"Kredi güvenceleri, satış güvencesi bütçelere girmiyor,
gerçek açık makyaj ediliyor." Türkiye’nin önde gelen iktisatçılarından Prof. Dr. Korkut
Boratav, Türkiye’nin "bağımlı" olduğu yabancı sermayedeki kaçışın
2017’de de sürmesi halinde ekonomik küçülmenin sert bir krize dönüşebileceği
uyarısında bulundu. Boratav, KHK uygulamaları ve Cumhurbaşkanı Tayyip
Erdoğan’ın söylemlerinin sermaye kaçışını hızlandırdığını söyledi. "Kriz
gelir Erdoğan gider" beklentisinin yanlış olduğunu belirten Boratav,
"Krizler iktidarları otomatik olarak değiştirmez; hatta halk sınıflarının
örgütsüz, zayıf olduğu, işsizliğin, sefaletin yaygınlaştığı ortamlarda baskıcı
rejimleri güçlendirebilir. 'İnsan insanın kurdu' olabilir. Komşular rakip
görülür; ihbarcılık yaygınlaşır. Emperyalizme umut bağlamak şaşkınlıktır.
Önemli olan her aşamada artan baskılara karşı mücadele etmektir" görüşünü
savundu.
Prof. Dr. Korkut Boratav'ın Cumhuriyet'ten Kemal Göktaş'a
verdiği söyleşi şöyle:
- İki şeyi çok merak ediyoruz. Birincisi, bir krize doğru mu
gidiyoruz? İkincisi doların bu yükselişi krizin habercisi mi?
Türkiye gibi ülkelere, bugünkü yaygın iktisat söyleminde
“yükselen piyasa ekonomileri” deniliyor. Geleneksel söylemde bunlara
“gelişmekte olan” veya “az gelişmiş ülkeler” denirdi. Ben, “çevre ekonomileri”
terimini yeğliyorum. Tercih nedenim de şudur: Dünya ekonomisi emperyalist
sistemin ekonomisidir. Bu sistemin ana özelliklerinden birisi kutuplaşmadır.
Kutuplaşmanın iki ucu ve arada geçiş halindeki ülkeler ve ekonomiler vardır.
Ama belirleyici özellik, egemen, güçlü bir merkez ile bağımlı çevre ekonomileri
arasındaki kutuplaşmadır. Emperyalist
sistemin özelliklerinden biri egemen, güçlü merkezin sermaye ihraç etmesidir.
Bunu aşağı yukarı emperyalizmi ekonomik boyutlarıyla inceleyen bütün iktisatçılar
vurgulamıştır. Sermayenin tekelleşmesi, finans sermeyenin öne geçmesi ve
sermayenin ihraç edilmesi… İhraç, sistemin merkezinden çevresine doğru olur.
Çevrede kapitalizm varsa, yerli kapitalistler sermayeyi ihraç da edebilir;
ülkede de tutabilir. Ancak, çevre ekonomilerinin ana özelliği net sermaye ithal
etmeleridir. O bakımdan Türkiye açık ve seçik bu konumdadır. Hangi yıla
bakarsak bakalım, her yıl Türkiye’ye giren yabancı sermaye, Türkiyeli
şirketlerin, bankaların ve bireylerin (rantiye diyelim) yurt dışına taşıdıkları
sermayenin birkaç misli üstündedir. Kriz yılları haricinde, çünkü krizde
tersine döner bu hareketler. Buna ilişkin çeşitli rakamlar verilebilir. Bu
özelliğe bağlı ikinci bir göstergeye de bakabiliriz: Ödemeler dengesinin bir başka hesabı vardır.
Faiz, kâr transferleri… Giren sermaye kâr faiz transferi yapmak ister, serbesti ister, engelleme
istemez. Engelleme varsa girmez zaten. Türkiye’nin dışarıya yatırım yapan
burjuvazisi de kar ve faiz gelirlerini ülke içine aktarmak ister. Bu sayılara bakın. Türkiye, son yıllarda her
yıl 10 milyar doların üstünde, mesela 2015’de 14 milyar dolar civarında kar ve
faiz transfer etmiştir ülke dışına. Aynı yıl, Türkiyeli aktörlerin ülke
dışından aktardıkları faiz, kâr ise 4.5 milyar dolardır. Çünkü giren sermaye
çıkan sermayeden fazla. Dolayısıyla Türkiye, sermaye girişlerine bir hayli
bağımlı bir ekonomidir.
Bu ekonominin bir özelliği de sermaye ithalinin işlevsel
olmasıdır. Niye? Sistematik olarak aşağı yukarı istisnasız kriz yıllarında bile
Türkiye cari işlem açığı verdiği için. Bu açık ekonominin normal çalışması için
dıştan gelen kaynağa ihtiyaç duyar. Dıştan gelen kaynak bu açığı kapatır. Biraz
daha fazlasıyla kapatır. Gelir Türkiye’deki çeşitli yatırım araçlarına para
bağlar. Borsaya bağlar, mevduata bağlar, bazen sabit sermayeye, sabit
varlıklara, gayrimenkule veyahut borsadaki küçük yatırımlar dışında
şirketleri satın alarak girer. Dolasıyla
giren sermayenin işlevleri budur. Bakıyoruz rakamlara, Türkiye’de yabancı
varlıkların milli gelire oranı yüzde 80’i aşmıştır.
