bir tartışma
yaratmak istiyor. Amaçları, Rumların hakkını aramak, Türklerin barbar olduğunu
ispatlamak, tazminat ödenmesini sağlamak. Kısacası, ülkede yeni bir tartışma
yaratmak. Biz bu sergi ve panele de tepki gösteriyoruz" demişti. Aynı
habere göre, Kırkık'ın üyesi olduğu Türkiye Sivil Toplum Kuruluşları Birliği,
Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, YÖK Başkanı ve
Vakıflar Genel Müdürü'ne mektup göndermiş ve serginin/panelin iptalini
istemişti. Kırkık ve TSTKB Genel Sekreteri Ramazan Bakkal'ın sözleri, daha önce
Büyük Birlik Partisi Web sitesinde de yer almıştı. Fotoğraflara yumurta İki
ayrı grup halinde yaklaşık 15-20 kişi, önce ""Türkiye Türktür, Türk
kalacak", "Hainlere ölüm", "Ya sev ya terk et"
sloganları attı. Bu arada "Neden Kıbrıs'taki fotoğrafları değil de, bu
fotoğraflar asıyorsunuz", "Atatürk'ün evini yakanları
savunmayın" dediler. Saldırganlar bildiri dağıttı; ardından fotoğrafları
indirmeye başladı; fotoğraflara yumurta attı; bir kısmını da camdan aşağı attı.
Aşağıda bekleyen yaklaşık 10 kişilik bir başka grup da; fotoğrafları çiğnedi.
Görgü tanıkları, bianet'e, dışarıdaki grubun yoldan geçenlere, "İşte
bunları gösteriyorlar; Kıbrıs'ta ölen yurttaşlarımızı göstermiyorlar"
dediğini anlattı. Taner: Kara lekenin sahiplenmesi anlaşılır değil Karşı Sanat
yöneticisi ve serginin düzenleyicilerinden Özkan Taner,olaydan sonra yaptığı
açıklamada, "Hoş bir şey değil. Belge niteliğinde bir sergi. Tahrik edici
bir özelliği yok. Sergi, kronolojik fotoğraflardan oluşuyor. Saldırıyı
anlayamıyoruz" dedi. "Son dönemdeki gerilimler başka şekilde
açıklanabilir; ama tüm toplum tarafından kara leke olarak görülen 6-7 Eylül'ü
bazı kesimlerin sahiplenmesi anlaşılır değil." Tahmaz: Kendi geçmişimizle
yüzleşmekten korkuyoruz Özgürlük ve Dayanışma Partisi Genel Başkan Yardımcısı
Hakan Tahmaz da, saldırının ardından şunları söyledi:
"Son dönemde ciddi bir biçimde Türk
milliyetçiliğinin kendini sokağa vurduğunu görüyoruz. Linç politikası ve
tahammülsüzlük gelişti. Hükümet gelişen olaylar karşısında aktif bir tutum
almaması düşündürücü. Bir an önce harekete geçmeli." Tahmaz, Büyük Birlik
Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun basına yansıyan sözlerini kast
ederek, "Kendi geçmişimizle yüzleşmekten korkuyoruz. Özgür düşüncelere
böyle ulaşılamaz. Özellikle bazı çevrelerden tehlikeli açıklamalar geliyor;
cesaret verici tutumlar gelişiyor. Bunlar basında da yer alıyor. Bunlardan uzak
durmak gerek" dedi. Silier: Ayrımcılar ortak yaşam kültürünü yok etmeye
çalışırlar Serginin düzenleyicilerinden Tarih Vakfı'nın Genel Başkanı Orhan
Silier, serginin açılışı dolayısıyla yaptığı açıklamada şunları söyledi:
"6-7 Eylül fotoğraflarının ve belgelerinin, 50. yılında, üstelik
saldırıların en azgın biçimde yaşandığı İstiklal Caddesi'ndeki bir galeride
sergilenmesi, Türkiye'de kültür ve politika yaşamı bakımından büyük bir
olgunluk işaretidir. Her tarihsel dönemde, her ülkede, bağnazlar, farklı etnik,
dinsel, kültürel gruplara karşı ayrım gözetip saldırılara girişenler olmuştur.
