Robertson, 1915 olaylarının hukukçular tarafından yeterince
dikkate alınmadığını, hep tarihçiler tarafından konuşulduğunu söylüyor. Avukat,
bu konuda asıl sorulması gereken sorunun “Eğer (1948 tarihinde BM Genel
Kurulu'nda kabul edilip 1951'de yürürlüğe giren) BM Soykırımın Önlenmesi
Sözleşmesi o dönemde yürürlükte olsaydı, 1915’te yaşananlar soykırım tanımına
girer miydi?” olduğunu söylüyor ve “Benim vardığım sonuç, tarihi veriler
çerçevesinde soykırım tanımını karşıladığıdır” diyor.
‘Talat Paşa Osmanlı’nın Hitler'iydi’
Beril Eski'nin BBC Türkçe'de yayımlanan haberine göre, İnsan
hakları hukukçusu Robertson, soykırımın “Bir ırka mensup grubun önemli bir
kısmını ortadan kaldırmaya yönelik fiiller” olarak tanımlandığını, 1915’te
Osmanlı İmparatorluğu’nun da Ermeni nüfusunun önemli bir kısmını öldürme
niyetiyle hareket ettiğini savunuyor. Robertson’a göre 1915’te işlenen filler
sonucunda Ermeni nüfusunun en az yarısı öldü.
Doğu Perinçek'in İsviçre tarafından "Ermeni soykırımını
inkar" etmekle suçlandığı davada yaptığı konuşmada, Talat Paşa için
“Osmanlı’nın Hitler’i” diyen Robertson, bu ifadesini şöyle açıklıyor: “Talat
Paşa ‘Ermeni sorunu’ dediği meseleyi Ermenileri ortadan kaldırarak çözme
kararını veren kişidir. Emirleri veren odur, kanunları çıkaran odur. Talat Paşa
ve hükümeti, Ermenilerin Anadolu’dan tehcir edilmesini emretmiş, sonra buna ‘iskan’
demiştir. Ancak insanları yiyecek, tıbbi malzeme vermeksizin yüzlerce kilometre
ötedeki çöllere göndermiştir.”
Robertson’ın bahsettiği bölge, bugün kendisini İslam Devleti
diye adlandıran IŞİD’in elinde olan, Suriye sınırları içindeki Rakka ve Der Zor
bölgeleri.
Ankara'daki TOBB Üniversitesi’nden Yardımcı Doçent Dr.
Mustafa Serdar Palabıyık, söz konusu bölgede yaşam koşullarının zor olduğunu
kabul ediyor. Ancak Palabıyık’a göre, bu bölgenin tercih edilmesindeki asıl
sebep “nispeten tüm savaş cephelerinden uzak olması” idi.
‘Ermenilere yönelik ırksal bir nefret yoktu’
Yard. Doç. Dr. Palabıyık, 1915’te yaşananları
değerlendirdiği “1915 Olaylarını Anlamak - Türkler ve Ermeniler” (Understanding
the Turkish-Armenian Controversy over 1915) adlı, aynı isimle kitaplaştırdığı
araştırmasında, yaşananların soykırım tanımına uymadığı sonucuna varıyor.
Palabıyık, konunun tarihi veriler ışığında, hukuki olarak
değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor ve “Soykırım olduğunu söyleyebilmek
için Osmanlı döneminde Ermenilere yönelik ırksal bir nefretin izlerini
aramalıyız” diyor.
Palabıyık’a göre 1915 sırasındaki uygulamalara soykırım
diyebilmek için iki önemli kavram değerlendirilmeli: Birincisi, o fiillerin
sadece o gruba mensup oldukları için uygulanması saiki; ikincisi ise o grubun
varlığını ortadan kaldırmaya yönelik kasıt. Akademisyen, “1915’e tehcir
diyorum. Orada yaşanan trajediyi tartışamam” diyor, ancak Osmanlı Devleti’nde
Ermenileri imha etmeye yönelik bir hükümet politikasına evrilebilecek ırksal
bir nefretin bulunmadığını savunuyor.
Palabıyık bu görüşüne kanıt olarak da, 1821’deki Yunan
bağımsızlık hareketi sonrası, devlet bürokrasisi ve diplomasisinde tasfiye
edilen Rumların yerini Ermenilerin almasını gösteriyor ve 1910’lardaki Balkan
savaşlarına değin bürokraside yoğun olarak Ermenilerin istihdam edildiğini
söylüyor.
