Yeryüzü hepimize yetecek kadar geniştir. Yeter ki biz
kinimizle, öfkemizle, kibrimizle onu daraltmayalım. Yaratıcının peygamberler
aracılığıyla bize gönderdiği hak, barış, adalet ve ahlak ilkelerine riayet
ettiğimizde yeryüzünü cennete çevirebiliriz. Davut Peygamber’in Mezmurlar
Kitabında okuduğumuz “Ne iyi, ne güzeldir, birlik içinde kardeşçe yaşamak”
ayeti herkes için bir dua niteliğindedir. İsa Mesih Dağdaki vaazında “Ne mutlu
merhametli olanlara, çünkü onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu barışçılara,
çünkü onlara Tanrı çocukları denecek” diyor. Kişisel gücümüz barışı gerçekleştirmek için
yetersiz görülebilir, fakat Tanrı katında olanaksız hiçbir şey yoktur. Her şeye
gücü yeten Tanrı’ya güvendiğimizde, O, bizleri utandırmayacaktır.
Hyetert Notu: Bu konuşma, 29-30 Haziran'da İstanbul'da yapılan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatının (AGİT), Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği
Parlamenterler Asamblesi (AGİPA) 22. Genel Kurulunda, dini önderler konuya ilgili görüş ve düşüncelerini açıkladıkları ''Diyalog ve işbirliğinin artırılması, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve
hoşgörüsüzlüğe karşı dünyaya ortak bir mesaj'' amaçlı özel oturumda
yapılmıştır.
***
Saygıdeğer AGİT Başkanı Wolfgang GROSSRUCK
Sayın oturum başkanı Dr. Alaattin BÜYÜKKAYA
Değerli Dini Önderleri
Ve Sayın konuklar
İnsan, Tanrı’nın yarattığı en mükemmel varlıktır. Eski
Ahit’in Yaratılış kitabında, Tanrı’nın insanı kendi suretinde, kendi
benzerliğinde yarattığını, Adem ile Havva’nın birlikteliklerini kutsadığını ve
onlara “verimli olun, çoğalın, yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın;
denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen
olun” dediğini öğreniyoruz. İnsan günahla tanışıncaya dek her şey güzeldi.
Günah, insan yaşamına doğru ilk adımını atarken şeytan insana “Gözlerinin açılacağını,
iyiyle kötüyü bileceğini ve Tanrı gibi olacağını” vaat ediyordu. İşte bu
işlenen ilk günahla birlikte insan yaşamına giren “Tanrı gibi olma tutkusu”
felaketlere yol açtı ve halen de açmakta. İnsanlar o günden beri Tanrı
suretinde yaratılmış olmanın onuruyla ve Tanrı’nın nefesini içlerinde taşıyor
olmanın tatminiyle yetinmek yerine, ruhlarında çoğalttıkları doyumsuzluk,
bencillik ve ihtirasın bedelini ödemektedir. Mutlu bir yaşamla dünya
nimetlerinden yararlanmak yerine birbirlerine savaş, kan, yoksulluk, açlık,
sefalet, yıkım ve ölüm cehennemlerini tattırmaktalar.
Kutsal Kitap
Adem’in ilk iki çocuğundan biri olan Kayin’in kardeşi Habil’i kıskançlık
ve nefret yüzünden öldürdüğünü yazıyor. Bu da bize açıkça gösteriyor ki, eğer
insan yüreğine kıskançlık, nefret, öfke kök salarsa, bu koca dünya iki kişiye
bile dar gelmeye başlıyor. Bu dünya bütün insanları tatmin edecek kadar büyük
olmasına rağmen tek bir insanın hırslarını doyuracak kadar büyük değil,
maalesef. İnsandaki bu olumsuz yönlerin törpülenmesinde dinlerin rolü
tartışılmazdır.
Kutsal Kitap “Bilgeliğin temelinin Tanrı korkusu
olduğunu” (Süleyman’ın özdeyişleri 1:7) öğretiyor. Bilgelikle hareket edebilmek
için her şeyden önce kişisel tutkulardan sıyrılmak ve Tanrı çizgisine paralel
hareket etmek azminin gösterilmesi gerekir. Kendi dışında kalan, kendinden
farklı inanan ve düşünenlere saygı göstermek, onlara ve fikirlerine değer
vermek, onları da en az kendi kadar sevmek toplumsal barış ve huzurun
vazgeçilemez bir gereğidir.