- Yabancı sermaye yatırımlarının ekonominin krize girip
girmemesinde tayin edici bir rolü var yani…
Türkiye'deki yabancıların finansal ve sabit varlıklarını
toplayın, mesela son 10 yıla bakın, her yıl bu toplam oran olarak da
artmaktadır. Yani Türkiye ekonomisinde giren sermaye şunu yapıyor: 1- Kar ve faiz elde edince dışarı transfer
ediyor. Milli gelirin aşağı yukarı yüzde 2'si civarında dışarıya transfer
ediliyor. 2- Transfer etmediği kar ve faizler Türkiye'deki varlıklarını artırıyor.
Yani borsadaysa hisse senedini artırıyor, devlet tahviline para bağlamışsa
faizlerini yeni tahvil alımına tahsis ediyor. Diyelim ki bir bankanın yüzde 60
hissesi ondadır. Kârlarıyla sermaye artırımını yapıyor. Türkiye ekonomisi
finansal ve sabit servet bakımından giderek yabancılaşıyor. İlk soruya dönelim.
Bir ekonomi cari açığının kapatılması gereksinimi dışında, yabancı sermayeye
bağımlı hale gelmişse, bu varlıkların çıkması veya yabancı sermaye akımının
yavaşlaması, durması, hatta tersine dönmesi ciddi, olumsuz sonuçlar verir. En
dramatik sonuç, sermaye girişlerinin
çıkışa dönüşmesi sonunda neoliberal
dönemde patlak veren 4 kriz olmuştur. 19
94, 1998-99, 2001, 2008 – 2009.. Bu 4
kriz dönemlerinde aynı olayı görüyoruz.
- Bugün itibariyle yabancı sermayenin kaçış eğilimi var mı?
2015'de dünya ekonomisinde FED’in yarattığı belirsizlikler
nedeniyle sermaye akımlarında bir yavaşlama oldu. 2015'deki bu yavaşlama
2016'nın başında geçiştirildi. FED faiz artımını biraz erteleyeceğinin
sinyallerini verdi. Dünya ekonomisinde ve sermaye hareketlerinde yeniden bir
canlanma başladı. Canlanma Türkiye'yi de etkiledi. Fakat Türkiye'de iki olay
ters dönmeye yol açtı. Birincisi 15 Temmuz.. Temmuz ayında ödemeler dengesi
rakamları net sermaye çıkışını ortaya koyuyor. Ağustos’ta yabancı yorumcular darbe
girişiminin ekonomik sonuçlarının geçiştirildiğini söyledi. Bir çalkantıdan
geçen çevre ülkesinde, sıcak para
yatırımcıları fiyatlar uygun seviyeye gelince ülkeye girme kararı verir.
Timothy Ash,, Türkiye'yi yakından izleyen bir bankerdir. 17 - 25 Aralık
çalkantısından 2-3 ay geçtikten sonra, şu ifade ona aittir: 'Fiyatlar yeterince
düştü, yani burnunuzu tıkayarak
Türkiye'ye girmenin zamanıdır.' Yani diyor ki, kötü kokulara aldırmayın. İnsan
hakları, yolsuzluklar filan bizi ilgilendirmez. Mühim olan rahatlıkla borsadan
hisse senedi alabiliyor muyuz? Bankalarda hesap açabiliyor muyuz? Devlet
tahvillerini satın alabiliyor muyuz?... İkincisi kârlarımızı rahatlıkla
çıkabiliyor muyuz? Mühim olan budur, diyor. Temmuz'dan sonra da aynı demeci
verdi. Dedi ki: ' Darbe ortamı geçmiştir, kısa zamanda yine fiyatlar düşecek,
girme k zamanı gelecektir. Devlet sağlamdır. Tahvilleri güvencelidir. Onun için
problem yok'. Ağustos’ta da sermaye
girişleri canlandı.
- Ne oldu Ağustos'tan sonra?
Öyle anlaşıldı ki siyasi iktidar, hükümet ve Cumhurbaşkanı,
bir darbe girişiminin sınırlarını aşan bir söylem uygulama geliştiriyor.
Eylül'ün 23'ünde, Moody’s, Türkiye'nin kredi puanını çöp düzeyine indirdi.
Moody’s internet sitesinde açıkça şu
ifade yer alıyor: 'Hükümetin özel sektörde Gülen hareketiyle bağlantılı
kurumlara dönük eylemleri, özel yatırımların korunması ve genel olarak yatırım
ortamı üzerinde endişelere yol açarak ülkenin büyüme politikasını olumsuz
etkileyebilir. Güvenlik riskleri ve iktidarın pekiştirme gereksinimine eklenen
Anayasa değişikliği belirsizlikleri, kurumlarda zafiyete, dağınıklığa neden
olabilecektir.' Moody’s ‘in muhatabı
kısa vadeli fon yöneten sıcak para yatırımcılarıdır. Moody’s ile birlikte yanında 3 derecelendirme
kuruluşundan ikisi Türkiye'nin puanını yatırım yapılamaz konumuna getirirse,
büyük kurumsal yatırımcıların o ülkeye yatırım yapmamaları gerekir. Bu temel
bir ilkedir. Büyük yatırımcılar, fon yöneten dev yatırım şirketleri,
uluslararası kurumlar, mesela Dünya
Bankası gibi kuruluşlar, Harvard gibi büyük üniversiteler .. Fonları finans
şirketleri, bankalar tarafından yönetilir. Yatırımın asıl sahibi olan bireyler,
şirketler veya kurumlar sorumlu tutarlar onu. 'Negatif puan almış bir ülkenin
hisse senetlerini almaman gerekirdi.' derler. Onun için Moody’s şunu söylüyor: 'Ey yatırımları yöneten
dev finansal kurumlar, Türkiye’de
mülkiyet hakları güvence altında değildir. Ona göre dikkat edin.'
