Ayşe Hür
26 Ağustos 1896'da Osmanlı Bankası'na baskın yapan 4 ölü ve 5 yaralı dışındaki 17 kişi Marsilya'ya gönderildi. Olaylara karıştıkları gerekçesiyle tutuklanan bazı kaynaklara göre 143 bazılarına göre 300 bazılarına göre 400 kişinin yargılaması Ekim ayının sonuna kadar sürmüş, Ermeni tarafından 90 kişi baskınla ilgili olarak çeşitli cezalara çarptırılmış, Müslüman tarafında ise İngiliz Sefareti görevlilerinin gözleri önünde iki Ermeni'yi öldüren bir grup asker beraat ettirilmişti
26 Ağustos 1896'da Osmanlı Bankası'na baskın yapan 4 ölü ve 5 yaralı dışındaki 17 kişi Marsilya'ya gönderildi. Olaylara karıştıkları gerekçesiyle tutuklanan bazı kaynaklara göre 143 bazılarına göre 300 bazılarına göre 400 kişinin yargılaması Ekim ayının sonuna kadar sürmüş, Ermeni tarafından 90 kişi baskınla ilgili olarak çeşitli cezalara çarptırılmış, Müslüman tarafında ise İngiliz Sefareti görevlilerinin gözleri önünde iki Ermeni'yi öldüren bir grup asker beraat ettirilmişti
‘1915’in 100. yıldönümünün arifesinde Osmanlı
Ermenilerinin tarihlerine daha yakından bakmak aydınlatıcı olur diye düşündüm.
Bu haftanın konusu hayranları tarafından “Barış içinde geçmiştir” diye takdim
edilen II. Abdülhamit Dönemi’nin son yıllarında damgasını vuran kanlı olaylar.
Daha önceki yazılarımda söylemiştim ama kısa bir
hatırlatmayla başlayayım yazıya. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni
nüfusu, Osmanlı kaynaklarına göre 1.2 milyon, Ermeni Patrikhanesi’ne göre 3
milyon civarındaydı. Bu nüfus, ağırlıklı olarak Vilayet-i Sitte denilen çok
etnisiteli altı eyalette (Erzurum, Van, Diyarbakır, Sivas ve Mamuretü’l-Aziz)
yaşıyordu. Ancak imparatorluğun bütün vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni
cemaatleri vardı.
Batıdaki merkezlerin aksine, Doğu Anadolu bölgesinde
anarşi, şiddet, rüşvet kol geziyor, Ermeni cemaati, hem merkezi devlet, hem de
Kürt aşiretleri tarafından sömürülüyordu. (Bu dönemde Ermeni-Kürt ilişkilerine
dair şu yazıma bakılabilir: Okumak için tıklayın)
ERMENİLERİN SİYASAL ÖRGÜTLERİ
II. Abdülhamit tahta çıktığında kucağında bulduğu
1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine imzalanan
Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması’nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması’nın
61. maddesi ile Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermeni tebaasına bir dizi söz
verilmişti. Aradan geçen sekiz yılda bu sözlerin yıllardır yerine getirilmemesi
üzerine ABD ve Avrupa’daki liberal ve milliyetçi akımlardan ve Rusya’daki
sosyalist akımlardan etkilenen bazı genç Ermeniler hükümete karşı tavırların
sertleştirilmesini istemeye başladılar. Bunun sonucu olarak Van’da 1885’te ilk
Ermeni partisi Armenakan kuruldu. Armenakan’ı, 1887’de Cenevre’de kurulan
Devrimci Hınçak (Çan) Partisi (1909’dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak) ile
1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) izledi.
Berlin Antlaşması’nın taraflarından Rusya, 1881’de Çar II. Aleksander’in bir
suikasta kurban gitmesinden beri Osmanlı Ermenileriyle ilgilenmiyordu. Almanya
kendi iç işlerine düşmüştü. Bu yüzden II. Abdülhamit Ermeni Meselesi’ni uykuda
bırakmakta bir mahzur görmedi. Ancak Ermeni toplumu kendilerine verilen sözleri
unutmamıştı elbette. Buna dair ilk işaret, 15 Temmuz 1890’da, Hınçak
fedailerinin yönlendirdiği bir grup Ermeni’nin Kumkapı’da toplananak taleplerini
içeren bir bildiriyi okumasıydı. Göstericiler Ermeni Patriğini de yanlarına
alıp Yıldız Sarayı’na doğru yürüyüşe geçince, Hükümet güçlerinin müdahalesi
başlamış, ardından grup dağılmıştı.
