Ayşe Hür, Kürt-Ermeni ilişkileri üzerine üst üste üç yazı kaleme aldı. Bu yazılardan ilki Radikal gazetesinde 14.07.2013 tarihinde, ikincisi 21.07.2013’te, üçüncü yazı ise 28.07.2013 tarihinde yayınlandı. Bu yazıların, Kürt-Ermeni ilişkileri üzerine canlı ve yaratıcı bir tartışma ortamı yaratacağına dair bir umut beslesem de maalesef böyle bir şey olmadı. Birkaç karşıt yazı ve sanal alemdeki ölçüsüz bazı tepkiler dışında pek bir şey çıkmadı. Uzun yıllardır Türkiye’de, her hangi bir konuda yaratıcı bir tartışma ortamı oluşturmak veya izlemek imkânsız hale gelmiş durumda.
Örneğin Özgür Gündem yazarlarından Ahmet Kahraman bu
konuda yazdığı yazıda, Ayşe Hür’e tepki göstererek, Ermeni katliamlarının
sorumlusu olarak Kürtleri göstermeye çalıştığını, Ermenilerin başına ne
geldiyse Kürtlerden geldiğini ima ettiğini belirtiyor. “… Ayşe Hür, son
yazısında bir savrulmayla, Kürtleri, Ermenilere gün yüzünü göstermeme yeminlisi
gibi gösterip, amaçlarına ulaşmak için, yapay gerekçelerle Osmanlıya bile isyan
ettiklerini montajlıyor… Yazarın montajına göre, Ermenilerin çektiği acılar
Kürtlerden…” Kahraman ayrıca, Hür’ün Kürtlerin tarihiyle ilgili yanlış bilgiler
verdiğini örneklerle açıklayarak yazısını şöyle bitiriyor: “Kısacası, bugünkü
korucular, kiralık dönekler, pişmanlar ne kadar Kürtse, o dönemlerde
Ermenilerle çatışan Kürtler de o kadar “Kürt”tü.
Şeyh Ubeydullah örneğinde görüldüğü gibi, dünden bugüne
ortaya çıkan Kürdistani iradeler yalnız Ermenileri değil, bütün halkları
korudular.
Halkın adalet ve
vicdanı açısından da bütün anneler, bebeklerine önce, “yazıktır, onlar da can”
insani ilkesini öğrettiler.” (Özgür Gündem, 16/07/2013)
Ermeni katliamlarında Kürtlerin rolü konusu gündeme
geldiğinde bazı Kürt entelektüellerinin ve kimi çevrelerin, “Ermeni katliamları
Kürtlerin üzerine fatura edilmeye çalışılıyor” kaygısına kapılmaları ve
“katliamlara katılan Kürtler zaten bu gün koruculuk yapan Kürtler gibi
satılmış, devlet yanlısı unsurlardır, katliamın gerçek sorumlusu Osmanlı
Devletidir, bazı Kürtler bu katliamlarda kullanılmışlardır ama bu konuda
Kürtlere sorumlu tutulamaz” şeklinde bir hassasiyet göstermeleri tamamen yersiz
midir?
Ben bu endişe ve hassasiyetin tümüyle yersiz olduğunu
düşünmüyorum. Bilindiği gibi özellikle 2000’li yıllardan sonra, “Osmanlı tehcir
planı yaptı ama katliamları yapan Kürt aşiret ve çeteleridir” şeklinde bir
söylem servis edilmeye başlandı. “Ermeni katliamı diye bir şey yoktur”
söylemini sürdürmek artık imkânsız hale gelince olayı Kürtlere fatura etmek
şeklinde bir resmi yaklaşımın geliştiğini görmek gerekiyor ve bazı Kürt
çevrelerinin tepkileri de biraz da bu duruma karşı.
Bununla birlikte, “sorumluluk Osmanlı Devletindedir,
Kürtler kullanılmıştır” diyerek kenara çekilmek, bu konuda derinlikli
çalışmalar ortaya koymadan yüzeysel ve tepkisel yazılarla yetinmek hiçbir
şekilde kabul edilemez. Kürt entelektüellerinin, Kürt-Ermeni ilişkileri ve daha
özelde Ermeni katliamlarında “Kürtlerin rolü” üzerine ciddi olarak eğilmeleri,
bu konuda çalışmalar yapmaları ve yaratıcı bir tartışma ortamına girmeleri
artık zorunludur.