- Türkiye’nin yabancı sermaye yatırımları konusunda kredi
derecelendirme kuruluşlarının rolü çok tartışılıyor. Bir yandan da AKP’nin 14
yıllık iktidarında ekonomide çok kötü bir hikaye de yaşanmaması ile bu durumun
ilişkisi var mı?
Moody's, Standard and Poor's ve Fitch var. S&P’ye göre
Türkiye yatırım yapılamaz konumdaydı, Fitch yatırım yapılabilir statüdeydi.
Moody's çöpe dönünce üçünden ikisinin
Türkiye puanı negatif oldu. Bu tedirginlik IMF’de bile var. IMF Ana
Sözleşmesi’nin 4. maddeye bağlı olarak üye ülkelere her yıl ekonomik rapor
hazırlarlanır. Bu yıl gelen heyetin
raporunda da benzer bir endişe var: ' Maliye hesaplarında onay ve açıklık
gereklidir. Kamu özel ortaklık portföyüne bağlı güvenceler Maliye’nin
yükümlülükleri de artmaktadır.' Burada şöyle bir uyarı ortaya çıkıyor. Bizim
ülkeye yatırım yapan finans çevreleri için en sağlam yatırım aracı devlet
tahvilleridir. Yani, yüzde 9 – 10 civarında getiri getiren devlet tahvillerine
para bağlarsanız, devletin batmayacağı kesin gözle algılanıyorsa, kamu
hesapları fazla açık vermiyorsa, rahatlıkla yatırım yapabilirsiniz. Türkiye'nin
AKP döneminde en çok itinayla izlediği politikalardan biri bütçe açıklarını
frenlemek olmuştur. Bu doğrultudaki önlemlerin en önemlisi vergi yükünün, daha
çok dolaylı vergilerle yüksek tutulmasıdır.
- Bu vergiler aslında eşitsizliği derinleştiren vergiler,
değil mi?
Harcamaya dayanan, kolay toplanan ve düşük gelirlilere
oransal olarak daha çok yüklenen vergileri yüksek tutarak kamu açığını sınırlı
tutmuştur. IMF şimdi, zaman içinde ortaya bazı makyajların çıktığı algısını,
uyarısını ifade ediyor.
- Makyaj dökülüyor yani...
Evet. Özellikle kamu özel ortaklıklarında Hazine’den çeşitli
güvenceler veriliyor. Kredi güvenceleri,
satış güvencesi… Bu güvencelerin
Hazine'ye yüklediği miktar, bütçelere girmiyor. Dolayısıyla Türkiye bütçesinin
gerçek açığı da makyaj edilmiş oluyor
- AB’nin de basına, milletvekillerine ve belediyelere
yönelik uygulamalarla ilgili uyarıları var. Bunlar yatırımcıyı etkilemiyor mu?
Bunlar, bezirgan kafalı, sıcak para yöneten bankerleri
doğrudan ilgilendirmez ama buradan şu soruya geliyoruz: Türkiye nereye gitmek
istiyor? Büyük bir siyaset kayması başka çöküntüler getirir. Mülkiyet hakları
sorununu yeniden gündeme getirir. Bu söylemler de da açıkçası Türkiye'nin şu
anda finans kapital açısından fazla güvenilir bir ortam sağlamadığının
sinyallerini veriyor. Sermaye
hareketleri açısından ne oldu? Temmuz’daki çıkış, Ağustos'ta telafi edildi
fakat Eylül’de yabancı sermaye 2.7 milyar dolarlık net çıkış gösterdi. Dikkat
edin; girişte yavaşlama değil, net çıkış...
- Kaçış başladı mı yani?
12 ay öncesine bakın. Yarım milyar dolar sermaye girişi var.
Fazla değil ama pozitif giriş. Net sermaye çıkışları sürerse ne olur? Türkiye'nin başına 2008 ve 2009'da ne geldi, hatırlatalım.
- Teğet geçti denildi o kriz için...
Başbakan Erdoğan 'teğet geçti' dedi. Teğet geçti söylemi de
ekonomi medyasının zafiyetinden ötürü doğruymuş gibi algılandı. Şimdi size
gerçek sayıları söyleyeceğim. Kriz Türkiye'yi Ekim 2008'de vurur. Yani net
sermaye çıkışı 2008'in son 3 ayında başlar ve 2009'un da ilk 9 ayında devam
eder. 12 aylık bu dönemde Türkiye'den 10.9 milyar dolar yabancı sermaye net
çıkış göstermiştir. Peki önceki 12 ayda
ise 75.7 milyar dolar net giriş vardır. Türkiye'deki gibi bir ekonominin
krizlerden nasıl etkilendiğinin tipik örneği burada. 75.7 milyar dolarlık
giriş, 10.8 milyar dolarlık çıkışa dönüşüyor. Toplayın ikisini, aşağı yukarı 87 milyar dolar civarında bir şok
getiriyor ekonomiye. Sermaye hareketlerinde tersine dönüşün ima ettiği şokun
büyüklüğü, 2008 milli gelirinin yüzde 10.4’ü oranındadır. Çok sert bir şok.
Sonuç, 2008’in son 3 ayı ile 2009’un ilk 9 ayının milli gelir rakamlarını
bakın, 12 ay öncesinin rakamları ile mukayese edin, 7.9 oranında küçülmedir.
İşte Tayyip Erdoğan’ın 'teğet geçti' vurgulamasının yanlışlığını iki yılın uygun aylarına baktığınız zaman,
şokun büyüklüğü ile birlikte görüyorsunuz…
- Peki ama biz gündelik hayatta bunu hissetmedik herhalde.