1894 SASUN KATİAMLARI
İstanbul’dan ümitlerini kesen Hınçaklar, Mihran Damadyan
adlı bir üyelerini 1891 yılında Bitlis yöresine göndererek Ermeni Islahatı’nı
bir türlü başlamamasından şikâyetçi olan Ermeniler arasında çalışmaya
başladılar. Abdülhamid’in tam o yıl oluşturduğu Hamidiye Alayları ve yerel Kürt
çeteleri Ermeni mallarını ve mülklerini gasp ediyorlar, ailelerini taciz
ediyorlardı. Kısacası ortam barut fıçısı gibiydi, iş kıvılcımı çakmaya
kalmıştı. (Hamidiye Alayları’na ilişkin yazımı okumak için tıklayın)
1890’ların ilk yarısında Britanya’nın Erzurum Konsolosu olan
Robert W. Graves ileriki yıllarda Ermeni milliyetçilerinin
stratejisini şöyle
aktarmıştı: “Sultan’ın paniğe kapılma eğilimine ve yerel makamların lüzumsuz
yere cezalandırıcı önlem kararları alıp uygulama konusundaki akılsızlık, yersiz
heves veya kasıtlı kötü niyetine bel bağlamışlardı. Bunlar sayesinde bir de
Türk ve Kürt grupların bağnızlık ve kana susamışlıkları iyice harekete
geçirilirse, olaylar kısa sürede katliama dönüşebilirdi.”
Gerçekten de strateji başarılı oldu. 10 Temmuz 1894’te
İstanbul büyük bir depremle altüstü olmuştu ki, Muş Vilayeti’ne bağlı Sasun’da
patlak veren toplumlararası çatışmalar, kısa sürede tüm bölgeye yayıldı. Bir
Ermeni şarkısı isyancıların duygularını şöyle özetliyordu: “Biz Sultan’a çok
yalvardık, ağladık/Acı gözyaşıyla el ve ayağını yıkadık/Lakin o biçare Ermenin
sadasını işitmedi/Şimdi bakalım kılıcın şakırtısını işitecek mi?”
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve Hamidiye
Alayları’nda örgütlenen Kürtler ve merkezi ordular işbirliği halinde Ermenileri
ezmeyi başardılar. Olaylarda binlerce Ermeni hayatını kaybetti. Ölümlerin hepsi
çatışmalar sonucu olmamıştı, açlık, hastalık ve yokluk nedeniyle ölenler de pek
çoktu. Ancak cesetlerin çukurlara doldurulup yakılması yüzünden hiçbir zaman
gerçek sayı ortaya çıkmadı. Modern araştırmacılar 40-50 bin canın kaybolduğunu
tahmin ediyor.
BÂBIÂLÎ NÜMAYİŞİ
Sasun katliamlarından bir yıl sonra Hınçaklar, hükümeti
hem kınamak hem de sıkıştırmak üzere 30 Eylül 1895 günü İstanbul’da bir gösteri
düzenlediler. Kumkapı Ermeni Kilisesi’nde toplanan dört bine yakın gösterici
Bâbıâlî’ye doğru yürüyüşe geçti. Ermenilerin ‘Bâbıâlî Nümayişi’, Türklerin
‘Ermeni Patırtısı’ dedikleri bu yürüyüş tamamen sessiz olduğu halde, Abdülhamid
askerlerini yürüyüşçülerin üzerine sürdü. İlk ağızda kalabalıktan açılan ateşle
askerlere komuta eden binbaşı ile askerlerin ateşi ile Ermeniler öldürüldü.
Ardından Saray’ın adamlarınca yönlendirilen medrese öğrencileri ve esnaf
grupları Ermenilere saldırdı. Osmanlı kaynakları ölü sayısı vermiyor ama Ermeni
kaynaklarına göre olaylarda 2 bine yakın Ermeni ölmüştü. Haberlerin
Anadolu’daki Ermeni yerleşimlerinde duyulması üzerine birbiri ardına olaylar
patlak verdi.
TRABZON’DA BAHRİ PAŞA SUIKASTI
Bu olaylar arasında en önemlisi Trabzon’da yaşandı. O
günlerde eski Van Valisi Bahri Paşa, İstanbul’a giderken birkaç günlüğüne
Trabzon’da konaklamıştı. Van’daki uygulamaları yüzünden Ermeniler tarafından
pek sevilmeyen Bahri Paşa ile ona eşlik eden Trabzon Kumandanı Hamdi Paşa, İran
konsolosu Mirza Razî Han ve Posta Telgraf Baş Müdürü Hacı Ömer Efendi’ye, 3
Ekim 1895’te iki Ermeni genci tarafından başarısız bir suikast girişiminde
bulunuldu.
