Ayhan Işık - Başlangıç
Ermeni soykırımı gerçekleşeli bir asır oldu.
Ermenistan’daki soykırım anıtını ziyaret ettiğinizde yürüyüş yolundaki duvarda
Osmanlıda soykırımın gerçekleştiği -İstanbul’dan Diyarbakır’a- dönemin vilayet
ve kazalarının isimleri yazılı. Bu kadar geniş coğrafyada aynı tarihlerde
başlatılıp aynı tarihlerde, Ermeniler ‘tehlike’ olmaktan çıkınca, sonlandırılan
bu büyük katliamla yüzleşilmediğinden etkileri ve sonuçları hala çok canlı
olarak duruyor.
Doğal olarak insani, ahlaki, siyasi ve hukuki açıdan
değerlendirilmesi gereken bu soykırımın daha çok devletlerarası diplomatik
çekişmelerin bir malzemesi yapılması, hesaplaşmanın/yüzleşmenin olmamasından
kaynaklıdır. Çöküş öncesi Osmanlı idaresinin ya da nam-ı diğer İttihat ve
Terakki Cemiyeti’nin, onun kurduğu istihbarat örgütü ve Umur-ı Şarkiye Dairesi
(Doğu İşleri Bürosu) olarak da bilinen Teşkilatı Mahsusa’nın ve onun
yerellerdeki kollarının faili olduğu bu soykırım, Osmanlı’nın ardılı olan
Türkiye Cumhuriyeti tarafından da 90 yıldır inkâr ediliyor. Şark Dairesi,
imparatorluğun sorun olarak kodladığı Şark meselesinin (öncelikli olarak
Ermeniler ve daha sonrasında Kürtler) ‘kökten çözümü’ ve Türkçü esaslara dayalı
yeni bir devletin temellerini atmak için kurulduğu bir istihbarat
örgütlenmesidir. Adının Şark olması, imparatorluk yetkililerinin korkularının
yönünü göstermesi açısından da manidardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Şark’ı, Kürdistan ya da Batı
Ermenistan, belgelerde sürgünün son durağı olarak belirlenen Suriye çöllerine
giden yolların mecburi güzergâhı olmasından kaynaklı soykırımın en yoğun
yaşandığı bölgelerden biriydi. Teşkilatı Mahsusa’nın, bu katliamları organize
ettiği paramiliter gruplar aracılığıyla, örneğin Diyarbakır’daki ismi Bejik[1],
ya da El-Hamsin[2] olarak adlandırılıyordu, soykırımdaki fiili rolleri çok
belirleyicidir. Diyarbakır’da ve imparatorluğun Şarkı’ndaki bu katliamlara
Kürtler de Aşiret alayları, kimi yerel beyler, ağalar, dini önderler, kent
eşrafından kişilerin öncülüğünde ve de halkın bir kesiminin dini refleksleri ve
gayrimüslim mallarına el koyma motivasyonuyla soykırıma dâhil oldular.