Palabıyık, İttihat ve Terakki’nin padişah 2. Abdülhamit’i
devirme planlarının en büyük destekçilerinden birinin de Ermeni devrimci örgütü
Taşnaklar olduğunu hatırlatıyor ve şöyle devam ediyor:
“1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra Ermeni
parlamenterler meclise giriyor, birtakım haklar elde ediyorlar. Tabiri caizse
ilişkiler Balkan savaşlarına dek nispeten sakin ilerliyor.”
“Ağustos 1914'te İttihak Terakki yönetimi ile Taşnaklar bir
araya geliyor. İttihat ve Terakki ‘Bir savaş geliyor, biz muhtemelen Rusya’ya
karşı ittifakta olacağız, böyle bir durumda sizin tercihiniz ne olacak?’ diye
soruyor ve Taşnaklar oldukça temkinli bir yanıt veriyorlar. Osmanlı idaresi
Taşnakların Rusya’yı destekleyeceğini anlıyor.”
Hamidiye katliamları ve kırılma noktası
Palabıyık, Sarıkamış yenilgisinin ardından içinde Ermeni
birliklerin de bulunduğu Rus güçlerinin Doğu Anadolu’yu işgal etmeye
başladığını; ardından 1915’te Van’ın işgal edilmesinin son nokta olduğunu
belirtiyor.
Öğretim üyesi “tehcir” olarak tanımladığı kararın alınmasında,
Balkan savaşlarının kaybedilmesi ve kaybedilen topraklarda çok sayıda
Müslüman’ın katledilmesi, kalanların ise Osmanlı topraklarına sürülmesinden
kaynaklanan travmanın etkili olduğunu ifade ediyor.
Palabıyık, Batı’daki bu büyük yenilgiler karşısında Osmanlı
yönetiminin “Hristiyan tebaamız bizi Batı’da yenecek güce eriştiyse, Doğu’da da
bu gerçekleşebilir” diye düşündüğünü belirtiyor.
Palabıyık, taraflar arasında asıl kırılmanın bu olaylar
sırasında yaşandığını söylüyor:
“1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrası, İstanbul’daki Ermeni
Patriği Varjabedyan ile Rusya'nın Kafkasya Valisi Grandük Nikola Nikolayiç
arasında bir temas oluyor, Patrik, Doğu Anadolu bölgesinin Rusya işgalinde
kalmasını ve bu çerçevede bir Ermenistan yurdu oluşturulmasını; bu yapılamazsa,
Rusya desteği altında bağımsız bir Ermeni devleti kurulmasını talep ediyor.”
Palabıyık, aslında Berlin Anlaşması çerçevesinde (13 Haziran
1878), Osmanlı'ya Doğu illerinde reform şartının getirildiğini ancak 2.
Abdülhamit’in bu kelimeye temkinli yaklaştığını aktarıyor:
“2. Abdülhamit için reform demek, önce oradaki
Gayrimüslimlere geniş haklar tanıma, daha sonra Batılı devletlerin işin içine
girmesi, bu hakların özerkliğe doğru evrilmesi ve bağımsızlığa doğru
gidilmesi.”
Berlin anlaşmasında öngörülen reformların gerçekleşmemesi
üzerine Ermeni devrimci örgütlerinin isyan hareketleri örgütlediğini kaydeden
Palabıyık, bu isyanların çok sert bastırıldığını ve birçok sivilin
öldürüldüğünü söylüyor.
Bugün pek çok tarihçi, Hamidiye katliamlarını “soykırımın
başlangıcı” olarak ele alıyor. Fakat öğretim üyesi Palabıyık, büyük bir sivil
can kaybı yaşandığını kabul etmekle birlikte; yapılan müdahalenin "sırf
Ermeni oldukları için ve onların fiziksel varlığını ortadan kaldırmak
için" değil, isyanı bastırmaya yönelik olduğunu dolayısıyla bu kavramın
kullanılamayacağını savunuyor.
24 Nisan’da başlayan süreç
"Tehcir"in başlangıcı olarak kabul edilen olay, 24
Nisan 1915’te Ermeni devrimci örgütlerinin kapatılması ve örgütün ileri gelen
üyelerinin tutuklanması kararı oluyor.
