Ragıp Zarakolu
Armenian Weekly, geçenlerde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını
ilan etmesinin 25. yıldönümü öncesinde ilginç bir değerlendirme yayınladı.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise uluslararası camia tarafından tanınmadan
40.yılını dolduracak gelecek yıl...
Kuzey Irak Kürdistan Federe Devleti ise, fiilen bağımsız bir devlet,
uluslararası camia tarafından tanınma açısından. Bu nedenle bu iki örneğe
oranla daha şanslı bir durumda. DKC, 25 yıl önce, bir direniş savaşı yürüterek,
kendi hakkını belirleme hakkını kullandı. Nasıl Azerbaycan SSCB’den ayrılırken
bu hakkı kullanmış ise...
Armenin Weekly, “Sarkisian Yönetimi’nin olumlu
yorumlanabilecek icraatları çok ender görülüyor. Ne var ki, Cumhurbaşkanı
Sarkisian’ın tarihsel Batı Ermenistan topraklarımızın iadesine yaklaşımındaki
belirgin değişiklik, tam bir sürpriz olsa da çok gecikmiş bir hamle” diye
yorumda bulunuyor ve şöyle devam ediyor: “Besbelli ki, Ermenistan Cumhuriyeti
Başsavcısı Aghvan Hovsepyan, Ermenistan’ın bu topraklardaki taleplerini sağlam
hukuksal bir zemine oturtma gereksinimini vurgulayacak öncü olarak seçilmiş. Bu
açık ihtiyaç her zaman mevcuttu; ama şimdi Yerevan tarafından alenen
desteklenmesi dinamikleri değiştiriyor. Bu politika değişikliğinin önemi, Türk
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Yarevan’ı uyarmak için alelacele cevap
vermesinden anlaşılıyor: Türkiye’den toprak talebini “...düşünmek [bile] mevzubahis olamaz.”
Armenin Weekly’nin yorumunun çevirisini aşağıda
sunmak istiyorum: , “Yarevan’ın bu görünürdeki rota değişikliği, Dağlık
Karabağ’daki durumu yeniden düşünme zamanının geldiğini düşündürebilir. 1994
ateşkesinden beri yaklaşık 20 yılda, Dağlık Karabağ Azeri ordusunun harap
ettiği altyapıyı onarmakta ilerleme kaydetti. Ayrıca, yeterli girdilerin
sağlanması halinde hızla büyüyebilecek bir ekonomik sisteminin kurulmasının
yanında, demokratik ilkler temelinde bir hükümet de oluşturuldu. Bu ilerleme ne
kadar övgüye layık olursa olsun, Dağlık Karabağ’ın 20 yıl daha altyapının
geliştirilmesi ve ekonomik kalkınmada aynı düşük oranı sürdürmesine izin
veremeyiz. Buranın kalkınmasını hızlandırmak hayati bir ihtiyaçtır. Bu hedefi
tutturacak daha agresif bir politika oluşturmanın zamanı gelmiş olabilir.
Her türlü politikanın önemli bir bileşeni, nüfus artışı
ve Dağlık Karabağ’ın stratejik ihtiyaçlarını karşılayacak planlı bir yerleşim
modelini hızla hayata geçirmektir. Suriye’deki durum, Dağlık Karabağ’ın Kaşatag
bölgesinde bazı yeni yerleşimler kuran Ermenilerin küçük bir iç göçüne neden
olmuştur. Ne var ki, bu son yerleşimciler 1994’den beri 20 yılda oluşan durumu
dikkate değer ölçülerde değiştirmemiştir; sayıları ve dağılımı yönünden bu
nüfus hemen hemen durağandır. Hem ekonomik kalkınma, hem de mekansal bütünleşme
(Dağlık Karabağ’ın farklı bölgelerini birbirine etkili bir biçimde bağlama
ihtiyacı) sürdürülebilir bir yıllık nüfus artışının korunmasına ve ülkenin
ekonomik ve askeri hedeflerini karşılayacak bir yerleşim modelinin
oluşturulmasına doğrudan bağımlıdır.
Hemen Ermenistan’ın Dağlık Karabağ konusunda böyle bir
agresif politikayı açıkça destekleyecek iradeye de etkiye de sahip olmadığını
söyleyenler çıkacaktır. Pekala, mevcut yönetimin bir yetkilisinin sağlam bir
hukuksal zeminde Türkiye’den toprak talebimizi dile getirmesinin Yarevan’ın
Dağlık Karabağ için öngörülenden çok daha agresif bir duruş olduğu görülüyor.