Ermeniler ve Kürtler açısından yüzyıllık en önemli
sorulardan biri şu olabilir: Kürtler, çok uzun bir tarihsel sürece yayılan
Ermenilerle birlikte yaşama deneyimleri göz önüne bulundurulduğunda sayının bir
önemi olmadan neden bu soykırıma dâhil oldular! Hiçbir gerekçe bir soykırımı haklı
çıkarmaz. Fakat soykırımda etnik kimlik yerine dini inancı vurgulamak, dönemin
toplumlarının aidiyetlerini ve ‘motivasyonlarını’ anlamamızda daha önemli bir
yol olabilir. Nüfusunun büyük çoğunluğu suni Müslüman olan Kürtlerin de diğer
Müslümanlar gibi fail olarak soykırımda yer almalarının uzun bir tarihsel arka
planı, dini, siyasal ve ekonomik sebepleri vardı. Bunlar Osmanlı’nın genel Şark siyaseti
bağlamında kısaca birkaç maddede sıralanabilir; a) 19. yüzyılın ortalarından
itibaren Kürt emirliklerinin kaldırılması sonrası oluşan siyasal kargaşa
ortamı, b) Kürtler ve Ermeniler arasında daha belirgin bir şekilde ortaya çıkan
toprak meselesi, c) Osmanlı devletine Kırım savaşı sonrası başlayan ve soykırım
sonrasında da devam eden Kafkas ve Balkanlar’dan Müslüman nüfus göçü ve
bunların birçoğunun Kürtler ve Ermenilerin (ya da gayrimüslimlerin) yaşadıkları
yerlere veya yakınlarına yerleştirilmeleri, d) yeni şekillenen Ermeni
milliyetçiliği, e) Abdülhamid’in Kürt ve Ermeni siyaseti ve Hamidiye Alayları,
f) Düvel-i muazzama olarak da adlandırılan Batılı devletlerin yürüttükleri
siyaset ve Ermenilerin, Rusya’da dâhil, Batılı devletlerle ilişkileri iki
toplum arasında çok etkenli bir kırılma sürecine neden oldu. Dolayısıyla
Osmanlı devlet yetkililerinin bir irade olarak aldıkları soykırım kararı
sonrası imparatorluğun yerellerinin bu katliamlara dâhil edilmesi yirminci
yüzyılın en büyük soykırımlarından birinin gerçekleşmesine sebebiyet verdi. Bu
kısa yazıda soykırım öncesi imparatorluğun Şark siyaseti ve bu siyasetin adım
adım 1915’in ağlarını nasıl ördüğü gösterilmeye çalışılacaktır.
1- On dokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı
devletinin merkezileşme/modernleşme siyaseti sebebiyle yüzyıllardır yürütülen
devlet idaresi hemen her yönüyle değişmeye başladı. Üç yüz yıl öncesinde Kürt
emir ve beylikleriyle yapılan anlaşma devletin bu yeni siyaseti nedeniyle alt
üst oldu. Bedirhan beyin başında olduğu ve dönemin en güçlü Kürt emirliği olan
Botan emirliği 1847’de ortadan kaldırıldı ve devlet Kürdistan’ı bir bütün
olarak işgal etti. Osmanlı devletinin gayrimüslim toplumlara yönelik hukukuna
benzer bir hukuku Kürt emirlikleri Kürdistan’da da uyguluyordu ve Osmanlı
devletiyle bağları fazlasıyla esnekti. Fakat 19. yüzyılın ortalarına
gelindiğinde emirliklerin ortadan kaldırılması sonrası yerellerde daha küçük
olan ve ağaların başında olduğu aşiret örgütlenmeleri etkin olmaya başladı.
Siyasal yapı parçalandığından neredeyse her bölgede irili ufaklı yeni iktidar
adacıkları oluşmaya başladı. Dolayısıyla bu yeni iktidarlar gayrimüslim
toplumlardan geçmişteki gibi VERGİ sistemini devam ettirmek istediler. Ama aynı
zamanda merkezileşen devlet yapısı da Kürdistan’a gönderdiği memurları
aracılığıyla gayrimüslim toplumlardan ayrıca vergi toplamaya başlamıştı. Bu
ikili vergilendirme Kieser’in iki toplum arasında “katlanılabilir birlikte
yaşam” dediği dönemi, eşit olmasa da ortak yaşanabilen bir ilişki biçimini
sonlandırdı ve siyasal açıdan çok daha karmaşık bir süreci başlattı.[3] Ermeni
toplumuna yönelik baskılar bu yeni yerel iktidarlar nedeniyle çok daha arttı ve
soykırım sürecine kadar devam etti.
2- Siyasal dönüşümlerin ve kaosun başladığı 19. yüzyılın
ortalarından itibaren özellikle Kürtler ve Osmanlıya göçle gelen Çerkez’lerin
Ermenilere yönelik ciddi saldırıları ve topraklarına el koyma süreci başladı.