"Bu tür ayrımcılar, korku ve şiddeti, silahı, bir politika ve şu ya da bu
toplumsal kimliği baskı altına alma ya da yok etme aracı olarak kullanmak
isteyenler, yarın da olacaktır. Bunlar, birbirlerini gerekçe göstererek barışı,
karşılıklı anlayışı, ortak yaşam kültürünü yok etmeye gerekçe yaratmaya
çalışırlar. Ayrımcılığı, şiddeti kendine malzeme yapma peşindeki bazı
politikacılarla bağnazlık odakları yalnızlaşıp etkisizleştikçe, toplumumuz
huzur ve istikrar bulacaktır." Yıllar sonra açılan arşiv Sergi, olaylarla
ilgili soruşturma ve mahkeme sürecinde Baş Hakim olarak görev alan ve sonradan
Askeri Yargıtay Başsavcılığı yapan emekli Tümamiral Fahri Çoker'in, ölümünden
sonra yayınlanmak koşuluyla Tarih Vakfı'na bağışladığı arşiv esas alınarak
düzenlendi. Arşiv, yaklaşık 250 fotoğraf ile soruşturma ve mahkeme süreciyle
ilgili belgelerden oluşuyor. Serginin hazırlanmasına Tarih Vakfı'nın yanı sıra
İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar Derneği de katkıda
bulundular. (KÖ/TK)
6-7 Eylül Sergisine Saldıranlar Serbest
Karşı Sanat Galerisinde açılan 6-7 Eylül sergisine
saldıran gruplardan gözaltına alınan 3 kişi savcılık tarafından serbest
bırakıldı. CHPli Kepenek, saldırıyla ilgili soru önergesi verdi. Sergi,
planlandığı gibi 26 Eylüle kadar açık kalacak.
İstanbul - BİA Haber Merkezi07 Eylül 2005, Çarşamba 00:00
Karşı Sanat Galerisi'ndeki dün açılan "50. Yılında 6-7 Eylül
Olayları" konulu sergiye saldıran gruptan gözaltına alınan 3 kişi,
savcılık tarafından serbest bırakıldı.
CHP Ankara Milletvekili Yakup Kepenek, sergiye yapılan
saldırıyı Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine taşıyarak, sergiye saldıranlar
hakkında ne gibi işlem yapıldığına dair soru önergesi verdi.
Sergiyi düzenleyen ve destek veren Karşı Sanat
Çalışmaları, Tarih Vakfı, İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar
Derneği de, ortak açıklamalarında, "Açılışı sırasında meydana gelen ve
fotoğrafların bir bölümünü hedef alan talihsiz saldırıya rağmen, sergi, gerekli
güvenlik önlemleriyle, 26 Eylül'e kadar açık kalacak" dedi.
Olayın ardından gözaltına alınan ve haklarında "mala
zarar verme" gerekçesiyle işlem yapılan Ş.C, R.K, ve A.C.Y Beyoğlu İlçe
Emniyet Müdürlüğü'ndeki işlemlerin tamamlanmasının ardından Beyoğlu Adliyesi'ne
sevk edildi. Bu kişiler savcılıktaki sorgularının ardından serbest bırakıldı.
Kepenek: Saldırıyı önlemek hükümetin birincil göreviydi
CHP'li Yakup Kepenek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun
cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığı'na sunduğu önergede, 6-7 Eylül
1955'te yaşanan olaylarla ilgili açılan "50. Yılında 6-7 Eylül"
fotoğraf sergisinin ağır bir saldırıya uğradığını bildirerek, yasal hakların
kullanımının saldırılara karşı korunmasının, demokratik bir hükümetin birinci
görevi sayıldığını vurguladı.
Saldırganlar hakkında ne gibi işlemler yapıldığını soran
Kepenek, önergesinde şunları kaydetti:
"Saldırganların örgütsel bağları incelenerek
saldırının önceden tasarlanıp tasarlanmadığı araştırılmakta mıdır? Vakfın yasal
haklarını kullanarak ve toplumsal barışın güçlenmesi amacıyla açtığı serginin
saldırıya karşı korunması için önceden önlem alınamaz mıydı? Ülkemizde sıkça
rastlanan bu tür saldırıları önlemek için ne tür önlemler almayı
düşünüyorsunuz?"
Dün açılışının ardından sergiye saldıran iki ayrı grup
Türk bayrakları açıp, "ya sev ya terk et" sloganları atmış,
fotoğraflara yumurta atmış, bir kısmını da yerlerinden indirerek camdan aşağı
atmıştı.
Sergiye saldıranlar arasında, daha önce Boğaziçi
Üniversitesi'ndeki Osmanlı Ermenileri Konferansı'na da saldıran "Türkiye
Sivil Toplum Kuruluşları Birliği"nden (TSTKB) Ramazan Kırkık, ve İstanbul
Ülkü Ocakları eski başkanlarından Levent Temiz yer almıştı.
Saldırganlar daha sonra polisin müdahalesiyle bina dışına
çıkartılmıştı. (KÖ)
Yüzleşilemeyen iki günden, "6 - 7 Eylül 1955 Planlanmış
Kıyımı"ndan 209 fotoğraf için http://geckal.blogspot.se/2014/09/yuzlesilemeyen-iki-gunden-6-7-eylul.html
http://geckal.blogspot.se/2014/09/yuzlesilemeyen-iki-gunden-6-7-eylul.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.