Palabıyık bu esnada çok sayıda kişinin kamplara
gönderildiğini, bazılarının yollarda öldürüldüğünü, bazılarının masum
olduklarının anlaşılarak geri gönderildiklerini, “daha az tehlikeli görülen”
kişilerin ise nüfusun çoğunun Ermeni olmadığı yerlere gönderildiğini aktarıyor.
Akademisyen, Mayıs ayı sonlarında ise Tehcir Kanunu’nun
devreye girdiğini belirtiyor.
Hukukçu Geoffrey Robertson, “ölüm yürüyüşleri” olarak
tanımladığı "tehcir"de yani zorla sürgünde, çoğu kişinin öleceğinin
çok iyi bilindiğini savunuyor. Robertson, Ermenilerin toplama kamplarına
gönderildiklerini ve buralarda tifüse yakalanarak öldüklerini söylüyor ve “Bu
nedenle Talat Paşa’ya Osmanlı’nın Hitler'i demek yerindedir. Neticede Hitler de
insanları toplama kamplarına gönderdiği ve önemli sayıda Yahudi’yi öldürdüğü
için sorumlu tutulmuştu” diyor.
Bu bağlamda Robertson, 1915’te yaşananların Soykırım
Sözleşmesi’ndeki tanımlamada yer alan “Fiziki varlığını tümüyle ya da kısmen
sona erdirecek yaşam koşullarıyla yüz yüze bırakılması” hükmüne uyduğunu
düşünüyor.
ABD’deki Clark Üniversitesi’nde öğretim üyesi Prof. Dr. Taner
Akçam da, özellikle "Genç Türklerin İnsanlık Suçları: Ermeni Soykırımı ve
Osmanlı İmparatorluğunda Etnik Temizlik" (The Young Turks’ Crime Against
Humanity: The Armenian Genocide and Ethnic Cleansing in Ottoman Empire) adlı
kitabında kullandığı Dahiliye Nezareti’nin şifreli telgraflarında “soykırım
kastının açıkça ortaya konduğunu” söylüyor.
Dahiliye Nezareti’nin 1913 yılında İstanbul’dan acil emirler
göndermek amacıyla telgraf merkezi olarak kurulduğunu kaydeden Akçam, bu
emirlerin şifreli olduğunu; kendi içlerinde de acil, gizli ve kişisel olarak
sınıflandırıldıklarını kaydediyor.
Belgelerde soykırım niyetinin açık olduğunu savunan Akçam,
şunları söylüyor:
“Örneğin bir belgede ‘Ermeni meselesi hallolunmuştur, fuzuli
şiddetle milleti lekelemeyin’ deniyor. Diyelim ki bir telgraf çekiyor, ‘Bu adam
öldü mü yoksa hala sağ mı, bana bildirin’ diyor. Yollarda adamların öldüğünü
biliyor, ölüp ölmediğini soruyor. Diyarbakır’a çektiği telgrafta ‘Ermeniler
için uygulanan tedbirleri sakın ötekilerine uygulamayın’ diyor. Hastalık
haberleri geldiğinde ‘Konvoyları uzaklaştırın yoksa askerlere bulaştıracaklar’
diyor. Oysa aynı durum Müslüman göçmenlerin başına geldiğinde hemen doktor,
ilaç gönderiliyor. Bu tür ifadelerden Ermenilerin hayatıyla ilgili olmadıkları
anlaşılıyor.”
'Demografik plan var'
Palabıyık ise bu iddialara “tehcirin tek bir kanunla
yürütülmediği” yanıtını veriyor. "Tehcir" sırasında çok sayıda
kararname çıktığını belirten akademisyen, bunların tehcirin güvenliğinin
sağlanması, yeme içme temini, gidilen yerde iskan edilmeleri konularını
içerdiğini belirtiyor.
Ayrıca tehcir kanununun geçici olarak çıkarıldığını belirten
Palabıyık, kanun metninde imha gibi bir fiilden hiç söz edilmediğini
kaydediyor.