Emirlikler çok geniş bir bölgeyi idare ettiklerinden bir nevi devlet
pozisyonundaydılar ve geniş nüfusun idaresi asgari bir hukuku gerekli
kılıyordu. Fakat aşiret liderlerinin mikro iktidar alanlarındaki hâkimiyetleri bu
süreci sonlandırdığından keyfi saldırılarda adeta patlama gerçekleşti. Kürtlere
ve aşiretlerine yönelik Payitahta giden şikâyet dilekçelerindeki artıştan da
bunu anlamak mümkündür. Toprak sorunu uzun yıllar devam etti ve özellikle
1890’lardaki büyük katliamlarla daha arttı. Hatta bu dönemde ciddi bir Ermeni
nüfus topraklarını terk edip Rusya’nın kontrolündeki Erivan ve çevresine göç
ettiğinden Kürtlerin el koyduklarının yanında zorunlu olarak arazilerini
Kürtlere ucuza satmak durumunda da kaldılar. Dolayısıyla hem el koyma hem de
kısmen satın alma süreçleri olduğundan toprak meselesi soykırıma dek bir türlü
çözülemedi. İkinci meşrutiyetin ilanı sonrası Ermeni entelektüeller açılan
meclise konu hakkında araştırmanın yapılması gerektiğine dair başvurular yaptılar,
dönemin Kürt entelektüelleri de hem Ermenilere yönelik saldırıları kınayan hem
de iki toplum arasındaki sorunların çözümüne yönelik birçok girişimde
bulundular. Osmanlı devletinin bu siyasetini değerlendirenlerin başında
Kürdistan gazetesinin sahibi ve yazarı Abdurrahman Bedirhan gelmektedir.
Bedirhan birçok gazete yazısında ve 1900’de yazdığı bir broşürde Osmanlı
devletinin iki toplumu birbiriyle savaştıran bir Şark siyaseti izlediğini ve
asıl düşmanın Osmanlı devleti olduğunu ifade etti. Fakat hem toprak sorunu hem
de diğer hukuki, siyasal ve ekonomik meseleler soykırıma kadar meclise
götürülüp tartıştırılsa da çözüme kavuşturulamadı.
3- Müslüman muhacirlerin Osmanlıya gelişleri ya da zorla
göçertilmeleri Kırım’dan 1856, Kafkaslardan 1862-64 ve Balkanlardan 1877-78
dönemlerinden itibaren başlar ve bu Müslüman göç hareketi çok uzun yılları
alır.[4] Osmanlı imparatorluğu, gelen ya da zorla gönderilen bu muhacirleri iç
bölgelere yerleştirilir. Özellikle de Çerkezler Ermeni ve Kürtlerin yaşadıkları
bölgelere yerleştirilir ve Çerkezlerle Ermeniler arasında da ciddi sorunlar
çıkmaya başlar. Osmanlı devleti, etnik ve dini ‘temizliği’ kendisi değil de
imparatorluğun yeni mensupları olan Müslüman toplumlar eliyle yaptı. Ermenilere
yönelik baskıda Çerkezler ve Kürtler etkin bir rol aldılar. Yine benzer bir
siyaseti 1912-13 Balkan savaşları sonrası Osmanlı’ya göç eden Müslüman toplumu
ege sahillerine, Rumların yoğun olarak yaşadıkları bölgelere yerleştirerek
gayrimüslim Balkan devletlerine ve toplumlarına duyulan öfke Rumlara
yönlendirilir. Benzer şekilde Kafkaslardan gelen Çerkezler de Ermenilerin yoğun
olarak yaşadıkları yerlere yakın iskân edilerek yaşadıkları katliamlar ve
göçler sonrası Ruslara karşı olan öfkelerini diğer bir gayrimüslim toplum olan
Ermenilere yöneltirler ya da devlet bu yönlendirmeyi sağlar. Osmanlı
devletinin, gayrimüslimleri, gelen Müslüman nüfus göçüyle dengelemeye ve bu
yolla kontrol altına almaya çalışması 1910’lardan sonra çok belirgin bir