2001 kadar hissedilmedi ya da...
Çünkü finansal sistemi, bankaları sarsmadı. Mesela 2001 krizinin hemen arifesinde bankaların
yabancı bankalara olan borçları Hazine güvencesi altına alındı. O kriz,
finansal sistemi bankaları sarsmıştı. 2008-2009
krizi, finansal çöküntüye yansımadı.
İşsizlik arttı; istatistiklere yansıdı ama yumuşak yansıdı. O iki yılda tarıma
çok fazla göç veriyor Türkiye. Yani işsizlerin önemli bir bölümü köye geçince tarımsal istihdam artmış
görünüyor. Şehirdeyken ev kadını olan kadın, tarıma ailesiyle beraber geçince
istihdamda görünür. Medyanın söyleminde de kriz olgularının tam algılanmadığını
biliyoruz. 2009 Mayıs’ta Başbakan'ın söylemine
rağmen krizin sertliği
algılandığı için IMF’yle müzakereye başladı hükümet. Tam bir anlaşmanın
eşiğindeyken FED’in ve Avrupa Merkez Bankası'nın likidite genişlemesi Ekim
2009'da Türkiye’yi rahatlattı. Yani kriz algılaması hafiftir ama nesnel olgular
ağırdır.
- Bugün peki ….
2016'nın ilk 9 ayında giriş ve çıkışları bir araya
toplarsanız, hala önceki yıla göre yüzde 11 civarında yabancı sermaye
hareketlerinde azalma var. Net çıkış sadece temmuz ve eylülde algılanıyor.
Bütün mesele şu. Bu çıkış, eksi akım, ne kadar devam edecek ve ne kadar sert
olacak? Yabancı sermaye girişi, azalarak devam ederse büyük bir şok yaratmaz.
Örneğin 2015’de 37 milyar dolar yabancı sermaye girişi var; bir önceki yılda ise
51 milyar dolar gerçekleşmiş. Azalma var; fakat bunu telafi eden olgular çıktı.
Mesela petrol fiyatları düştü. Dolayısıyla sermaye akımlarındaki yavaşlama ağır
bir şok olarak hissedilmedi. Ama Eylül
2016’daki gibi pozitif akım eksiye dönerse o zaman başımız ağrıyacaktır.
[[Haber görseli]] - Neye bağlı bu? AB dondurursa ilişkileri…
Aşağı yukarı biliyoruz ki bu yılın son 3 ayı küçülme ayları
olacaktır. Aşağı yukarı biliyoruz. Eylül sanayi üretimi verisi işte yüzde 4,2
düşmüştür. İlk 9 ayın sanayi üretimin büyüme hızı yüzde 1.8’dir. Sanayinin büyüme temposu genellikle milli gelirden
yüksektirİlk 9 ayı, diyorum, ancak yüzde 1.5 büyüme ile tamamlayacağız. Ama
biraz önce verdiğim Eylül’deki yabancı
sermaye çıkışları, döviz hareketlerinden algılıyoruz ki, devam etmektedir. O
zaman son 3 ay küçülme olacak… 12 ayın bilançosu ne olur? ‘2009’da başlamış,
2008’in Ekim’inde son bulan şokun bir benzeri başladı mı acaba’ sorusu aklımıza
gelecek. Yani 2008’den 2016’ya, 8 yıl arayla yeni bir kriz gündemde midir? Net sermaye
çıkışı 2017’nin içinde de devam ederse, bugünkü küçülme sert bir krize
dönüşebilir.
- Daha fazla olur mu, olmaz mı, ona şimdi nedir o öngörüler.
Bir kere, Türkiye’nin dışında, dünya ekonomisinde ve dünya siyasetinde de
tedirginlik var. Brexit şoku hafif atlatıldı. Trump’ın gelişi bizim coğrafyaya
sert yansıdı. Dikkat edin Trump’tan sonra ABD borsası rekor kırdı.
- Onun nedeni nedir? Trump’ın kamu harcamalarına ağırlık
verecek olması mı?
Doğru tespit. Trump Cumhuriyetçi Parti’nin kemer sıkmacı kanadının
söylemini kabul etmiyor. Bütçe açığı iki kanaldan artacak… Vergileri
düşüreceğim diyor, bunu Cumhuriyetçi sağ zaten onaylar. Ama, ilaveten alt yapı
harcamalarını da yükselteceğim diyor. Bu iki kanattan bütçe açığını yukarı
çeker . İlginç bir şekilde Reagan’ın da yaptığı buydu. Sağcıların zaman zaman
Keynesçi politikalara yöneliverdiğini gösteren bir örnektir.
- Aslında sosyal demokrasiye yakın bir şey değil mi?
Sosyal demokrasiden farkı şu: Zenginlerin, şirketlerin ve
varlıklıların vergilerini düşürüyor. Sosyal demokrat Keynes akımında, yüksek
gelir gruplarının harcama eğilimi de düşük olduğu için onlara yapılan vergi
kıyağı tüketime yansımaz. Neo-liberal akım ise, ‘ama yatırım şevkini
coşturabilir’ diyor. Bu tartışmayı bir yana bırakalım. Ama sonuçta, artan bütçe
açığı sayesinde büyüyecek bir ekonomi beklentisi, borsayı coşturuyor; doların
da güçlenmesini gerektiriyor. Trump,
Merkez bankasının faiz yükseltmesine de karşı çıkmıyor. Faizler yükselecek,
sıkı para politikası açık bütçe ile birleşecek; Obama’nın finans sistemine
getirdiği kısıtlamalar kalkacak. Şimdi bu senaryo, ABD ekonomisi için
iyimserlik yaratıyor. Yatırımcılar tahvillerini satarak hisse senetlerine
geçiyorlar.