Günümüzde
özellikle Ortadoğu ve Arap ülkelerinde birçok kanlı çatışmalar yaşanmakta, aynı
bayrak altında yaşayan toplumlar ansızın bölünerek bir çatışma ortamı
oluşturmakta ve bu çatışmaların olumsuzluklarına da birlikte katlanmak
durumunda kalmaktadırlar. Gerek görsel, gerekse yazılı basın ve kitle iletişim
araçları her gün yaşanan felaketlerin haberlerini iletmektedir. Çoğunluğu
Müslüman olan halkların yaşadığı Ortadoğu ve Arap ülkelerinde kaderlerini
yaşadıkları ülkenin kaderine bağlamış Hıristiyan azınlıklar da bu oluşan
çatışma ortamında ziyadesiyle tedirgin olmakta ve hatta büyük zararlara
uğramaktadırlar. Bu ülkelerin Müslüman halkları, mezhep veya politik görüş
farklılıkları nedeniyle bölünmekte, sorunları konuşarak, görüşerek halletme
yerine silahlı bir çatışma ortamı yaratmayı tercih etmektedirler. Bu ülkelerde
demokrasinin yokluğu adaletsizliği doğurmaktadır. Seslerini diyalog ve seçim
yoluyla dile getiremeyen kitleler bir barut fıçısına dönmektedir. Çoğu kez
büyük toplumsal yangınlar için tek bir kıvılcım yetmektedir. Bu çatışma
ortamında gözlerini hırs bürümüş öfkeli kalabalıklar ve kişiler, kendi
dışındakilerin varlıklarını görmezden gelmekte, takındıkları umursamaz bir
tavırla ülke insanlarına adeta bir savaşın şartlarını yaşatmaktadırlar. Kazanan
veya kaybeden kimdir? Esasında ülke kaybetmekte, vatandaşların alın teriyle
yapılmış binalar yıkılmakta, ülkelerin milli servetleri heba olmakta. Maddi
kayıplar sıkıntılara katlanma pahasına zamanla telafi edilebilir. Fakat
kaybedilen canların, yıkılan ailelerin geri getirilmesi mümkün değildir.
İnsanlar, yakın çevrelerinde cereyan eden olaylar
nedeniyle gerçekten tedirgin olmaktadırlar. Silahlı muhaliflerin başka
inançlara yönelik saldırıları, şehirleri terk etmek zorunda kalan aileler,
ateşe verilen kiliseler, insanların kendilerini rahatsız hissetmeleri için
yeterli bir neden olsa gerek.
Yaşanan bu
karmaşa ortamında, azınlık diye tanınan toplumların daha da belirgin bir hedef
tahtası haline gelmesinde, Batı dünyasındaki İslam karşıtı akımların
sorumsuzluklarının bir tahrik unsuru olduğu da göz ardı edilemez. İnançlara ve
kutsal değerlere hakaret etmeyi, onları küçük görmeyi, aşağılamayı,
karikatürlerle alay konusu yapmayı özgürlük gibi kutsal bir değerle
bağdaştırmak doğru değildir. Her insanın dini ve etnik kimliği onun en değerli
hazinesidir. Başkalarının kimliğini hor görmeye yeltenenlere İsa Mesih’in
emrini hatırlatmakta büyük bir fayda görüyorum: “Sana ne yapılmasını istiyorsan
sen de başkasına öyle davran”. İnsanlık ailesi bu yüce emri anlayıp uygulayana kadar
maalesef birbirini çok incitecek gibi gözüküyor.
Müslüman çoğunluk ve Hıristiyan azınlıklar aynı
coğrafyayı paylaşıyorlar. Tarih, bu birlikteliğin tanığıdır. Necranlı
Hıristiyanlara, Mescidi Nebevi’yi ibadet etmeleri için birkaç saatliğine tahsis
eden İslam Peygamberi Hz. Muhammed, Müslümanların Kudüs’teki kiliseleri camiye
çevirmelerinden endişe duyduğu için kilisede namaz kılmayan Hz. Ömer, Müslüman
halklarına önemli dersler vermekte. Diyanet İşleri Başkanı Sayın Prof. Dr.