siyaset olarak uygulanır. Bu kararın yasal ve kurumsal olarak İttihatçılar
döneminde alındığı biliyoruz, fakat Abdülhamid’in de benzer bir siyaseti
İslamcılık kimliği üzerinden yapması, Osmanlı devlet adamlarının herhangi bir
mesele karşısındaki refleksleri ve çözüm yöntemlerinin benzer olduğunu göstermektedir:
ilk gözden çıkarılacak grup olarak gayrimüslimler! Ermenilerle Kürtler arasında
daha öncesinden başlayan çatışmalar ya da Müslüman toplumların gayrimüslimler
üzerindeki tahakkümü bu dönemde daha da artar. Çerkezlerin saldırılarının
sebeplerinden biri Ermenilerin Hıristiyan olması ve Rusya ile iyi ilişkilere
sahip olmasıdır. Diğer bir sebep de Osmanlı’nın çok ciddi bir Çerkez nüfusunu
kabul etmesinin aynı döneme denk gelen Panislâmcı siyasetinin etkisidir. Bu
dinsel nüfus hareketleri doğal olarak farklı dinden olan Ermenileri ciddi
anlamda zorlamış ve Müslümanlık üzerinden çift yönlü bir baskıya maruz
bırakmıştır. Demografinin değişmesi coğrafyanın da yeniden dizayn edilmesini
gerektirmiş ve devlet Müslüman olan Kürtlerin ve Çerkezlerin Ermenilere yönelik
topraklarına el koymak da dâhil baskılarını sadece izlememiş daha da büyümesi
için çatışmaları kışkırtarak tetiklemiştir. 1878’de yapılan Berlin kongresi bu
konuyu 61.madde ile gündemine almış ve bu siyasetin asıl müsebbibi Osmanlı
imparatorluğu değilmiş gibi devlete, vilayeti sitte de Ermenileri koruması
gerektiğini belirtmiştir. Buna karşı Osmanlı devleti, farklı dinlere mensup bu
toplumlar arasındaki çatışmaları daha da körüklemiş 1890’larda yüz binlerce
Ermeni’nin, Balkan savaşlarından sonra da Rumların katliamlarla ve zorla
göçertilmesiyle din kaynaklı nefret duygularını fazlasıyla bilemiştir. 1915
soykırımına giden süreçte gayrimüslim nefreti savaşın korkutucu etkisi ve
Rusların geleceği tehditleriyle birleştirilerek Kürtler de dâhil Müslüman toplumlar,
gayrimüslimlerin malları ve cennet vaadiyle soykırımın gönüllü uygulayıcıları
haline getirilmiştir.
4- Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi Osmanlı’da en erken
gelişen milliyetçiliklerden biridir. Ermeni gençlerinin Avrupa’da okumaları,
Fransız devriminden ciddi anlamda etkilenmeleri ve bu idealist gençlerin modern
eğitim sistemlerini Ermeni toplumu içinde imparatorluğun diğer toplumlarıyla
kıyas kabul etmeyecek derecede geliştirmeleri, toplumda ulusal fikirlerin
gelişmesini sağlamıştır. Daha sonraları özellikle 1880’lerden itibaren ortaya
çıkan Ermeni örgütleri aracılığıyla bu ulusal fikirler daha geniş Ermeni
nüfusunu etkilemiş ve bu örgütler (Armenekan, Taşnak ve Hınçak) Osmanlı
devletinin ve yerellerdeki Müslüman toplumlarının baskılarına karşı kendi
toplumlarını korumaya çalışmış ve kimi yerlerde Müslüman topluma yönelik
saldırılar gerçekleştirmiştir. Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi beraberinde
Kürt milliyetçiliğinin gelişmesini de tetiklemiş, hatta 1915’lere kadar Kürt
milliyetçiliğinin ilk “ötekisi” Osmanlı devletinden ziyade Ermeniler olmuştur.