- Peki bizi niye olumsuz etkileyecek bu durum?
Tahvil satışları, tahvil faizlerini yükseltiyor. Bu şu
anlama gelir: Pasif yatırımcı, risk aramayan garanti isteyen, büyük yatırımcı
kurumlar ABD’ye yönelebilir. Şu anda ABD uzun vadeli tahvil faizleri yüzde 2.2-2.3 civarında getiri sağlıyor. Bu sözünü
ettiğim büyük yatırımcılar için güvenli bir yatırımdır. Dikkat edin Türkiye’ye
giren büyük yatırımcı ise yüzde 11 faizle bile girmiş olsa, döviz kuru yüzde
11’i aştıı anda zarara girer. Çünkü elindeki Türk liralı tahvili satıp dolara
dönmek zorundadır. Türk lirasının değeri düştüğü için elde edeceği dolar
azalacaktır. Güvencesini nasıl sağlar? Muhtemelen vadeli döviz piyasalarında
güvenli bir kur bağlamıştır kendisine. Fakat işte bu Türkiye’den çıkıp, sadece
Türkiye’den değil, çevre ekonomilerin pek çoğundan çıkıp ABD’ye motivasyonunun
doğması demektir. Moody’s ve S&P’nin
negatif puanları da bu motivasyonu iyice pekiştirmiştir. O yüzden Trump şoku bütün dünyada yükselen
piyasalarda sarsıntı yaratırken yükselen dolar fiyatında Türkiye Meksika’dan
sonra ikinci olmuştur.
- Bizi daha çok etkiliyor…
Ön saftayız; ama bizimle beraber pek çok ülke daha
etkileniyor. Mesela 5’li kırılgan takıma, Brezilya, Güney Afrika, Endonezya,
Hindistan ve Türkiye’ye Trump’ın özel hedefi olan Meksika da ekleniyor . Trump
şokunun dışında da Batı siyasetinde bir olumsuz hava var. İtalya’da
referandumun olumsuz çıkması AB’nin bir zayıf halkasını daha sarsacak.
Hükümetin istifa etmesi halinde Avro’ya , hatta Avrupa Birliği’ne çok olumsuz
yaklaştıkları bilinen 5 Yıldız Hareketi, Kuzey Partisi ve Berlusconi öne
çıkacak. İtalya’da avrodan çıkış, hatta AB’den uzaklaşma eğiliminin yükselmesi
büyük bir belirsizlik konusudur. Üçüncüsü Fransa, Hollanda seçimleri, Avusturya
seçimlerinde aşırı sağın partilerin öne çıkma ihtimali... Hollanda’da parlamentoda,
Avusturya’da ve Fransa’da başkanlık seçimlerinde aşırı sağın ilk turda birinci
çıkması güçlü olasılıktır… Hatta ikinci turda dahi Le Pen’in kazanma olasılığı var. Çünkü Trump’tan daha
bilinçli bir söylemle işçi sınıfı
çıkarlarını savunan bir siyasetçidir; anti küreselleşmeci söylemi sahipleniyor
o da. Şimdi bunlar Avrupa’da büyük bir belirsizlik ortamı yaratıyor. Siyaset
sahası belirsizleşince yatırımcılar ne yapmalı? Her ülkenin güvenilir
kağıtlarına dönelim, ABD’de tahvillere, Avrupa Birliği’nde mümkün mertebe
Almanya’ya dönelim… Çevre ekonomilerde ise Türkiye’deki siyasetin ek
katkılarıyla ayrıca bizi etkileyen geniş bir olumsuz ortam var. Bu olumsuz
ortam aniden dağılırsa; mesela kamuoyu yoklamaları bir kez daha yanılıp
İtalya’daki referandumda olumlu sonuç çıkarsa ekonomik gerilimler biraz
hafifler. İngiltere hafif atlattı Brexit şokunu. AB’nin hasta ülkelerinden,
İspanya’da bile pozitif büyüme oldu. Bu tip olumlu etkiler, karamsar tabloyu
hafifletirse Türkiye’nin özel durumu bir yana, genel ortam düzelebilir.
- Türkiye’deki siyasi söylem, yabancı yatırımcıları olumsuz
etkilemeye devam etmez mi? Bu söylem önemsenmez mi yoksa? Sonuçta Türkiye
içinde ve dışındaki pek çok kesimin ‘Faşizm yükseliyor’ tespiti yaptığı bir
dönemdeyiz.
Yabancı sermaye için mühim olan, “benim yatırım yaptığım
şirket niçin birden bire kayyum altına verildi ve TMSF’ye devredildi”
sorusudur. Bütün amacı kısa vadede yüksek getiri sağlamak isteyen, sıcak para
kaynakları için bu bir şoktur. Onlar için hapisteki gazeteciler, işte cezaevine
konulan seçilmişler ve işlerinden uzaklaştırılan devlet memurları tali bir
meseledir. Mülkiyet haklarına uzanan bir tehdit ise affedilmez. Hükümetin
ekonomik KHK uygulamaları,
Cumhurbaşkanı’nın söylemi hiç yardım etmiyor bu olumsuz algılamalara;
hatta bunları kışkırtıyor. AB eleştirilerinin, söyleminin sertleşmesi de adeta
çifte kavrulmuş etki yapacak Türkiye aleyhindeki ortama. ‘Nereye gidiyor bu
ülke?’ diye sorulacak.