Buna karşılık Taner Akçam en mühim kastın, “Tehcir edilen
bölgelerde Ermeniler Müslümanların nüfusunun yüzde 10’unu geçmeyecek”
ifadelerinden anlaşıldığını belirtiyor. Tehcir edilenlerin yerleştirildiği
bölgede, Müslüman nüfusun 1,8 milyonu bulduğunu kaydeden profesör, resmi
rakamlara göre gönderilen Ermenilerin sayısının 1,3 milyon olduğunu kaydediyor.
Akçam, “1.3 milyon Ermeni'yi 1,8 milyon Müslüman'ın yüzde onu haline nasıl
getireceksin? Yollarda imha ederek getiriyorsun” diyor.
Profesör Akçam ayrıca "tehcir"den sonra da, şimdi
Suriye topraklarında olan Der Zor bölgesine yerleştirilen Ermenilerin, Mart
1916 itibariyle 250 bininin katledildiğini kaydederek, “Başka nedenler de rol
oynamış olabilir ama 250 bin insan Aralık 1916’ya kadar fiziken imha ediliyor.
O zaman anlıyorsun ki belli bir demografik nüfus planı var” yorumunu yapıyor.
Askeri zorunluluk tehciri meşru kılar mı?
Palabıyık, "tehcir"in askeri bir tercih olduğunu
ileri sürüyor ve şunları söylüyor:
“İmparatorluk bir tercih yapmak zorunda. Ya Doğu Anadolu’da
Ermenilerin Ruslarla birleşerek bölgeyi işgal etmesine göz yumacak ya da bu
tehdidi bertaraf edecek. O dönemde bertaraf edebilmenin, tırnak içinde
söylüyorum, 'en insancıl yolu' tehcir etmek.”
Avukat Robertson ise, sivillere yönelik bu uygulamanın nasıl
bir askeri gerekliliği olabileceğini sorguluyor, “Kadınların, çocukların ve
erkeklerin 400 mil boyunca çöllere doğru yürütülmesinin askeri gerekçeleri
vardı demek saçmalık” yorumunu yapıyor.
Palabıyık bu yoruma karşılık, askeri nedenlerle tehcirin
tarihte pek çok örneği olduğunu ve bu nedenle büyük can kayıpları yaşandığını söylüyor.
Örnek olarak da 2. Dünya Savaşı sırasında, Japon uçaklarının
Pearl Harbour saldırısından sonra, Batı sahillerinde yaşayan Japon asıllı ABD
vatandaşlarının iç bölgelere sürülmesini veriyor, “ABD, millerce uzaklıktaki
Japonya’nın bir hayali tehdidi nedeniyle bu tehciri yapıyor” diyor.
Ancak ABD'deki tehcirden kaç kişi etkilendi, ölen oldu mu?
Palabıyık, bu sürgünden yaklaşık 117 bin kişinin etkilendiğini ancak çok
düzenli gittiğinden “kimsenin burnunun bile kanamadığını” belirtiyor.
Fakat savaştan sonra dönüş izni verildiğinde, herkesin eski
evlerine dönemediğini de ekliyor. Palabıyık “Bu örnekte önemli olan, bu
tehcirin amacının, Ermeni tehcirinin amacıyla neredeyse birebir örtüşmesi”
diyor.
'Sebep organizasyonsuzluktu'
Tehcir Osmanlı Devleti’nde yaygın bir yöntem miydi? Bu
soruya Palabıyık’ın yanıtı “Hayır, istisnai bir yöntemdi” oluyor.
Peki “işgal tehdidi” Doğu Anadolu’da olmasına rağmen, neden
İstanbul dışındaki tüm bölgelerden Ermeniler tehcir ediliyor? Palabıyık,
özellikle Doğu Anadolu bölgesi Ermenilerinin tehciri öncelikliyken, zaman
içerisinde tehdit yaratabileceği düşünülen her bölgeye uygulamanın sirayet
ettiğini belirtiyor ve belli noktalarda aşırılıkların olduğunu söylüyor.
Yaşananların bir insanlık trajedisi olduğunu belirten
akademisyen, “Tehcirler iyi organize edilmedi. Soykırım olabilmesi için
organize bir planın varlığı gerekiyor. Ermenilerin bu kadar kayıp yaşamasının
sebebi de bu organizasyonsuzluktu” diyor.
Rakamlar önemli mi?