Birkaç gün sonra, İstanbul olaylarında bir yakınının
öldüğünü duyan bir Ermeni’nin kaldığı hanın balkonundan olayları yatıştırmak
için şehirde dolaşan Kadri Bey ve çevresindekilerin üzerine ateş açmasıyla
fitil ateşlendi. Olayı duyan Müslüman ahali, şehirdeki Hıristiyan evlerini
talan ederken, Avusturya, İran, Fransa, İtalya, Rusya, Yunanistan, Belçika ve
İspanya konsolosları olayların yatıştırılması için yerel yöneticilerle
konuştular ama güvenlik güçleri olayları bastırmakta başarısız oldu. 7 Ekim’de
kimliği belli olmayan biri tarafından bir Müslüman öldürülünce olaylar iyice
çığırından çıktı. Öfkeli Müslüman-Türk ahalinin saldırılarından kaçmak için 2-3
bin civarında Ermeni konsolosluklara ve okullara sığındı. Vali Kadri Bey’in
girişimleri ile ertesi gün ortalık sakinleşti ve dükkânlar açıldı. Ancak kısa
süre sonra olaylar tekrar başladı. 10 Ekim’de hükümet sıkıyönetim ilan etti ve
14 Ekim’de Trabzon Limanı’na Rus savaş gemisi Teretz’in gelmesiyle taraflar
çatışmayı bırakmak zorunda kaldı.
Britanya’nın Trabzon Konsolosu Longworth merkeze yazdığı
raporda, “Trabzon’da pek çok sessiz ve savunmasız insanın bu şekilde yok
edilmesini Asya Türkiyesi’ndeki seri olayların ilki” diye yazmıştı. Longworth’a
göre olaylarda toplam 507 Ermeni ölmüş, 5.197 kişi göç etmiş, 1.510 ev ve
dükkân yağmalanmış, 320 ev ve dükkân yanmıştı. Türk tarafının kaybı ise 16 kişi
olup, Trabzon’da Müslümanlara ait 162 dükkân, Gümüşhane’de ise 70 dükkân
yağmalanmıştı. Olaylarda 3 de Rum ölmüştü. Sarayın casuslarının Müslüman halk
arasında, “İngiltere’nin teşvikiyle Ermenilerin isyan edecekleri ve ani bir
saldırıyla Müslümanları öldüreceklerine dair dedikodular yayması yüzünden” olayların
böyle kanlı hal aldığını düşünen konsolosa göre askerlerin karışmaması
durumunda can kaybı bu kadar yüksek olmayabilirdi çünkü “Türklerin büyük
çoğunluğu komşularına karşı [kötü] tavır almakta tereddüt etmişti.”
ZEYTUN İSYANI
Aynı günlerde erken dönem Ermeni milliyetçiliğinin önemli
merkezlerinden biri Zeytun’da da gerilim yüksekti. Zeytun, Toros Dağları
silsilesi içinde, Maraş’ın kuzeyinde yer alan Berit Dağı’nın güney eteklerinde,
kadim bir Ermeni yerleşim yeriydi. Aynen bölgedeki Türkmen aşiretleri gibi
Zeytunlular da her yeni vergi salınışında, her yeni zorbalıkta, merkeze karşı
ayaklanmışlardı. Ancak Zeytunluların isyanında bir de milliyetçilik boyutu
vardı. 1860’ta Lübnan’da patlak veren Marunî İsyanı’ndan sonra Fransa’nın
baskılarıyla Lübnan’a özerklik verilince, kendilerine de özerklik verilmesi
için ayaklanmışlardı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Zeytunluların
Büyük Devletler’in desteğine güvenerek isyan hazırlığı içinde olduğu
istihbaratını alan Halep Valisi Kâmil Paşa’nın 200 kişiyi tutuklaması ve
kocaları dağa çıkan sekiz Ermeni kadını da Halep’e götürmesi üzerine
ayaklanmışlardı.
Zeytunlular 1895 sonbaharında yine harekete geçeceklerdi.
Gerekçe yine merkezin baskıcı politikalarıydı. Ama bu sefer Hınçak
komitacılarının çalışmaları sonucu civar vilayetlerdeki Ermenilerin de
katılmasıyla isyancıların sayısı 15 bine ulaşmış, hükümet kuvvetleri büyük bir
askeri güçle Zeytun’u kuşatmıştı. Kuşatma sürerken, Saray tarafından
müzakerelere memur edilen Halep’teki Rus, (Almanya ve Avusturya’yı temsilen)
İtalyan, Fransız ve İngiliz konsolosları 11 Ocak 1896’da Zeytun’a gelmişlerdi.