Bu katliamlara katılmış Kürtlerin anlatılarını veya
bıraktıkları kaynakları ortaya çıkartmak, belirtilen dönemle ilgili olarak
kapsamlı çalışmalar yapmak gereklidir. Bugün Kürdistan toprakları olarak
bildiğimiz topraklardan tehcir edilen Ermenilerin malları hangi aşiretlerin
eline geçmiştir? Kurtulmak için Müslümanlığı seçen, Kürtlerle evlenen veya
evlat edinilen binlerce Ermeni kadının ve çocuğun akıbeti ne olmuştur? Bu
insanlar bu gün nerededir? Şeklinde çoğaltabileceğimiz birçok soruyu sormak ve
cevabını aramak zorunludur.
Konuyla ilgili düşüncelerimi de hiç uzatmadan burada
söylemek isterim. Bana kalırsa Ermeni katliamlarının sorumluluğu tümüyle bir
etnik gruba fatura edilemez. Bu katliamları Kürtler, Türkler, Arnavutlar veya
Çerkezler yaptı demek, maksatlı ve milliyetçi tarihçileri bir yana bırakırsak
en hafif tabiriyle yapılabilecek en kötü tarih okumasıdır.
Tehcir ve katliamlar 1914- 1915 koşullarında bizzat
dönemin Osmanlı Devleti ve hükümeti tarafından “özenle” planlanmıştır. Bu plan
çerçevesinde çeşitli etnik gruplardan Osmanlı devlet görevlileri ve yine farklı
etnik gruplardan (Çerkez, Kürt, Arap…) birçok insan, siyasi veya ekonomik
nedenlerle bu katliamlarda yer almışlardır. Katliamlarda yer alan herkesin
sorumluluğu bakidir ama buradan yola çıkarak bu katliamları Türkler, Kürtler
veya falanca etnik grup yapmıştır demek kesinlikle yanlış bir tespit olur. Bu
etnik gruplar arasında katliamlara katılmak bir yana önlemeye çalışan insanlar
olduğu gibi, bahsedilen dönemde bu kimlikler doğru düzgün tanımlanabilir bile
değildir. Yapılması gereken, Osmanlı Devletinin son döneminde yaşanan tüm
katliam ve zorunlu göç meseleleriyle ilgili sansürsüz ve derinlikli tartışmalar
yürütebilmektir. Son zamanların yaygın tabiriyle, olup bitenlerle her açıdan
yüzleşmeyi göze almak gerekmektedir.
Bazı Kürtlerin bu katliamlar sırasında Osmanlı Devleti
tarafından kullanıldığı tezine ise kesinlikle katılmıyorum. 1890’lı yıllardan
itibaren yeniden kurulmaya başlayan Osmanlı- Kürt ittifakının temel
dayanaklarından biri, her iki tarafın da Anadolu’da bir Ermeni devleti
kurulmasını istememeleridir. Dolayısıyla da ortada kullanılma ilişkisi değil
iradi bir ittifak söz konusudur. 1820’lerden sonra bozulan ve hatta bir iç
savaşa dönüşen Osmanlı-Kürt aşiretleri ilişkisi, temelde “Ermeni meselesi”
nedeniyle yeniden inşa edilmiş ve 1923 yılına kadar da devam etmiştir. Burada
elbette tüm Kürtlerden söz etmiyorum. Bahsedilen Kürtler daha çok Hamidiye
Alaylarına bağlı olan Kürtlerdir. Bu Kürt aşiretleri, Ermenilere karşı Osmanlı
politikaları doğrultusunda ittifak halinde olmuşlar, katliamlarda yer almışlar
ve Ermeni mülklerinin el değiştirilmesi sürecinde aktif rol oynamışlardır. Yani
ortada ekonomik ve siyasi çıkarlar doğrultusunda kurulmuş bir ittifak söz
konusudur.