Öyle olsa da bu pekala Dağlık Karabağ’ın sosyo-ekonomik altyapısı ve
ekonomisinin gelişmesini hızlandırarak, iç göçü ve yeni yerleşimlerin stratejik
yapılanmasını teşvik etmesinin tam zamanıdır. Başkent çevresinde (Stepanakert
ve Şuşi) devam eden nüfus yoğunlaşmasının ekonomik ve askeri açıdan hassasiyeti
ortaya çıkacaktır. Bu nüfus ve ekonomik faaliyet yoğunluğu, Dağlık Karabağ’ın
saldırıya daha açık hale gelmesine neden olur. Aynı zamanda, haksız bir biçimde
kaynakların kırsal bölgelerin aleyhine merkez bölgeye tahsis edilmesi eğilimini
doğurur. Eğer gelecek 20 yılda da ilk 20 yılda tanık olduğumuz aynı yavaş, ama
övgüye layık kalkınma hızını sürdürürsek, Dağlık Karabağ’ın net bir nüfus kaybı
yaşaması mümkündür. Bu, düşünülmesi gereken siyasal bakımdan tehlikeli bir
durumdur.
Dağlık Karabağ bizimdir. Dağlık Karabağ’ın bizim olarak
kalmasını sağlamak bizim sorumluluğumuzdadır. Bu, söz konusu gerçeği yansıtan
bir kalkınma programının benimsenmesini gerektirir. Azerbaycan ve Türkiye,
Dağlık Karabağ’ın yaşayabilirliğini artıran her inisiyatife elbette itiraz
edecek, bunu boğmak için ellerindeki her aracı kullanacaklardır.
Girişimlerimizin gerek Bakü’nün, gerek Ankara’nın yanıltıcı iddiaları ya da
askeri harekat tehditleriyle boşa çıkarılmasına izin veremeyiz. Ermenistan ve
Dağlık Karabağ için adaletten çok kendi jeostratejik çıkarlarına sarılan
ülkelerin muhtemel diplomatik baskıları da bizi görevlerimizi yapmaktan
alıkoymamalıdır.
İlk adım, Karabağ Ermenilerinin sağlam bir hukuksal
zeminde bağımsızlık ilan etme haklarının teslim edilmesidir. Bu benim ısrarla
savunduğum bir hedeftir. Karabağ Ermenilerinin bu deklarasyonunun eski Sovyet
anayasası mı, ulusların kaderlerini tayin hakkı mı, yoksa ayrılık çözümü ilkesi
ışığında mı yapılacağını belirlemek,
Stepanakert tarafından toplanacak ve ARF ile birlikte diğer siyasal
partilerce desteklenecek konuyla ilgili uzmanlara kalmıştır (bu Yeravan’ın
üstlenmesi gereken bir görevdir).
Hukuksal zemin belirlenir belirlenmez, müzakerelerin oturtulduğu mevcut
ilkeler ıskartaya çıkacaktır. Zamanla hangi nüansları kazanmış olursa olsun, bu
ilkelerin Dağlık Karabağ için de jure bağımsızlık olasılığını hiçbir zaman
karşılamadığını not edelim.
Ermenistan ve Karabağ’ın birlikte küçük yüzölçümleriyle
kıyaslanmayacak kadar önemli bir jeostratejik konuma dayalı belli bir ağırlık
taşıdığı gerçeğini gözden uzak tutamayız. Dağlık Karabağ’ın bağımsızlığı
herhangi bir açıdan başarısız olursa (yani, Stepanakert‘in mevcut yetki
alanındaki bölgeye bağımsızlık verilmezse), bunun hem Amerika Birleşik
Devletleri ve Batı Avrupa ülkeleri gibi uzakta kalanlara, hem de Güney
Kafkasya’ya komşu her ülkede muazzam bir etkisi olacaktır.
Böyle bir durumda, Ermenistan’ın müttefiki ve güya hamisi
Rusya’nın kağıttan kaplan olduğu görülecektir. Onun Güney Kafkasya’daki etkisi
onarılamaz bir yara alacaktır. Kafkasların kuzey yamacındaki için için kaynayan
Müslüman vilayetler, bu durumu bağımsızlık mücadelelerini tekrar başlatma ya da
yoğunlaştırma fırsatı olarak görebilirler. Şubat 2014’te başlayacak Soçi Kış
Olimpiyatları, şimdiden Çeçen asi lider Doku Umarov tarafından hedef tahtasına
konulmuştur. Dağlık Karabağ’ın
başarısızlığından en büyük yararı sağlayacak olan Türkiye, Orta Asya’da Rusya
(ve İran) ile rekabet etmek için bütün Hazar Denizi’ni içine alacak şekilde
Güney Kafkasya’daki ekonomik ve siyasal etkisini genişletmek için elini
güçlendirecektir. İran, Türkiye ve Azerbaycan’a komşu kuzeybatı bölgesinde ve
Türkmenistan’la sınır kuzeydoğuda muhtemel etnik sorunlarla boğuşabilecektir.