1915’te hayatını kaybeden Ermenilerle ilgili farklı rakamlar
telaffuz ediliyor. Bu rakamlar, 350 bin ile 1,5 milyon arasında değişiyor. Bir
katliamın soykırım olarak tanımlanıp tanımlanmamasında rakamlar ne derece
önemli ya da belirleyici?
Avukat Geoffrey Robertson, en düşük tahmin alınsa dahi, çoğu
kadın ve çocuk 350 bin kişinin öldürülmesinin bile oldukça korkunç bir şey
olduğunu kaydediyor. Robertson, çoğu tarihçinin, 1915 sırasında en az 600 bin
Ermeni’nin öldüğü konusunda uzlaştığını belirtiyor ve şöyle devam ediyor:
“Bence buradaki asıl önemli olan, o sırada Osmanlı
Devleti’nde yaşayan Ermeni nüfusunun büyüklüğü. Türkiye rakamları 1,1 milyon
olarak veriyor. Bu kişilerin 600-800 bininin öldürülmüş olması, nüfusun önemli
bir çoğunluğunun yok edildiğini ortaya koyuyor. Ermeni kiliselerinin
kayıtlarına göre ise 2 milyondan fazla Ermeni bulunuyordu. Ben bu kayıtları
daha güvenilir buluyorum. Bu nüfusun 1,5 milyonu katliamlarda ve çöllerdeki
tehcirde kaybedildi, bu da o dönem o topraklarda yaşayan Ermenilerin önemli bir
kısmının yok edildiğini açıkça ortaya koyuyor.”
Robertson, rakamlar açısından asıl önemli olanın, rakamın
büyüklüğü değil, nüfusun çok önemli bir oranına tekabül etmesi olduğunu
vurguluyor. TOBB Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesi
Palabıyık da benzer şekilde, sayıların önemli olmadığını düşünüyor. Ama ona
göre aslolan olanların soykırım sözleşmesindeki tanıma uyup uymadığı.
“Sözleşmedeki tanıma uyduğu sürece kuramsal olarak 100
kişinin ölümü bile soykırım olarak nitelendirilebilirken, eğer sözleşmedeki
tanıma uymuyorsa yine kuramsal olarak milyonlarca kişinin ölümü soykırım olarak
değerlendirilmeyebiliyor. Bunun en önemli örneği Kamboçya'daki Pol Pot
rejiminin yaptığı ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olan katliamlar. Bunlar
hukuki olarak Soykırım Sözleşmesi'ndeki tanıma uymadığından, soykırım olarak
kabul edilemiyor” yanıtını veriyor.
Hitler ‘Ermenileri bugün kim hatırlıyor?’ dedi mi?
Robertson’ın 1915’i ele aldığı kitabına Hitler’in söylediği
ileri sürülen bir cümleden yola çıkarak “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor?”
adını vermişti.
Ancak Hitler’in bu cümleyi sarf edip etmediği konusu hala
tartışmalı.
Robertson, Hitler’in bu cümleyi Polonya işgali öncesinde
generallerine, sert ve zalim olmaktan çekinmemelerini öğütlerken sarfettiğini
söylüyor. Avukat, “Bence bu cümleyi hatırlamak çok önemli, çünkü Hitler Ermeni
örneğini, bu tür suçların cezası olmadığını göstermek için kullanıyor” diyor.
Hukukçu, Hitler’in bu sözleri 1931’de bir gazeteye verdiği
röportajda sarf ettiğini kaydediyor ve “Toplantıda tutulan notlardan, bu
sözleri sarf ettiği çok açık” diyor.
Palabıyık ise bu sözlerin Hitler’in ağzından değil, sözlerini
aktaran gazetecinin ağzından yazıldığının kanıtlandığını belirtiyor ve
“Tarihçiler o ifadeyi kullanmamayı tercih ediyorlar” şeklinde konuşuyor.
Clark Üniversitesi’nden Taner Akçam ise, herşeyden önce,
Hitler’e atfedilen bu sözlerin Yahudilerin imhasına ilişkin değil, Polonyalılar
kast edilerek söylendiğini kaydediyor.
Kimin sözleri tartışmasına ilişkin olarak ise, “Bu sözler
Hitler’in konuştuğu toplantının tutanaklarından birinde var, diğer üçünde yok.