Sonunda konsolosların verdiği rapor İstanbul’da etkili olmuş, olaylardan
sorumlu tutulan Maraş bölgesi komutanı Remzi Paşa azledilerek yerine Halep
Nizamiye Fırkası Kumandanı Edhem Paşa getirilmişti. Uzun müzakerelerden sonra
11 Şubat 1896 tarihinde taraflar arasında bir barış anlaşması imzalanacak,
isyancıların lideri Baron Agasi ile dört arkadaşı anlaşma uyarınca masrafları
hükümetçe karşılanmak üzere 23 Mart 1896 tarihinde Mersin’den Lind des
Messageries adlı bir gemiyle Marsilya’ya gönderilmişler ve olaylar geçici süre
için de olsa yatışmıştı. (Zeytun’la ilgili daha fazla bilgi için tıklayın)
1894-1895’İN KANLI BİLANÇOSU
Daha küçük çapta da olsa, Eğin, Develi, Akhisar,
Erzincan, Gümüşhâne, Bitlis, Bayburt, Maraş, Urfa, Erzurum, Diyarbakır,
Siverek, Malatya, Harput, Arapgir (Arapkir), Sivas, Merzifon, Antep, Maraş,
Muş, Kayseri, Yozgat’ta da kanlı olaylar oldu. Bu merkezlerde Ermeniler azınlık
oldukları için devletin örgütlediği hakim unsurların gadrine uğradılar.
1894-1895 arasındaki tüm olaylardaki Ermeni kayıpları, Ermeni Patrikhanesi’ne
göre 300 bin, yabancı konsolosluklara göre
100 bin ila 200 bin arasında değişiyordu. Bugün bazı modern
araştırmacılar, 30-40 bin rakamlarını telaffuz ediyorlar. Ancak bunun içinde
Türklerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Ezidilerin, kısacası bölgeyi oluşturan
halkların kayıpları var mı yok mu bilmiyoruz. Sonuçta Büyük Devletler
ağırlıklarını koydular ve Abdülhamid 17 Ekim 1895’te Doğu Vilayetleri için
ıslahat paketini kabul etmek zorunda kaldı. Ancak yine uygulamaya geçmedi.
OSMANLI BANKASI BASKINI
Bir yıl sonra İstanbul’da Taşnakların eylemleri vardı.
Eylemler için bir kaç merkez seçilmişti. Eylemin kalbini 26 Ağustos 1896 günü
Fransız ve İngiliz sermayesinin bileşimi olan Osmanlı Bankası’na yapılacak
baskın oluşturacaktı. Ancak yan eylemler de vardı. Örneğin Credit Lyonais
Bankası işgal edilecek, Samatya’daki asker barakaları bombalanacaktı.
Sadrazam’ın arabasına Galata Köprüsü’nden geçerken bombalı saldırı
düzenlenecekti. Hedefler arasında, Patrik İzmirliyan’ın istifa zorlanmasıyla
yerine vekil olarak atanan Rum Patriği Bartolomeos II. Abdülhamit’in kuklası
sayıldığı için Ermeni Patrikhanesi ile Şeyhülislamlık makamı da vardı.
Edhem Eldem’in “modern tedhiş olaylarının en erken
örneklerinden biri dediği” Osmanlı Bankası baskını için gereken bombalar
(humbara) Üsküdar Selamsız’da Arapkirli Serkis ve Mikael isimli iki kardeşin
dökümhanesine sipariş edilmişti. Ermeni toplumu o gün sokaklarda dolaşmamaları
için uyarılmıştı. Her yerde hafiyeleri olan Abdülhamit’in bütün bunlardan
habersiz olması beklenemezdi aslında ama nedense eylemcilere kimse
ilişmemişti!…
(Osmanlı Bankası Baskını’nı planlayan Taşnak eylemcileri)
26 AĞUSTOS GÜNÜ NE OLDU?
Planlamaya göre baskında 75 militan görev alacaktı ama 26
Ağustos sabahı randevuya ancak 31 kişi gelmiş, bunların altısı öncü kuvvet
olarak görevlendirilmişti. Eylemcilerin liderliğini ise kod adı Armen Garo olan
Karekin Pastırmacıyan, kod adı Hraç Andreasyan olan Trabzonlu Hayk
Tiryakiyankod adı Papken Suni olan Bedros Paryan yütürüyordu. Politik bilinci
olan, eğitimli ve olgun yaştaki bu üç kişinin dışında kalanlar toy gençlerdi.