Ayşe Hür’ün yazılarına gelince, ben yazıları okuduğumda
Hür’ün, katliamları Kürtlerin üzerine yıkmak şeklinde bir maksatla bu yazıları
yazdığı kanısına kapılmadım. Zaten gelen tepkilerden sonra Hür, bu konudaki
görüşünü açıkça ifade etti. “Sonuç olarak benim tarih okumama göre, 1915’in
asli faili Türk milliyetçiliğinin öncü örgütü İTC(İttihat ve Terakki Cemiyeti)
ile onun etrafında örgütlenen asker-sivil Müslüman-Türk unsurlardır.”
(21.07.2013)
Bununla birlikte Ayşe Hür’ün yazılarında başka bazı ciddi
sorunların olduğunu düşünüyorum. Tarihsel bir anlatı kurgularken, olgularla
ileri sürdüğünüz düşünceler arasında iyi bir denge tutturmanız gerekir.
Düşüncelerinizi fazlaca öne çıkarmanız olguları görünmez kılar ki bu anlatının
muhayyelleşmesine doğru sizi götürebilir. Olguları fazla öne çıkardığınızda ise
tarihçi olarak sizin düşünceleriniz ve bakış açınız görünmez olabilir. Bu
noktadan Ayşe Hür’ün yazılarının sorunlu olduğunu, fazlaca genellemeler
kullandığını, olguları titizlikle ele almak yerine genellemelere başvurarak
anlatısını büyük oranda zayıflattığını düşünüyorum.
Bu konuda birkaç örnek vermek gerekirse; 14. 07. 2013
tarihinde yazdığı yazısında Hür şunları söylüyor. “ Ermeniler, Osmanlı
egemenliği altına girdikleri tarihten itibaren ağırlıklı olarak Vilayet-i Sitte
denilen çok etnisiteli altı eyalette (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas
ve Mamuretü’l-Aziz) yaşıyordu. Buralar aynı zamanda Kürtlerin de yurduydu.
İmparatorluğun bütün vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni nüfusu olmasına
karşın, Kürtler Dersim ve Kürdistan dışında sadece İstanbul’da büyükçe bir grup
oluşturuyordu.” Öncelikle burada Hür’ün Osmanlı İmparatorluğu’nun hangi
döneminden bahsettiği belli değil. Bu bilgiler hangi dönem için ve hangi
Osmanlı coğrafyası için söyleniyor? Örneğin 19. Yüzyılın ikinci yarısına kadar
İstanbul’da büyükçe bir Kürt grubunun olduğunu söylemek imkânsızdır. Hadi iyi
niyetli davranalım ve yazının genelde 19. Yüzyıldan bahsetmesi nedeniyle burada
kastedilen düşüncelerin bu yüzyıl için geçerli olduğunu kabul edelim. Ancak
“İmparatorluğun tüm vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni nüfusu” genellemesini
nasıl açıklayacağız? Milyonlarca kilometre karelik Osmanlı’nın hangi
vilayetlerinden söz ediyoruz? Yazar acaba Anadolu vilayetleri mi demek istedi?
Böyle olsa bile Anadolu’nun tüm vilayetlerinde hatırı sayılır bir Ermeni nüfusu
olduğunu söylemek abartılı bir genelleme değil mi?
Yine aynı yazıda yer alan bir bölüm şöyledir: “II. Mahmut
döneminde (1808-1839) devlet asker ve vergi toplama usullerini değiştirdiğinde
Doğu vilayetlerinde huzursuzluk arttı. Ermeniler görece varlıklı oldukları için
vergilerini ödemekte sorun yaşamıyordu ama Kürt beyleri kendi vergilerini de
Ermenilerden aldıkları haraçlarla ödemeye yönelince Ermeniler çifte vergi ödeme
zorunluluğu ile karşı karşıya geldi. Bu durum yıllar içinde ciddi bir sorun
halini almış olmalı ki, 1868’de Geghi (Kiğı) kasabasını ziyaret eden Herman N.