Savcı, Nürnberg’de Nazilerin yargılandığı davada, başka nedenlerde dolayı,
içinde bu sözün geçtiği tutanağı delil olarak kullanmadı. Hitler söylemiş de
olabilir söylememiş de olabilir ama Almanların bu bakımdan Türkleri örnek
almaları sembolik anlamda kullanılan bir şey” değerlendirmesinde bulunuyor.
Arşivler açık mı? Hangi arşivlerin açılması isteniyor?
1915’te ne olduğuyla ilgili araştırmalar söz konusu
olduğunda en çok tartışılan konulardan biri de arşivlere erişim.
Son olarak Başbakan Ahmet Davutoğlu da arşivlerin
açılmasıyla ilgili olarak “Gönülleri açık olmayana arşivleri açsak ne olur?”
cümlesini sarf etmişti.
Peki açılması beklenen bu arşivler hangileri? Mustafa Serdar
Palabıyık’ın buna yanıtı, Osmanlı arşivlerinin açık olduğu.
Dışişleri Bakanlığı’nın arşivlerinin tasnif edilmesi için
kurulan Akademik Çalışma Grubu içinde yer alan Palabıyık, “Bugüne kadar biriken
65 milyon belge, gerçekten de dijitalize edilip tasnifi tamamlanmamış. Ancak
iki yıl içinde (2017 sonu itibariyle) tamamının tasnifi tamamlanıp açılacak”
diyor.
Prof. Dr. Taner Akçam da, Dışişleri Bakanlığı arşivinin açık
olduğunu doğruluyor ancak sunulan belge sayısının sınırlı olmasının sıkıntı
yarattığını belirtiyor: “Dünyadaki tüm ülkeler ellerindeki belgeleri sınırlar,
diyelim İngilizler yüzde 96’sını koyarlar arşive, bizim İstanbul’daki özellikle
Ermeni sorununa ilişkin belgelerin, ben yüzde 30-40’ının bile konduğundan
şüpheliyim.”
Akçam henüz açılmayan en önemli arşivin, Genelkurmay
Başkanlığı bünyesinde bulunan arşiv olduğunu söylüyor. Bu arşivin esas olarak
araştırmacılara kapalı olduğunu belirten Akçam, “Bir yıldır yeni arşiv başvuru
formu çıkardılar, daha önce o da yoktu. Şimdi de başvuruları alıyorlar ama
insanlara istedikleri belgeleri vermiyorlar” diyor.
Genelkurmay arşivlerinin kısmen açık olduğunu söyleyen
Palabıyık da, “Tasnifi tamamlanmış belgeler üzerinde çalışma yapılabiliyor.
Ancak maalesef bazen çalışma konusunun Ermeni meselesi gibi hassas olduğu
durumlarda, istenen her belge temin edilmeyebiliyor. Bu konuda 2005 sonrası bir
ilerleme mevcut olsa da henüz yeterli düzeye gelmediğini söyleyebilirim” diyor.
'Tapu kayıtları açılmalı'
Akçam’a göre açılması gereken ikinci önemli arşiv ise tapu
kayıtları.
Profesör Akçam, tapu kayıtlarının Arşiv Genel Müdürlüğü’ne
aktarılmasının söz konusu olduğunu ancak Milli Güvenlik Konseyi’nin “ulusal
güvenliğe aykırı olduğu” kararını vererek yasakladığını aktarıyor.
Akçam, 1915’te hangi köydeki hangi evin, tarlanın kime ait
olduğunu araştıran bir kişinin bunu bulamayacağına dikkat çekiyor ve
“Kanunların Ruhu kitabımda yazmıştım; 1983 ve 2001 yılında Tapu Genel
Müdürlüğü’nün bütün bölgelere yolladığı ‘1915 hakkında bilgi isterlerse
vermeyin’ diyen bir talimat var” diyor.
Palabıyık, arşiv konusunda Türk tarafına çok yüklenilmekle
birlikte, Boston’daki Taşnak Partisi’nin arşivleri ve de nüfus anlamında çok
değerli bilgiler içeren Kudüs’teki Ermeni Patrikhanesi'nin arşivlerinin hala
kapalı olduğunu hatırlatıyor.
Öğretim görevlisi, ayrıca Ermenistan devlet arşivlerinin
Türkiye’den çalışan akademisyenlere kapalı olduğunu belirterek, “Bu konuda
şikayet etmesi gereken taraf Türk tarafı olmalı” diyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.