Özellikle ünlü Kürt şair Hacı Qadir Qoyi 1880’lerde, Kürtlerde hiç gayretin
olmadığını, eğer bir Ermenistan kurulursa hiçbir Kürdün kalmayacağını söylerken
Kürt toplumundaki korkuyu, özellikle de yönetici kesimindeki algıyı ifade
etmiştir.[5] Ermeni milliyetçiliğinin gelişimi beraberinde Kürt
milliyetçiliğinin nüvelerini atmış, bu karşılıklı şartlanma ülke kavramının ve
sınırlarının da iki toplumun yazarları arasında birbirleriyle veya
birbirlerinden bağımsız ele alınmasına, tartışılmasına sebebiyet vermiştir.
Özellikle her iki toplumun yaşadıkları ortak topraklarda Osmanlı devletinden
bağımsız olmamaları, Kürtlerin dinden kaynaklı Osmanlı’ya, yine benzer şekilde
Ermenilerin Rusya’ya yakınlığı, iki toplumu aynı dine mensup oldukları egemen
devletlerin siyasetleriyle hareket etmeye yöneltmiştir. Farklı dinden olmaları
ve iddia ettikleri toprakların aynı coğrafya olması onları fazlasıyla
karşıtlaştırmıştır. Dolayısıyla Ermenilere göre Kürtler mallarına el koyan ve
Osmanlı yanlısı ‘gaspçılar’, Kürtlere göre de Ermeniler Rusya ve Batılı
devletlerle birleşerek ülkelerine el koymaya çalışan ‘filelerdi’. Bu çatışmalı
durum soykırım sürecine dek devam etmiş ve Müslüman toplumların geniş bir
kesimi bu katliamda devletin suç ortağı olmuşlardır.
5- Abdülhamid 1876’da padişah olduğunda anayasayı kabul
etmişti. Daha doğrusu gelişi anayasayı kabul ettiği içindi. Fakat kısa bir süre
sonra Rusya ile yapılan ve 93 Harbi olarak da bilinen savaş bahane edilerek
anayasayı askıya aldı ve meclisi kapattı. Bu savaş sonrası Osmanlı devletinin
Balkanlar’ın kontrolünü yitirmesi siyaseten yeni bir yaklaşım benimsemesine
sebep oldu. Önceleri kimi Osmanlı entelektüellerinin başlattığı ve sonrasında
Abdülhamid’in de kabul ederek uyguladığı Panislâmcılık siyaseti, Tanzimat ve
Islahat fermanlarından sonra Osmanlı devletinin Batılı devletlerin baskısıyla
gayrimüslimlere vermek zorunda olduğu kimi hakları hazmedememesi ve
Balkanlardaki kontrolün yitirilmesi sonrası Osmanlı nüfusunun büyük oranda
İslamlaşmasından dolayı ortaya çıkmış bir siyasetti. Hâkim millet olarak
gayrimüslimlerle eşit olmak, hem devlet yetkililerinin hem de Müslüman
toplumların kabul edebileceği bir durum değildi. Dinden kaynaklı kazanılmış bir
hak olarak algılanan İslam’ın üstünlüğü anlayışı, her iki kesimde de bir statü,
prestij ve ekonomik çıkar meselesiydi. Ekonomik eşitsizlik ve gayrimüslimlerin
verdiği fazladan vergilerin Osmanlı devlet ekonomisine katkısını söylemeye