Ne var ki, şu anda İran’daki büyük Azeri azınlığı Tahran’la makul bir uyum
içindedir. Türkiye’nin büyük Ortadoğu bölgesindeki başlıca rakibi olarak, Ankara’nın gerek Suriye, Irak, Lübnan,
gerekse Güney Kafkasya’daki etkisinde herhangi bir artış, İran’ın bölgedeki
çıkarlarına doğrudan bir tehdit olacaktır. Ermenistan’a gelince, bu ülkenin
Güney Kafkasya’daki etkisi kalıcı biçimde ciddi olarak azalacaktır. Javakheti
Ermenileri ve Türkiye’nin gizli Ermenileri de bundan ikincil derecede zararlı
çıkabilirler.
Nihayet, Dağlık Karabağ’ın felaket boyutlarına varan
kaybının son dalgası, 7.000 azatamartikimizin [özgürlük savaşçıları] ve Hai
Tahd’ın [Ermeni davası] itibarının gereksiz kaybı olacaktır. Eğer Dağlık
Karabağ başarısız olursa, Ermenilerin Hai Tahd’ı ulaşılabilir hedefler dizisini
temsil ettiği için benimsemeyi sürdüreceklerine inanmak gerçekçi olur muydu?
Gelecek 20 yılın Dağlık Karabağ’ın nüfusunu artırıp
sosyal ve ekonomik altyapısını iyileştirmeyi hızlandırmak için kapsamlı bir
politikadan yoksun olarak geçirilmesine izin veremeyiz. Dağlık Karabağ, sadece Hai Tahd’ın değil ama
Ermenistan’ın geleceğinin de anahtarıdır. Uzun süredir diasporada mayreni
yergir’lerine [anavatan] geri dönme özlemi yaşayanlar gibi, yeni dış
göçmenlerin de bir fırsat toprağı olarak evlerine geri dönüşünü cazip
kılabilecek geleceğin sınırıdır burası.
Dağlık Karabağ’ı kalkındıracak böyle bir agresif
politikaya Minsk Grubu ya da [ABD] Kongresi Ermeni Grubu’nun nasıl cevap
vereceği, tahmin edilip gerektiği gibi tepki gösterilmesi gereken bir konudur.
Dağlık Karabağ’ın bağımsızlık ilanının desteklenmesi için güçlü bir hukuksal,
ahlaki ve tarihsel görüşün hazırlanması bu nedenle gereklidir. Bakü’ye gelince,
bu başkentin uygulamaya koyacağı sadece birkaç sürdürülebilir seçenek mevcut.
Bakü, en sonunda gerçekleri kabul edip Dağlık Karabağ’ı komşusu olarak
tanıyacak. Eğer bu Aliyev’in kabul edebileceği kırmızı çizgiyi aşarsa, o zaman
Aliyev’in geriye kalan seçeneği sık sık tehdit savurduğu gibi orduyu harekete
geçirmek olacaktır. Ne yazık ki, Aliyev bile askeri harekatın kara
birliklerinin gerçek muharebe şartlarında sadakat ile imkan ve
kabiliyetlerinden başlayarak, çatışmaların yeniden başlamasına sivil halkın
destek verip vermeyeceğine ve ordusunun ilk 72 saatte Dağlık Karabağ’ın
savunmasını yarma yeteneğine kadar birçok bilinmeyenle dolu olduğunu anlaması
gerekir. Bu son hedef neredeyse bir gerekliliktir; çünkü çok sayıda ilgili
ülkeden derhal ateşkes yapılması yönünde baskı gelecektir.
Kafkasya tarihsel bir barut fıçısıdır. İkinci bir çatışma
bütün bölgeyi tutuşturabilecek bir kıvılcım çakabilir. Ne Rusya, İran, Türkiye,
Amerika Birleşik Devletleri, ne Batı Avrupa ne de çeşitli büyük şirketlerin
çıkarları gerek yayılan, gerekse uzun bir çatışmadan yararlanmak isteyebilir -
ya da yararlanabilir. Bunun beklenmedik sonuçları Pandora’nın kutusunun
talihsiz bir şekilde açılmasına benzeyecektir.
Dağlık Karabağ için agresif bir kalkınma politikası
izlemekle karşılaşabileceğimiz herhangi bir tehlike, hayati ulusal
çıkarlarımızı korumak için başkalarına bel bağlamanın yol açacağı tehlikeden
önemli ölçüde küçük kalacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.