- Avrupa Parlamentosu müzakerelerin dondurulması çağrısı
yaptı. Cumhurbaşkanı ise bunu gördüğü için Şangay Beşlisi açıklamaları yaptı.
AB ile üyelik müzakereleri dondurulmuş Türkiye doğrudan ekonomik krize girer
mi? BU bir ekonomik kriz gerekçesi olabilir mi? Ticaret rakamları veriliyor ama
Avrupa sermayesi de kârına bakar, Türkiye 80 milyonluk bir ülke. Sırf bu yüzden
de sermaye Türkiye’den kaçmaz herhalde…
Size bir örnek vereyim. Demokratik normları sistematik
olarak çiğneyen ülkelerden biri Tayland’dır. Yarı askeri rejim var. Seçilmiş
Başkan askeri baskıyla görevinden alındı. Kızı siyasette; ama eli kolu bağlı…
Tayland uluslararası sermaye açısından bu çalkantılar nedeniyle itibar yarası
almadı. Asya ülkelerinin rejim yapıları ile Batı’dan farklıdır, farklı ölçütler
söz konusudur. Ancak, mülkiyet hakları güvenceli mi, yatırımda serbesti var mı,
kârlarımı dışarı çıkarabiliyor muyum, rahatça girebiliyor muyum, bunlar
önemlidir. Dikkat ediniz, yabancı
sermaye için Çin en çok rağbet gören ülkedir. Komünist Parti tek başına
iktidardadır ve bir hayliyle kontrollü bir iktidar söz konusudur. Ama
yatırımcının haklarını sonuna kadar, fazlasıyla güvence altına almıştır.
- O zaman Erdoğan buna güveniyor herhalde. Yani o zaman
Erdoğan’ın Batı karşıtını söylemlerini de anlayabiliyoruz. Bu doğrudan kriz
anlamına gelmeyecek mi?
Galiba TMSF’nin kontrol ettiği sermaye bloku Türkiye’nin en
büyük holdingleriyle mukayese edilir seviyeye gelmiş. İşte bu ciddi bir
problemdir. Ortada kendisini sınırsız iktidara taşıma gündemine tutkun bir
Cumhurbaşkanı var. Cumhurbaşkanı bu hedefe giderken şu andaki muhatabı, kitle
tabanıdır, kamuoyudur,
seçmenleridir, uluslararası
sermaye değil… Yanı başında, dünyada olup biteni daha yakından izleyen Mehmet
Şimşek gibi kişiler, bu söylemi frenleyebildikleri ölçüde finans kapital teskin
olabilir. Rejim mühim değildir; mülkiyet haklarına ve küreselleşmeye
angajmandır sermaye için önem taşıyan…
- Mehmet Şimşek’in aykırı gibi görülen söylemlerinin
arkasında bu mu var?
Eski hükümette Ali Babacan, burada da Mehmet Şimşek biraz bu
işlevleri üstlenmişlerdir. Yani diyorlar ki, ‘siz bu söyleme bakmayın, esas
parametreler devam ediyor; biz durumu
izliyoruz’ gibi bir mesaj yollamaya çalışıyorlar.
- O zaman şunu söyleyebiliriz sanırım Türkiye yönünü AB’den
çevirebilir, yeter ki sermayenin istediği şartları yerine getirsin.
Evet.
- Şangay Beşlisi’ne de yönelebilir?
Evet..
- Bu doğrudan bir kriz, Türkiye’nin tecrit edilmesi anlamına
gelmez yani ekonomik açıdan…
Yalnız burada NATO üyeliği gibi bazı eşikler var. Bu eşiğin
aşılması ağır gerilimler sonunda gerçekleşir. Öyle bir ortam içinde Batı’nın
ABD veya AB’nin Türkiye için ‘saf değiştirme teşhisi’ koyması, Rusya’ya, İran’a
yaptıkları gibi bir tavıra yol açar mı? Sorun budur.
- Bir ekonomik ambargo olasılığı mı olur?
NATO’dan gerilimler içinde kopmuşsanız, her türlü yaptırıma
hazır olacaksınız. Ortadoğu’da şu andaki maceraperest eğilimler ABD, CIA,
Pentagon ile dirsek teması içinde sürdürülüyor. Diyelim ki o dirsek teması
koptu, NATO bağlantısı da koptu, ondan sonra ne olacağını bilemeyiz. Ölçüsüz
bir Ortadoğu macerasının öncülüğü içinde ülke çeşitli beklentilere hazır
olmalı… Ama bu çok ekstrem bir örnek.
- Siz böyle bir şey yapabileceğini düşünüyor musunuz?
Yok, NATO’dan çıkma gibi bir şeyi gündemde görmüyorum.
Şangay Beşlisi üyeliği dahi, AB ile var olan bağlantılara aykırı değildir.
NATO’dan koparsan iş değişir; başka bir
anlam kazanır. Zaten size ‘buyurun gelin’ diyecekleri de şüphelidir. Şangay
Beşlisi tevatürü, bence, Cumhurbaşkanı’nın iç kamuoyuna dönük destek kazanma
söylemlerinden biridir. Dünyaya meydan okuyor. En ekstrem önerileri getiriyor.
Ama, NATO’dan çıkış söylemde de, gündemde yok…
- Suudi Arabistan, Katar gibi Arap sermayesinin sıcak para
yollayarak Türkiye ekonomisini ayakta tuttuğu yolunda yaygın bir kanaat var. Bu
gerçekliğe tekabül ediyor mu? Ayrıca petrol fiyatlarının düşmesiyle o ülkelerin
ekonomisindeki sıkıntı Türkiye’yi etkileyebilir mi?