gerek bile yok. Bu haleti ruhiye içinde Abdülhamid imparatorluğun Şark
siyasetini yeniden gözden geçirdi ve neredeyse bir asırdır çatıştığı Kürtlerle
kendi adıyla oluşturulan Hamidiye Alayları aracılığıyla ittifak yaptı. 1878
Berlin Kongresi sonrası Batılı devletlerin Ermeniler başta olmak üzere vilayeti
sitte de yapılmasını istediği reformlar, sultanı, Balkanlarda olduğu gibi Şark
vilayetlerinin de kontrolden çıkmaya başladığını düşünerek çeşitli ‘tedbirler’
almaya yöneltti ve düşmanları olan Kürtlerle ortak din anlayışı üzerinden yeni
bir ittifak geliştirdi. Bu ittifak çok işlevli bir amaca sahipti; Ermenilerin
‘ayrılıkçı faaliyetlerinin’ önlenmesi, Ruslara karşı sınırın güvenliği, İran’a
karşı da bir tedbir amacını taşıyordu. Tüm bunların yanında Kürtlerin Ermeni
milliyetçiliğinden etkilenerek benzer bir siyaset yürütmesini engellemek ve
onları kontrol altında tutmak ittifakın asıl amacıydı. Abdülhamid 1894-96
Ermeni katliamlarında Kürdistan’da bu alayları kullanmış ve alayların
Ermenilere yönelik gasp, yaralama, öldürme gibi saldırılarını cezalandırmayarak
adeta teşvik etmişti. İki düşmanını birbirine kırdırmak Abdülhamid’in en
belirgin siyasetiydi. 1908 yılında ilan edilen ikinci meşrutiyet ile birlikte
ittihatçılar iktidarda etkin olsalar da Ermenilere karşı devlet siyasetinde
ciddi bir değişiklik olmadı. Aynı dönemlerde gerçekleşen Adana katliamı bunun
en temel göstergesidir. Ardından 1914’lere kadar Ermeni entelektüelleri ile
ittihatçılar arasında devam eden diyaloglar da Ermeni meselesini ya da diğer
bir ifadeyle Şark reformunu halledemedi. 1914 yılında Batılı devletlerin
baskıları sonucu Şark vilayetlerinin kontrolü iki batılı müfettişe bırakılacak,
nüfus sayımı yapılacak, Ermeniler, Süryaniler ve diğer gayrimüslimler nüfusları
oranında yerel meclislerde temsil olanağı bulacaktı. Şark meselesinin bu reformlar
aracılığıyla çözülmesi amaçlanıyordu. Fakat ittihatçıların ajandasında Şark
vilayetlerine yönelik bir reformdan ziyade meselenin ‘kökten halline’ yönelik
ciddi tartışmalar vardı. Onlara bu fırsatı I. Cihan harbi verdi ve reformlar
uygulanmaya geçmeden İttihatçılar Ermeni meselesinin bitirmek için harekete
geçtiler. Abdülhamid döneminden itibaren nüfusun Müslümanlaştırılması ve
gayrimüslimlerin imparatorluk içindeki nüfusunun iradi olarak azaltılması,
tehlike oluşturacak bir çoğunluktan çıkarılması, “rasyonel” ve “sosyal
darvinist” ittihatçıların ve sonrasında Kemalistlerin uyguladığı bir Türk
devlet siyasetine dönüştü.