Ancak Bedros Paryan daha eylem başlarken üzerindeki bomba patladığı için
ölmüştü.
Öncü güçler kapıdaki iki nöbetçiyi öldürmüşler, ikisini
yaralamışlar, yanlarında getirdikleri 120 kadar bomba ve dinamit lokumları
sayesinde kendilerine katılanlarla birlikte (hepsi 26 kişiydi) binayı kontrol
altına almışlardı. Eylemin soygun amaçlı olduğunu sanan banka personeli ve
müşterileri “korkmayın biz ne katil ne soyguncularınız. Biz halkımızın davasını
savunmak için buraya gelmiş Ermenileriz” diye sakinleştiren eylemciler 142 kişi
alt kattaki büyük salonda toplayıp bir konuşma yapmışlardı. Zaptiye ve ordu
birlikleri kısa süre sonra binayı ablukaya aldı. Karşılıklı ateş sırasında her
iki taraftan da ölümler ve yaralanmalar oldu. Eylemciler olayı bir bildiri ile
kamuoyuna şöyle açıklıyorlardı:
“Biz, Türk baskısına karşı doğrudan doğruya şikâyette
bulunduk. Fakat haklı olan şikâyetlerimiz sistemli bir surette reddolundu.
Sultan Hamit de bize kanlı intikamı ile karşılık verdi. Avrupa bu korkunç
cinayeti gördü ve sustu. Yalnız cellâdın elinden tutmakla kalmadı, bizi
alçakçasına boyun eğmeye zorladı.
Şikâyetlerimizin sesini, kanımızın içinde boğmaya
çalışarak, milli şerefimizi ölünceye kadar yaraladılar. İnsanî haklarımızı
bizden esirgemek suretiyle bizi aşağıladılar. Kanımızla takdis olunmuş, işlenmiş
isteklerimizle, şimdi gözlerimizin önünde kara bir hayat gibi dikilmiş olan
kutsal öç düşüncesi de birleşiyor. Avrupa, bize ölüm getiren duygusuzluğuyla,
‘Hak kuvvetli olanındır’ dedi. Biz güçsüzler de, sultanın artık dayanamadığımız
boyunduruğunu parçalamak için bilgi yollarına başvurarak bütün vasıtaları
araştırmaya zorlandık. Diplomasi oyunlarının zamanı artık geçti. Yüz binlerce
şehidimizin döktüğü kanlar, kurtuluş ve hürriyet istemek için bize hak veriyor.
Düşmanlarımızın yaydıkları uydurma söylentilere rağmen biz ancak gerekli olanı
istedik ve şimdi de istiyoruz!
Yani: 1. Ermenistan için altı devlet tarafından
seçilecek, aslı ve milleti Avrupalı bir büyük komiser, 2. Valilerin,
mutasarrıfların, kaymakamların bu büyük komiser tarafından onaylanması, 3.
Avrupalı subayların kumanda ve idaresi altında yerli milletlerden gönüllü,
jandarma, polis teşkilatı kurulması, 4. Avrupa sistemine göre adli ıslahat, 5.
Din, öğretim, eğitim ve basın hürriyeti, 6. Memleketin gelirlerinden üçte
birinin mahalli ihtiyaçlara ayrılması, 7. Geçmiş vergilerin kayıtlarının
silinmesi, 8. Son olayların sebep olduğu zararların karşılanması için beş yıl
vergi alınmaması ve sonraki beş yıl da ancak hükümete ait vergilerin alınması,
9. Ermenilerden gasp edilmiş olan malların derhal asıl sahiplerine verilmesi,
10. Bütün Ermeni göçmenlerinin serbestçe yerlerine dönebilmeleri, 11. Ermeni
siyasi suçluları hakkında genel af ilanı, 12. Yukarıdaki maddelerin
uygulanmasını gözetmek üzere Avrupa devletleri temsilcilerinden geçici bir
komisyon kurularak bu komisyonun Ermenistan’ın başlıca şehirlerinden birisinde
oturtulması…” Bildiri şöyle bitiyordu: “Tekrar ediyoruz: Gayemize varmak için
hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacağız. Bu konuda kendimizi her türlü,
sorumluluktan uzak tutuyoruz. Bu karışıklıklar sırasında yerli ve yabancılardan
kurban gideceklerin kaybına şimdiden acıyoruz. Bu felaket önünde üzgünüz. Ancak
umutsuzluğun, yasın anlamı yoktur. Biz öleceğiz, bunu biliyoruz. Fakat
Ermenilerin kemiklerine kadar işlemiş olan ihtilal, insani haklarımızı
almadıkça, son Ermeni hayatta kaldıkça, padişahların tahtını tehditte devam
edecektir.”