Bu söylemin doğru ifadesi şudur: Türkiye, AKP’li iktidar
yıllarında sistematik olarak kayıt dışı para girişinden yararlanmıştır.
Bakınız, kayıt dışı para girer, çıkar. Hareketleri, artı olur, eksi olur.
Ödemeler dengesinde istatistiklerinde net hata noksan diye kayda girer.
Türkiye’nin 2003 öncesi istatistiklerine bakın, artılarla eksiler birbirini
aşağı yukarı götürür. 2003 sonrasında artılar sistematik olarak eksileri
geçmiştir. Biraz önce söylediğim 2009 krizine bakalım. Kriz ortamında sermaye
kaçışı beklenir. Türkiye’ye ise 2008-2009 krizinde 11,7 milyar dolar kayıt dışı
para girmiştir. … Yakın geçmişe bakın.
2015 ve 2016’nın 9 ayını karşılaştırıyorum. Oca-Eylül 2015’te Türkiye’ye
giren kayıt dışı para cari işlem açığının yarısından fazlasını kapatmıştır.
- Dünyada başka bir ülkede olmayacak bir şey bu herhalde.
Tabii… 2016’nın ilk 9 ayına bakın. Düşmüştür ama çok ilginç,
Türkiye’deki rezerv artışı kayıt dışı para ile olmuştur. Ben bunu defalarca
dile getirmiş iktisatçılardan biriyim. Merkez Bankası dünyadaki kayıt dışı para
hareketlerini inceleyerek dolaylı bir cevap vermiş oldu. ‘Bu kayıt dışı para
hareketlerinin toplamı zaten yüksektir’ dedi. Biz vurguluyoruz ki, ‘sistematik
olarak artı olması söz konusu Türkiye’de.’ Mühim olan sistematik artı, kayıt
dışı para girişi olmasıdır.
Bu akla ne getiriyor? Bu paranın Körfez kökenli olduğunu
varsaymak durumundayız. Bu konu benden çok sizi ilgilendirir. İnceleyin bulun,
dedektiflik yapın. Wikileaks gibi arşivlere girin, arka kapıdan ön kapıdan,
Türkiye’den Suriye’ye giren çıkan silah, mühimmat, şahısların finansmanı kimin
tarafından üstleniliyor? Kimler ne kadar
pay, komisyon alıyor? Hükümet çevrelerinin Körfez ülkelerine yaptığı
ziyaretlerin bir dökümünü yapın. kurulan özel ilişkilerin yarattığı nemalar,
akımlar, nasıl kayda geçmemiş tir? Başka türlü bir açıklama görülmüyor..
- Petrol fiyatlarındaki düşüş etkiler mi bu durumu?
Ben size olumsuz senaryo sundum. Dedim ki 2009’daki gibi
sert bir çıkış olursa Türkiye aynı ve belki daha sert bir dozda kriz ortamına
girer. Ama telafi mekanizmaları işleyecek mi? 2009 krizinde 12 milyar dolar
civarında olan o kayıt dışı para, acaba 22 milyara yükselirse krizin etkisi
nasıl değişir? Örneğin 2015’in ilk 9 ayında, cari işlem açığının yarısı kadar kayıt dışı para giriyor. Bu rakam kriz
ortamında ikiye katlanırsa krizin geçiştirilmesi de gündemde olur.
Şuraya geliyoruz: Arka bahçesini, yani Ortadoğu’nun karanlık
coğrafyasında olup bitenleri iyi bilen, izleyen bir siyasetçi olarak
Cumhurbaşkanı kendini sağlam hissediyor olabilir. Batı sermayesinden gelecek
şokları tamamen değilse bile kısmen belki de büyük ölçüde telafi edecek kaynak
akımlarına mı güveniyor? Başkanlık konumuna geçerse Batı’dan gelen olumsuz şok,
Körfez’e yaslanarak telafi edilebilir?
Bakış açısını öngöremem. Suudilerin ve Katarlıların da yakın müttefikleri olan
Batının bakış açısı da önemli. Orta Doğu,
Suudiler, Katar, Batı açısından
demokrasi ölçülerinin önem taşımadığı ülkeler. Örneğin Çin’de
muhaliflerin gözaltına alınmasını manşetlere taşıyan medya, Suudi, Katar,
Körfez coğrafyasında olup bitenlerle ilgili değil… Türkiye de Orta Doğu
ölçütlerinin uygulandığı ülke kategorisine niçin kaydırılmasın?
- Türkiye siyaseten, temel hak ve özgürlükler bakımından
tarihin en karanlık dönemlerinden birini yaşıyor. 12 Eylül darbesi ile
kıyaslanan bir haldeyiz. Nicel olarak ondan daha geniş bir kapsama alanına
ulaştı belki de ihlaller. Siyaseten de bir parçalanmışlık var. Muhalefet bir
araya gelemiyor ve bu iktidarın işini kolaylaştırıyor. Güçlü bir muhalefet de
ortaya çıkarmıyor.