6- Dönemin etkin Batılı devletleri Osmanlı imparatorluğu
ile yakın bir siyasal ilişki içindeydiler. Batılı devletler ve toplumlar bir
taraftan modern merkezi devlet modeli üzerinden Osmanlı’ya örnek oldular,
Osmanlı devleti modernizasyonunu Batı modeli üzerinden yapmaya çalışsa da
imparatorluk, merkezi bir devlet olmaya çalışan ama bunu tam olarak
gerçekleştiremeyen bir çöküş dönemi devletiydi. Diğer yandan Batılı devletler
imparatorluğu kapitalist sisteme dâhil etmeye çalıştılar. Diğer bir ifadeyle
imparatorluğun ekonomik açıdan dünya sistemine dâhil edilmesi, Osmanlı
devletinin borçlandırıp iflas ettirilerek ekonominin kontrolünün ele
geçirilmesiyle sonuçlanmıştı. Yine Osmanlı imparatorluğunun çeşitli
bölgelerinde okullar açmış misyonerler aracılığıyla iç siyasette etkin
olunuyordu. Dolayısıyla hem Batılı devletlerin Ermenilerden hem de Ermenilerin
Batılı devletlerden beklentileri uyuşmuyordu. Bir taraf imparatorluğun
zayıflatılması amacı çerçevesinde bir destek sunarken, Ermeniler ise hakları
olan reformları ve imparatorluk içinde temsil edilmelerini dönemin en etkin
güçleri olan Batılı devletlerden bekliyordu. Batılı devletlerin Ermeni
meselesine dair en somut tavrı Berlin kongresinde olmuştu. Düveli Muazzama
Osmanlı devletini, Ermenileri koruması konusunda uyarmış ve nüfuslarının yoğun
olduğu altı vilayette reformlar yapmasını istemişti. Dolayısıyla çok yönlü
olarak imparatorluğun iç işlerine dâhil olan bu Batılı güçler ile Rusya kimi
noktalarda ortak tavır alarak özellikle Ermeni meselesinde imparatorluğu
sıkıştırma siyasetini yürütüyorlardı. Rusya’nın 1878 sonrası daha etkin olması,
Osmanlı devletini Kürtlerle ittifak yapmaya zorladı ve “buralarda bir
Ermenistan kurup topraklarınızı almak istiyorlar” diye tehdit ederek Kürtler
korkutulmaya ve Ermenilere düşmanlaştırılmaya çalışarak bu ittifakı
sağlamlaştırmak istiyorlardı. Günümüzde bile hala Kürt toplumunda belirgin olan
ve sonraları Sovyetler Birliği üzerinden komünizmle birleştirilen Rus (Uris)
korkusu ve kaygısı böyle bir dönemin yoğun etkisiyledir. Dolayısıyla Ermeni Rus
yakınlaşması, ikisinin de Kürtlerde düşman olarak kodlanmasına sebebiyet verdi.
Ermeniler açısından benzer bir durum Kürtlerle Osmanlı devletinin ittifakıydı
ve ikisinin düşmanlaştırılması olarak şekillendi. Dolayısıyla bu düşmanlaştırma
1915’e gelindiğinde soykırımı gerçekleştirecek en önemli zemini oluşturmuştu.
Sadece bunun Osmanlı devlet elitlerince iradi bir müdahaleye ihtiyacı vardı ve
ittihatçılar da savaşı ‘meselenin halli’ için bir fırsat olarak görüp
kullandılar.