MÜZAKERELER VE EYLEMİN BİTİŞİ
Taraflar birbirlerini alt edemeyeceklerini anlayınca
görüşmeler başladı. Saray adına Akil Bey katılmıştı. Arabuluculuğu Osmanlı Bankası
Müdürü Sir Edgar Vincent ile Rus Sefareti Baş Tercümanı Maximoff yapıyordu. Rus
temsilcisi eylemcileri anladığını ancak bundan sonra olacaklarda
desteklemeyeceklerini söyledi. Eylemcilerin süngüsü düşmüştü. Saray
eylemcilerin taleplerini kabul etmedi fakat işgalin sonlandırılması
karşılığında işgale katılanların yurtdışına gönderilmesine razı oldu. 27 Ağustos gecesi saat 3’te anlaşma sağlandı ve
4 ölü ve 5 yaralı dışındaki 17 kişi (Ermeni tarafına göre ‘kahraman’, Rusya
temsilcisi Maksimof’a göre ‘devrimci’, Türk tarafına göre ‘haydut’) Gironde
adlı Fransız gemisiyle Marsilya’ya gönderildiler. Osmanlı yetkililerinin
isteğiyle Marsilya’da hapse konan eylemciler 15’i New York’a, ikisi
tahsillerini tamamlamak için Cenevre’ye gitmek istediklerini söylediler. 17 gün
sonra 15’i New York yerine Buenos Aries’e, ikisi Cenevre’ye gönderildiler.
SOFTALAR VE SERSERİLER İŞ BAŞINDA
Resmi tarihçiler hikâyeyi burada bitirirler. Halbuki
bunlar olurken şehirde kan gövdeyi götürmeye başlamıştı. Softalardan, serserilerden
(‘ipsiz takımından’) ve hamallık tekelini ellerinde bulunduran Ermeni
hamallarla aralarında büyük rekabet bulunan Kürt gümrük hamalları ile
Kasımpaşa’daki Bahriye neferlerinden oluşan gruplar sokaklarda rastladıkları
Ermenileri sopalarla öldürmüşler, işgalciler gemiye bindirildikten sonra da
Ermenilere saldırmaya devam etmişlerdi. Olaylara tanık olan Selanik Demiryolu
Müdürü Alexis Bey’in bir mektubuna bakılırsa ilk gece Beyoğlu Caddesi’nden
ortalama 15-18 cesetle yüklü 27 araba geçmişti. Bu hesapla o gece 400 kadar
Ermeni öldürülmüş olmalıydı.
Bu anlatımı doğrulayan Reşat Ekrem Koçu’ya göre ise
olayın sorumlusu Ermenilerdi: “Fakat bir taraftan da ahali arasında şiddetli
müsademeler başlamıştır. Bilhassa Ermenilerin vazife gören askerlere taarruz etmesi,
Sadrazama kurşun atılması ve Ermeni evlerinin pencereleri ile balkonlarından
asker ile ahali üzerine bombalar ve kurşunlar yağdırılması. artık halkı zapt
edilmez bir hale getirmiş ve netice olarak Avrupa’daki Rus Ermenilerinin tertip
ettikleri facia birçok İstanbul Ermenisi’nin hayatına mal olmuştur. Hatta
maktullerin yük arabaları ile taşındığından bahsedilir. Tabii Müslümanlardan da
ölen ve yaralananlar az değildir.”
TORNADAN ÇIKMIŞ SOPALAR
30 saat süren ve 27 Ağustos akşamı bıçakla kesilmiş gibi
durulan olaylar, Zaptiye Nazırı Hüseyin
Nazım Paşa’nın “Ermeni Fesadı ve Esbab ü Ledüniyatı” başlığını verdiği
raporunda her ne kadar bu açıklıkta anlatılmazsa da satır aralarından şehirde
(özellikle Beyoğlu, Kasımpaşa ve Hasköy’de) bir ‘Ermeni avı’ başladığı
anlaşılıyordu. Nazım Paşa’ya göre avı tetikleyen Ermenilerin evlerinden
Müslümanlara atılan humbaralar (bombalar) idi. Bilanço ise Müslüman-Türk
tarafından 40 ölü 72 yaralı, Ermeni tarafından 1.015 ölü ve 116 yaralıydı.