Marnum adlı bir misyoner şöyle yazmıştı raporuna: “… Bu yöreyi Kürtler tamamen
istila etmiş durumda. Kürtler Hıristiyanlara her türlü kötülüğü yapıyorlar,
gözlerini kırpmadan cinayet işliyorlar. Yerel makamlar, merkezi idareden çok
uzak bir yerde oldukları için çok yozlaşmışlar… Aynı şekilde, 1872’de Ermeni
Cismani Meclisi tarafından Bab-ı Âli’ye sunulan bir raporda Kürtlerin ve
Çerkezlerin Ermenilere ve bölgedeki diğer etnik gruplara yönelik
saldırılarından şikâyet ediliyor, bu grupları etkisiz bırakmak için bazı
önlemler alınması isteniyordu. Bunlar arasında Osmanlı-İran sınırına ve
Kürdistan’ın bazı bölgelerine kışlalar inşa edilmesi de vardı.”
Durumu bu şekliyle açıklayıp bıraktığınızda, hakikaten
yöreyi istila etmiş, Hıristiyanlara saldıran acımasız Kürtler imajı
çıkmaktadır. Bahsedilen durum II. Mahmut döneminden önce de böyle miydi? Eğer
değilse bu dönemde neden kontrol edilemeyen Kürt çeteleri ortaya çıktı?
Bilindiği gibi, 1820’lerden sonra merkezi devlet kurma
amacıyla Kürt Mirliklerini ve Hükümetlerini ortadan kaldıran Osmanlı büyük bir
sorunla karşılaşır. O güne kadar bölgeyi bu Mirler aracılığıyla kontrol etmiş
olan devlet, Mirleri ortadan kaldırınca, göndermiş olduğu memurlar eliyle
kontrol kuramamış ve kontrol edilemeyen yüzlerce küçük aşiret güvensiz bir
ortam doğmasına neden olmuştur. Ayrıca bu Mirliklerin ortadan kaldırılması için
düzenlenen seferlerde bölge büyük bir tahribata uğramıştır. Bu güvensiz ve
kontrolsüz ortamdan yararlanan bazı Kürt aşiretleri sadece Ermeni köylerinden
değil Kürt köylerinden de ikinci vergiyi alıyor, sadece Ermeni köylerini değil
Kürt köylerini de yağmalıyordu. Kürt köylülerinin başındaki tek dert bu da
değildi. Zorunlu askerlik uygulaması nedeniyle birçok insan askere gidiyor, ya
hiç geri dönmüyor ya da yıllar sonra geri dönebiliyordu. Gayrimüslimlerin para
karşılığı askerlikten muaf tutulmaları ise onlara tanınmış bir ayrıcalık olarak
görülüyor ve büyük rahatsızlık yaratıyordu. Yine misyonerlerin gayrimüslimler
lehine yarattığı avantajlı durum başka bir rahatsızlık kaynağıydı.
Yani, yeni bir yapı kurmak için eski yapıyı tasfiye eden
Osmanlı devleti, bunu başaramayınca bölgeyi büyük bir karmaşaya ve kaosa
sürüklemişti. Üstelik bu durumdan mağdur olanlar sadece gayrimüslimler değil
bölgede yaşayan tüm insanlardı. Durumları gereği ve doğal olarak bölgedeki
gayrimüslimlerin durumuna odaklanmış misyonerlerin ya da cemaat temsilcilerinin
raporlarını bu anlamda dikkatli okumak gerekir. Bu raporlarda yazılanlar
yanlıştır demiyorum ama sadece bir tarafın yaşadıklarını anlatmaktadır. Bu
anlatılar çok boyutlu bir dönemsel analizin içine yerleştirilmezse eğer doğru
bir okumanın imkânını zayıflatırlar.
Ciddi yanlışlar içeren bir genelleme ise ikinci yazıda
karşımıza çıkıyor: “Ancak bu kısa tarihçenin de gösterdiği gibi, 1514’ten
itibaren merkezi devletle sıkı ittifak içinde olan Kürt unsurların en azından
bir bölümü, bazen kendi inisiyatifleriyle bazen devletin yönlendirmesiyle veya
zorlamasıyla fer’i (ikincil) failler olarak önemli roller üstlenmiştir.”