1915 soykırımı gerçekleştirileli yüz yıl oldu. Fakat
soykırımın asıl faili olan Osmanlı devletinin devamı olduğunu söyleyen Türkiye
Cumhuriyeti Devleti hala soykırımı inkâr etmektedir. İnkâr üzerine inşa edilmiş
bir devletin, soykırımı kabulü, kendi varoluşunu reddetmesi anlamına
geldiğinden Türk devleti bu konuyu partiler üstü bir devlet meselesi olarak ele
almaktadır. Dolayısıyla yüz yıllık devlet inkârına ortak olacak bir toplumun
varlığı gereklidir ve devlet eğitim sistemiyle böylesi bir toplumun varlığını
hep diri tutmuştur. Türk devletinin en belirgin siyasi tavırlarından biri;
Müslüman Türk toplumunu da gerek ekonomik çıkarlarla, gerek siyasal ve sosyal
statüyle gerçekleştirdiği katliamlara ortak etmesidir. Dolayısıyla geçmişle
yüzleşme, hesaplaşma istendiğinde devletten önce onun suç ortağı olan toplumun
geniş bir kesimi tepki göstermektedir. Bunun en açık örneği mecliste grubu
bulunan dört partiden birbirlerine tezatmış gibi duran üçünün (AKP, CHP ve MHP)
Avrupa Parlamentosu genel kurulunda kabul edilen Ermeni Soykırımı kararına
karşı ortak bir açıklama yapmasıdır.[6] Türk toplumunun ayinesi devletidir;
nüfusunun çok büyük bir kısmı ciddi anlamda devletle senkronizedir ve özellikle
devletin temellerini oluşturan Ermeni soykırımı, Kürt inkârı gibi konularda
devlet gibi düşünüp onun refleksleriyle hareket eder. Dolayısıyla devletle
birlikte inşa ettikleri inkâr üzerine kurulu resmi tarihleriyle yüzleşmek en
zor seçenektir. Adı geçen partilerin oy oranları toplandığında hem karamsar bir
tablo ortaya çıkıyor hem de 1915’ten günümüze Türk devlet-toplum ilişkisinin
pek değişmediğini gösteriyor. Dolayısıyla devletin yüz yıllık yüzleşilmeye
muhtaç onlarca olayında toplumun suskun kalması bu tarihsel kurucu ve suçlu
rolünden kaynaklıdır ve devletin/Türk Müslüman toplumun geçmişiyle
yüzleşebilmesi için hala ciddi anlamda zamana ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
Buna karşın Kürt hareketinin halklar ve haklar meselesine
yaklaşımından kaynaklı Kürt toplumu Ermeni soykırımına dair geçmişiyle
yüzleşmeye ve hesaplaşmaya daha açık bir tavra sahip. Kürt toplumunun 1915
soykırımına dair kendi içinde de olsa yüzleşmeye başlaması 1915’i unutmaktan
çok hatırlayıp gündemde tutması, Kürtler açısından önemli bir adımdır.
Muhtemelen kısmi de olsa bu yüzleşme deneyimini soykırımda yer alan toplumlara
ve belki de Türk devletine geçmişiyle yüzleşmek için bir kapı aralar.
[1] Bejik ismi için Adnan, Namık Kemal Dinç Çelik, Yüzyıllık
Ah Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbakır (İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı
Yayınları, 2015) kitabına bakılabilir.
[2] David Gaunt, I. Dünya Savaşı Sırasında Doğu
Anadolu’da Katliamlar, Direniş, Koruyucular: Müslüman- Hıristiyan ilişkileri,
1. baskı, Belge yayınları 573 (Sultanahmet, İstanbul: Belge Yayınları, 2007).
s.431
[3] Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış barış: Doğu
Vilayetleri’nde misyonerlik, etnik kimlik ve devlet 1839-1938 = Verpasste
friede: mission, ethnie und staat in den ostprovinzen der Türkei 1839-1938, 2.
baskı, iletişim yayınları 1075 (İstanbul: İletişim, 2005).
[4]
http://www.bisav.org.tr/userfiles/yayinlar/NOTLAR_15.pdf
[5] Hacî Qadirî Koyî (1815-1897), Dîwan (Stockholm:
Nefel, 2004).
Hîç xîretêk nemawe sed car qesembe Qur‘an
Peydabe Ermenistan namênê yek le kurdan‘
[6]
http://t24.com.tr/haber/akp-chp-ve-mhpden-apye-karsi-birlesti,293777
Bu kısa yazı, büyük oranda Bilgi Üniversitesi Tarih
Bölümünde Osmanlı Kürt Basınında Kürt-Ermeni İlişkileri konulu yüksek lisans
tezinden yararlanılarak yazıldı: “Ayhan Işık, “Kurdish and Armenian Relations
in The Ottoman Kurdish Press (1898-1914)” (Thesis, İstanbul Bilgi
University, Institute of Social Science,
Master of Arts in History, 2014).”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.