Ermenilerin zaptiyeye veya Müslüman halka saldırmaya cesaret etmesinin güçlüğü
bir yana, ölü sayıları arasındaki dengesizlik olayın oluş şeklini ele
veriyordu. Dahası raporda “ahalinin elindeki sopalar” ifadesi iki kez geçiyordu.
DIŞ BASINDA KATLİAMLAR
Olaylar başladığında “Ermeni tahriki”, “dış düşmanların
kışkırtması”, “Müslümanların kaçınılmaz tepkisi” gibi terimlerle olaya yaklaşan
yabancı gazeteler bilanço ortaya çıktığında dilini değiştirecekti. Örneğin
“Komiteciler bankaya girdiler kendilerin savundular ve rahatça çıkıp gittiler,
ancak onların yüzlerce ırkdas¸ı sokaklarda bog?azlandılar” diyen New York Times
veya “Ermeni ihtilalcilerin İstanbul’daki berbat işi” diyerek eleştirel bir dil
kullanan Chicago Daily Tribun “Kesik başlar sokaklarda” diyordu. Alman gazetesi
Vossiche Zeitung’a göre Samatya’da yüzlerce kis¸i öldürülmüs¸tü. Bıçaklı kamalı
Türk ayaktakımı Ermeni evlerine saldırıyor ve öldürdükleri kis¸ileri
pencerelerden dıs¸arı atıyordu. Asker ve polis ise olaylara müdahale etmiyordu.
Başlangıçta itidalli davranan Brooklyn Daily Eagle, “İstanbul’da aklını
kaçırmış Türkler korkunç bir katliam yaptı” diyordu. Alman gazetesi Berliner
Tageblatt’ın İstanbul muhabiri “Türkler yakaladıkları her Ermeni’yi zalimce
öldürüyorlar, polis müdahale etmiyor. Akşama doğru altı arabanın cesetlerle
dolu olduğunu gördüm. Şehrin her tarafından cesetler yatıyor” diyordu. The
Atlanta Constitution, Tophane, Hasköy ve Kasımpas¸a’da “berbat kis¸iliklere
sahip olan Laz ve Kürtlerden oluşan ayaktakımın dükkanları ve evleri
yag?maladıg?ını, Ermeni olduklarından s¸üphelendikleri kişileri öldürdüklerini
yazıyordu.
Dış basında, katliamlarda hayatlarını kaybedenlerin
sayısı ise önce 2-3 bin arası, sonra 5 bin, sonra 6 bin, sonra da 8 bin
mertebesine çıkacaktı. Bu sayılar Ermeni ölümlerine dairdi. Müslümanların
kaybına ilk ve belki de son kez değinen The Times gazetesi oldu. Gazeteye göre
50 kadar Müslüman ölmüştü.
GİRONDE’NİN DOKTORU
Fransız E’toile Belge’de ise eylemcileri Marsilya’ya
götüren Gironde yolcu gemisinin doktorunun mektubu yayımlanmıştı: “Kendilerini
feda etmeye hazır bu cesur insanlar, Osmanlı İmparatorlug?u’nun en önemli
kurumunu güpegündüz ele geçirdiler. Ne hırsız ne soyguncuydular. Tek kurus¸
bile çalmadılar. Bankanın veznelerinden birinde 10 bin altın Türk lirası ve çok
miktarda banknot varmıs¸. Liderleri bu paraları bizzat banka idarecilerinden
birine teslim etmis¸. Silahlı saldırının panig?inde, bankanın ana kasalarından
biri açık kalmıs¸ ve aynı idarecinin isteg?iyle hemen, fedailer tarafından
kapatılmıs¸. Bankayı 13 saat is¸gal ettikten sonra en onurlu yolla geri
çekildiler. Biz bu genç kahramanlarla altı gün geçirdik ve onları tanıyıp
değerlendirme fırsatı bulduk. Süvariler ve dig?er personel, hepimiz onlara
hayranlık ve sevgi besledik, varlıkları bizi onurlandırdı.”
Bu tür yayınlar uzun süre devam etti. Gazetelerde
Abdülhamit’e diplomatik yoldan dur denilmesi’nden Osmanlı İmparatorluğu’na
askeri müdahale yapılmasına, her millete ayrı federatif bir devlet
kurulmasından Türklerin o coğrafyadan atılmasına uzanan yelpazede görüşler
birbirini izliyordu.
YARGILAMALAR VE AF
Olaylara karıştıkları gerekçesiyle tutuklanan bazı
kaynaklara göre 143 bazılarına göre 300 bazılarına göre 400 kişinin yargılaması
Ekim ayının sonuna kadar sürmüş, Ermeni tarafından 90 kişi baskınla ilgili
olarak çeşitli cezalara çarptırılmış, Müslüman tarafında ise, İngiliz Sefareti
görevlilerinin gözleri önünde iki Ermeni’yi öldüren bir grup asker bile beraat
ettirilmişti. Bu durum da Batılı temsilcilerin tepkisine neden olmuştu.