Bir kere, bugünkü ortam 12 Eylül’den daha ağır. Örnek
olarak, üniversite… Ben, 12 Eylül’de 1402 sayılı kanun uyarınca, sıkıyönetim
komutanının talimatı ve rektörlükten gelen bir yazıyla 23 .5 yıllık hizmet
sonunda üniversiteden uzaklaştırıldım. Bir daha kamu hizmetinde çalıştırılmamak
şartıyla. Ancak özlük haklarım korunarak. 1.5 yıl dışardan SSK’ya prim yatırıp
Emekli Sandığı’ndan emekli de olabildim. Şu anda üniversitelerden ve devlet
memuriyetinden uzaklaştırılan kişilerin, 12 Eylül’de bize tanınan hukuki güvenceleri olduğunu
zannetmiyorum. Meslektaşlarımızdan emeklilik dilekçesi verenlerin kabul
edilmediği örnekleri de duydum. Sıkıyönetim döneminde idari yargıya başvurmak
mümkündü. İdari yargı durumu yorumladı; yorumları değiştirdi; sıkıyönetim
kalktıktan sonra, geri döndük. Şimdi bu tür güvenceler yok. Sayılar da çok arttı. 12 Eylül’de
görevden uzaklaştırılan kamu
personelinin sayıları bellidir. Kanun hükmünde kararnameler sıkıyönetim
rejiminin ötesindedir. Keyfi gözaltıları da bir yana bırakıyorum.
“Kriz gelir Erdoğan gider” beklentisi yanlıştır. Krizler
iktidarları otomatik olarak değiştirmez; hatta halk sınıflarının örgütsüz, zayıf
olduğu, işsizliğin, sefaletin yaygınlaştığı ortamlarda baskıcı rejimleri
güçlendirebilir. “İnsan insanın kurdu”
olabilir. Komşular rakip görülür; ihbarcılık yaygınlaşır. Emperyalizme umut
bağlamak şaşkınlıktır. Mülkiyet haklarının güvence altında olması yeter;
uluslararası sermayenin bir demokrasi önceliği yoktur. Önemli olan her aşamada
artan baskılara karşı mücadele etmektir.
Trump’ın gelişi ile AKP’nin iktidara gelişi arasında da
benzerlik vardır. 2001 krizini IMF tarafından yöneten bir siyasi iktidara halk
sınıflarının tepkisi, hatta nefreti sonunda, DSP, ANAP, MHP koalisyonu, 2002 seçimlerinde DYP ile
birlikte parlamentodan tasfiye edildi. Trump’ı
da iktidara getiren etken Amerikan halkının küreselleşemeye tepkisidir.
Bu benzerlikler, iki siyasetçiyi birbirine niçin yakınlaştırmasın?
Böyle bir ortam kapsamlı, kolektif muhalefeti gerektirir.
Türkiye’nin bu uygulamalara karşı direnecek muhalefet çevresini
birleştirebilecek iki tema var: Birincisi, İslamcı faşizme geçişin kritik eşiği
olan Başkanlık sistemine ödünsüz muhalefet,
ikincisi ise Cumhuriyet değerlerini (başta laikliği) savunmak…
Bu ortak muhalefet hedefinde birleşebilecek çevrelerde,
milliyetçi ve liberal iki uç var. Değindiğim ortak hedeflerde birleşmeleri mümkün; ancak anlaşamayacakları
geniş bir alan da var. ,
CHP sonuna kadar ve ödünsüz cumhuriyet değerlerinin
savunmasını yaparsa, Başkanlık rejimine
ödünsüz karşı çıkarsa fiilen birleştirici bir etki yaratabilir. Ancak,
lider kadrosunu ağır bir baskı altında tutan, “olası saldırılara karşı peşin
savunma alma” saplantısından,
kompleksinden arınmak şartıyla.
Örneğin, laikliğe karşı her ihlali, kadın aklarına yönelen tüm gerici
saldırıları “anayasaya, insan haklarına aykırılık” nedenleriyle kamuoyuna,
adliyeye taşıyacak bir militan pozisyonu benimsemesi, kendisine felce uğratan patolojik
çekingenliği aşması şartıyla… Sonuna kadar Cumhuriyetçi değerleri savunmak
bugünün koşullarında demokrasiyi savunmanın ön-koşulu olacaktır.
Örneğin CHP, herhalde, KCK uygulamalarında terör bahanesiyle
milletvekillerine, seçilmiş yerel
yöneticilere dönük saldırıların, çok daha kapsamlı bir dizi saldırının provası
olduğunu; dolayısıyla bu uygulamalara karşı çıkmanın bir öz-savunma öğesi
taşıdığını fark etmiştir. Bu algılama,
CHP’yi komplekssiz olarak insan hakları ihlallerine karşı mücadele platformuna
çekecektir; çekmektedir.
- Kendi rezervlerini bir kenara bırakırlarsa, bir demokrasi
cephesinde bir araya gelmek mümkün olur mu?
Böyle bir cephenin uçlarının, ortak hedefe dönük mücadele
içinde ,kendi öz programlarını askıya
almaları beklenir diye düşünüyorum.
- Çözüm önerimiz nedir? Toplum bununla nasıl mücadele
edecek?
Başkanlık rejimine giden her adımı bütün yöntemlerle
önlemeye çalışması lazım muhaliflerin. Samimi kanaatimi söyleyeyim. Başkanlık
rejimine geçtiği andan itibaren faşizme geçiş tamamlanmıştır. Geriye dönüş
yoktur. İktidarı değiştirmek imkansızdır. Bunu Latin Amerika’da gördük.
Paraguay’dan başlayarak Küba’ya, yakın dönemde Peru’ya bakınız… Türkiye de bu örnekleri izler. Geriye dönüş
yoktur. Başkanlık rejimine geçişin önlenmesi kritik bir kazanımdır. Bu öncelik Cumhuriyetçi bir muhalefetin
ekstrem uçları dahil, herkesi birleştirebilir. Cumhuriyet değerlerine yapılan
saldırının da, siyasi İslamcılığa angaje olanların dışında herkesi
birleştirmesi gerekir. HDP için önemsiz midir acaba? HDP’nin farklılığını
yaratan o değil mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.