(21/07/2013). Öncelikle bu ifadeyi okuyan biri şunu rahatlıkla düşünebilir,
“demek ki Kürtler 1514 yılından itibaren Osmanlıyla işbirliği halinde bölgedeki
gayrimüslimleri katlediyor”. Ayşe Hür bu amaçla yazmamış olabilir ama bir kez
böyle genellemeler üzerinden anlatı kurmaya başlarsanız, sonu gelmez yanlış
anlamaların da kapısını açmış olursunuz.
Gelelim Kürtlerin 1514 yılından itibaren merkezi devletle
sıkı bir ittifak halinde olma durumuna. Bu bilgi her şeyden önce yanlış bir
bilgidir. 1514’den sonra Osmanlı ile Sünni aşiretler arasında bir ittifak
kurulduğu doğrudur ancak birincisi yeni çalışmalar bize gösteriyor ki bu
ittifak sık sık ve çeşitli nedenlerle bozuluyor ve yeniden kuruluyor, ikincisi 1820’lerden
sonra bu ittifak tamamen bozuluyor. Hatta ittifakın bozulması bir yana Osmanlı
devleti ile Kürt Mirlikleri arasında neredeyse 30 yıl süren bir iç savaş dönemi
yaşanıyor. Bozulan bu ittifak 1890’lı yıllardan itibaren, her iki tarafın da
bölgede bir Ermeni devleti kurulacağı endişesi çerçevesinde yeniden inşa
ediliyor. Hamidiye alayları gibi girişimler bu ittifakın sonucudur. Ancak
Hür’ün belirttiği gibi 1514 yılından 1923 yılına kadar sürmüş kesintisiz bir
ittifak durumu söz konusu değildir.
Ayşe Hür’ün şu tespitine ise tamamen katılıyorum. “Ve
elbette o günün suçlarından bugünün Kürtleri (aynı şekilde Türkleri, Çerkesleri
vb…) hiçbir şekilde sorumlu değildir. Ancak tarihte işlenmiş bir suçla ya da
suçun failleriyle açık, doğrudan ya da örtük biçimde özdeşlik kurmak,
dayanışmak, onları haklı görmek vb. davranışlar, görenleri ‘kolektif failler’
haline dönüştürür. Hukukun değil, sosyal bilimlerin ürettiği bir kavram olan
‘kolektif faillik’ten kurtulmak açısından devlet adamlarının, toplum liderlerinin
dahil oldukları gruplar adına diledikleri ‘kolektif özürler’, ‘geçmişle/tarihle
hesaplaşma’ ya da daha doğru bir terimle ‘geçmişle/tarihle barışma’ sürecinin
parçası olarak ele alındığında çok önemli işlev görür.” (21. 07. 2013)
1925 yılından sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve pek
çok Türk, bu katliamları yok saymış, böyle bir durumun söz konusu olmadığını
hatta asıl katliamları Ermeniler yaptığını savunmuş ve Hür’ün deyişiyle bir tür
“kolektif faile” dönüşmüşlerdir. Daha çok 1965 yılından sonra şekillenen Kürt
siyasi hareketinde ise bu tür bir eğilim görmek mümkün değildir. Kürt siyasi
hareketinin pek çok bileşeni, Ermeni katliamlarını soykırım olarak adlandırmış
ve bu olaylarda Kürtlerin de rol oynadığını rahatlıkla dile getirmişlerdir.
Yeni dönemde gösterilen hassasiyet ise daha çok katliamların Kürtlere fatura
edileceği şeklinde bir endişeden kaynaklanmaktadır. Bu hassasiyet ve endişe
anlaşılabilir olsa da “katliamları Osmanlı Devleti yaptı ve bazı Kürtleri
kullandı” şeklindeki bakışı kabul etmek mümkün değildir.
Alişan Akpınar – Kültürel Çoğulcu Gündem (
http://www.daplatform.com/news.php?nid=28318 )
URL: http://www.yesilgazete.org/?p=88852
http://www.yesilgazete.org/blog/2013/08/04/ermeni-katliamlarinda-kurtlerin-rolu-uzerine-bir-tartisma-alisan-akpinar/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.