Mehmet Görmez’in “Avrupa’da çok kültürlülük iflas etmiştir denildikçe biz
Müslümanlar yanı başımızdaki gayri Müslimlere daha çok sahip çıkmalıyız.
Batı’da bir caminin duvarına ırkçı yazılar yazıldıkça biz Hıristiyan
komşularımıza selamı sabahı daha da artırmalıyız. İslam’ın himayesinde
varlıklarını sürdüren dini azınlıklar ve kiliseler İslam medeniyetinin her
Müslüman’a emanetidir. Bu emanetleri korumak ve muhafaza etmek hepimizin
görevidir. Ortadoğu’da Hıristiyanlara karşı ortaya çıkan olumsuz hava İslam’a
ve Müslümanlara yakışmaz. Başka insanların yüce değerlerine hakaret etmek
insanı yüceltmez, bilakis küçük düşürür.” veciz sözleri çatışmaların
yaşandığı ülkelerin Müslüman halklarına
rehber niteliğindedir.
İslam
ülkelerinde yaşayan Hıristiyan azınlıklar yurttaşları oldukları devletlere
karşı olan yükümlülüklerini yerine getirirken Kutsal Kitap öğretilerini rehber
edinmişlerdir. Kutsal Kitab’a göre Hıristiyanlar “Yönetimlere ve yetkililere
bağımlı olmalı, onları dinlemeli, her iyi işe hazır olmalı, kimseyi
kötülememeli, kavgadan kaçınmalı, iyi yürekli olmalı, herkese karşı yumuşak
huylulukla davranmalıdırlar” (Titus 3:1-2). Hıristiyanlar için yönetime bağlı
olmak esastır ve bu nedenle de vergi toplayana vergi, gümrük alana gümrük,
saygı gösterilmesi gerekene saygı, onur yaraşana onur verirler” (Romalılar
13:1-7). Ve yine inançları gereği Hıristiyanlar “İnsanlar tarafından kurulan
her yönetime, başta bulunan kişi olması nedeniyle devlet yöneticisine,
suçluları adalet karşısına çıkarmak ve iyilik yapanları övmek için onun tarafından
görevlendirilen kişiler olmaları nedeniyle valilere bağımlı olurlar” Ayrıca
herkese değer vermek, kardeşlik birliğini sevmek, Tanrı’dan korkmak ve devlet
yöneticisine değer vermek durumundadırlar (I. Petrus, 2:13-14, 17).der Havari
Petrus.
İnsan haklarına
dayalı, demokratik bir yönetim sistemini arzu etmek her insanın hakkıdır.
Farklı dini inanç, felsefi görüş ve düşünceye sahip olması nedeniyle kimsenin
horlanmadığı, dışlanmadığı, saldırıya uğramadığı bir toplum yapısı günümüzde
doğal olarak arzu edilir. Bu toplumun yapılanması için herkesin kendisi için
kurduğu ulaşılamaz yapılarından dışarıya çıkması ve insan sevgisi tabanında
birbirlerine yaklaşması bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu konuda en büyük
görev dini önderlere düşmektedir. Hıristiyan ve Müslüman dini önderler çatışma
ortamının ülkelere zarar verdiğini, kalkınma için kullanılacak paraların silaha
ve silahın yıktığı binaların yapılanmasına harcanacağını, ülke zenginliğine
ağır darbeler vuracağını ve dolayısıyla insanların hikmetli davranmaları
gerektiğini her fırsatta önemle hatırlatmalıdırlar. Bu konuda Suriye’deki
krizin silah ve şiddetten uzak bir şekilde diyalog yoluyla çözülmesi,
uluslararası toplumun siyasi ve sosyal düzeyde çözüm yolunda olumlu bir şekilde
müdahale etmesi gereğine inanıyoruz. Suriye insanlığın bağrında kanayan bir
yaraya dönüşmüştür maalesef. Gözlerimizin önünde bir ülke can çekişiyor. Barış
dualarımızı yineliyoruz ama dünya politikacılarını da merhamete davet ediyoruz.