Ancak Kasım ayında dış basında Osmanlı yanlısı haberler
de boy göstermeye başladı. Örneğin Alman gazetesi Berliner Tageblatt’da
olaylara müdahale eden Galata Kumandanı Mustafa Paşa’yla yapılmış bir mülakat
yer aldı. Paşa sopacıları kabul ediyor ama “Kesinlikle, bu sopacılar sadece
Müslüman ahali deg?ildi. Bunların arasına Rum, hatta Katolik Ermenilerle,
İspanyol Musevilerin de katıldıklarını gözlerimle gördüm. Zira Ermeni
dinamitçilerin yaptıkları zararlara bütün ahali maruz kamıs¸tır.” diyordu. Bu
sopalar yıllar sonra Teşkilat-ı Mahsusa liderlerinden Hüsamettin Ertürk’ün
anılarında da ortaya çıkacaktı. Ertürk’e göre Yıldız Sarayı’nda Batılı
ülkelerin temsilcileriyle görüşen Abdülhamid misafirlerini ikinci bir odaya
geçirmiş ve odaya istif edilmiş sopaları göstererek “Kendilerine şunu da
anlatınız ki, tebaam da bu sopalarla müdafaa-i nefiste bulunmuştur. Bu
değnekler bizim ormanlarımızdan tedarik edilmiştir…” demişti.
Bu kanlı parantez, II. Abdülhamit’e Ermeniler ve onların
hamisi Batılılar tarafından ‘Kızıl Sultan’ adının takılmasının nedeniydi.
1896’nın Aralık ayında, Abdülhamid bu ve benzeri olaylara karışanlara
(Müslüman, gayrimüslim hepsine) af ilan etti ve ölüm cezasına çarptırılanlar
ile kışkırtıcılar dışındakiler serbest bırakıldı. Abdülhamit 1897’de patlak
veren Osmanlı-Yunan Savaşı’nı bahane ederek ıslahat planını tamamen rafa
kaldırdı. Bu dönemde, Osmanlı Bankası’nda çalışan Ermeni memurların Yunanistan,
Bulgaristan, Kıbrıs gibi uzak şubelere tayin edilmeleri, Trabzon’dan on binlerce
kişinin Rusya başta olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmeleri ortamın artık
Ermeniler için güvenli bir yer olmadığının göstergesiydi. Elbette Osmanlı
İmparatorluğu için de kötü günler yoldaydı.
Önümüzdeki hafta 1905’te Abdülhamit’e yapılan bombalı
saldırı ve 1909’da Adana’da yaşanan katliamlarla devam etmek üzere…
Özet Kaynakça: Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış,
İletişim Yayınları, 2005; Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri, (1914-1918),
C. I-II, Genelkurmay Başkanlığı ATASE Yayınları, 2005, Fransız Diplomatik
Belgelerinde Ermeni Sorunu (1914-1918),TTK Yayınları, 2005; Osmanlı
Belgelerinde Ermeni-İngiliz İlişkileri, (1845-1890), Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, 2004; Muammer Demirel, Ermeniler Hakkında
İngiliz Belgeleri (1896-1918) Yeni Türkiye, 2002; Taner Akçam, İnsan Hakları ve
Ermeni Sorunu, İmge Yayınları, 2002; Ahmet Halaçoğlu, “İngiliz Konsolosu
Longworth’a göre Trabzon Vilayeti (1892-1898),” Belleten, LXVII, 250 (2003), s.
881-909; Edhem Eldem, “26 Ağustos 1896 ‘Banka Vakası’ ve 1896 ‘Ermeni
Olayları’”, İmparatorluğu Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri, Bilimsel
Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları Konferansı, 23-25 Eylül 2005, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları, s. 125-152; Osmanlı Bankası, Armen Garo’nun Anıları,
Yayına Hazırlayan: Ragıp Zarakolu, Belge Yayınları, 2009; Fikrettin Yavuz,
“Osmanlı Devleti Dış Politikasında Ermeni Sorunu: 1896 Osmanlı Bankası Baskını
Örneği”, Sakarya Üniversitesi’nde 2009 yılında kabul edilmiş doktora tezi;
Necdet Sakaoğlu, “Osmanlı Bankası Olayı”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,
Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı Ortak Yayını, 1994, C. 6, s.166-168.






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.