Kendi ülkelerinin çıkarlarını bir an unutup, Suriye’de yokolan insanlığın
çıkarını gözetsinler. “Ne mutlu barış sağlayanlara, çünkü onlara Tanrı’nın
çocukları denilecek” diye yazıyor Kutsal İncilimiz. Eğer biz dışarıdakiler
Suriye’de barışı istiyorsak, bir düşünün Suriye halkı barışı ne kadar çok arzuluyor
olmalı. Eminim en çok bunu savaşanlar istiyorlar. Ama nasıl yapacaklarını
bilmiyorlar. Bir şiddet girdabına kapılmış, bir yıkımdan ötekine savrulup
duruyorlar. Savaşı onlar başlattı ama onlar durduramayacaklar. İnsanlığın
kendilerine uzanacak dost eline
ihtiyaçları var. Dünya arabulucu olmalı ve insanlık ortak paydasında yeni bir
Suriye inşa edilmeli. Bu acilen gerçekleşmeli, yoksa oradaki yangın şu anda
kendilerini güvende hisseden ülkeleri de içine alacak şekilde büyüyebilir.
Artık dünyanın hiçbir köşesi bize o kadar uzak değil.
Suriye bir insanlık laboratuarına dönüşmüştür. Oradaki
çatışmaların analizi bize şunu
gösteriyor. Kendi halkının sadece bir kısmını mutlu eden hiçbir devlet güvence
altında değildir. Adaletsizliğe uğradığına inanan kitleleri sonsuza kadar
baskıyla durduramazsınız. Devlet hiçbir kesime üvey evlat gibi davranmamalıdır.
Tüm devletler
ve halkları, kendi ülkelerindeki azınlıklara hain veya zararlı gözüyle bakmayı
artık bir tarafa bırakmalıdırlar. Azınlıkların da en az onlar kadar o ülkeye ve
devletine sadık olduklarını bilmeleri gerekmektedir.
Tanrı’nın
yoktan var ettiği dünyada herkese yer var.
Adem ve Havva’nın çocuklarının dini, milli, ırksal ve sosyal aidiyetleri
nedeniyle birbirlerini yaralayıcı davranışlarda bulunmak yerine, hep birlikte
el ele vererek, karşılıklı sevgi, saygı ve anlayışla ülkelerini ileriye
taşımaları çok daha yerinde olacaktır. Müslüman, Hıristiyan, Musevi veya ayrı
inanca sahip toplumlar aynı dünyada yaşıyoruz. Dünyayı aydınlatan güneş, soluduğumuz
hava Tanrı’nın nimetleri olup, hepimize aittir. Tanrı’nın suretinde
yaratıldığımızı ve O’nun özüyle hayat bulduğumuzu hatırlamak, kin, öfke ve
sevgisizlik olumsuzluklarını sevgiye, anlayışa çevirmeye yetecektir.
Hepimiz aynı gemide yolculuk ediyoruz. Aynı semayı
paylaşıyoruz. Aynı ayın ışığından, aynı güneşin ısısından yararlanıyoruz.
Yeryüzü hepimize yetecek kadar geniştir. Yeter ki biz kinimizle, öfkemizle,
kibrimizle onu daraltmayalım. Yaratıcının peygamberler aracılığıyla bize
gönderdiği hak, barış, adalet ve ahlak ilkelerine riayet ettiğimizde yeryüzünü
cennete çevirebiliriz.
Davut Peygamber’in Mezmurlar Kitabında okuduğumuz “Ne
iyi, ne güzeldir, birlik içinde kardeşçe yaşamak” ayeti herkes için bir dua
niteliğindedir. İsa Mesih Dağdaki vaazında “Ne mutlu merhametli olanlara, çünkü
onlar merhamet bulacaklar. Ne mutlu barışçılara, çünkü onlara Tanrı çocukları
denecek” diyor.
Kişisel gücümüz barışı gerçekleştirmek için yetersiz
görülebilir, fakat Tanrı katında olanaksız hiçbir şey yoktur. Her şeye gücü
yeten Tanrı’ya güvendiğimizde, O, bizleri utandırmayacaktır.
Teşekkür ederim.
Başepiskopos Aram Ateşyan
Patrik Genel Vekili
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.