Yaşar Bildirici
Gazeteci Hakan Çelik ile geçmişten bugüne uzanan keyifli bir sohbet gerçekleştirdik... Musevilerin, Rumların ve Ermenilerin sayısının azalmasının, göç etmelerinin ya da ettirilmelerinin, gönüllerinin kırılmalarının veya içlerine kapanmalarının çok üzücü olduğunu düşünüyorum. Amerika neden zengin bu kadar? İnsanlar dünyanın her yerinden gelmiş, o ülkeye inanmışlar, orada yaşama idealini ortaya koymuşlar. Birlikte yaşama kültürü, zenginlik getiren bir şeydir. Ayrışma başlarsa – sen Kürtsün, sen Alevisin, senin baban Yahudi, senin gözün mavi, sen Rumsun – o zaman bu zenginliği kaybedersiniz. Biz böyle bir dizi hadise yaşadık; 1950’lerde, 60’larda, 6-7 Eylül hadiseleri… Yakın tarihimizde de Musevi vatandaşlarımızı daha çok etkilediğini düşündüğüm, Türkiye’de yer yer yükseldiği izlenimini edindiğim antisemit düşünceler, görüşler. Bu eskiden de vardı, yeni bir şey değil fakat bu kadar görünür, elle tutulur bir şey değildi. Biz çok anlamıyorduk, görmüyorduk. Musevi vatandaşlarımız belki daha çok hissediyorlardı bunu. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bozulmayla siyaset söyleminde de kendisini daha çok hissettirir oldu. Gerçi bu iki yönlü bir şey. Bir ilişki bozulduğu zaman, karşı tarafta da, İsrail’de de negatif yansımaları oluyor. Orada da aşırı milliyetçi, radikal unsurlar, şahinler var ve diyorlar ki “Türkiye zaten bizi sevmiyor.” Bir kötüleşme yaşanınca iyileştirmek çok zor maalesef.
***
Gazeteci Hakan Çelik ile geçmişten bugüne uzanan keyifli
bir sohbet gerçekleştirdik. Çelik, dini azınlıkları azalan ülkemizin kaybettiği
zenginliklerden, uluslararası diplomasi ve Türkiye-İsrail ilişkilerine kadar
birçok konudaki görüşlerini Şalom ile paylaştı.
Yaşar Bildirici -Foto: Alberto Modiano
Konuğumuz gazeteci, yazar ve televizyon yorumcusu güzel
insan Hakan Çelik. Hakan Bey ile tanışmamız Hahambaşılığımızın düzenlediği
geleneksel iftar sofralarının birinde başladı. Sonrasında karşılıklı
görüşmelerle dostluğumuz ilerledi ve bugünlere kadar geldi.
Hakan Çelik’i televizyonda haftalık programı olan, her
gün Posta gazetesinde yazıları yayınlanan bir gazeteci olarak bilirdim. Ancak
bir de radyoculuk yönün var. Amatör radyoculuktan başlayıp profesyonelliğe
geçmişsin. Radyoculuk tarafın halen aktif mi, devam ediyor musun?
Evet devam ediyorum. 21 yıldır aralıksız program
yapıyorum. Hiç ara vermeden bu kadar uzun süre radyo programı yapan çok az
sayıda insandan biriyim. Radyo hevesim gençlik yıllarında başladı. Küçük
yaşlardan beri müzikle hep ilgiliydim; pikapların önünde durup saatlerce
bakardım, mekanizma ilgimi çekerdi. Harçlıklarımla hep plak, kaset alırdım.
Kendimce küçük bir arşivim oldu. 1992 yılında İngiltere hükümetinin bursu ile
İngiltere’ye gittiğimde hayatımda bir pencere açıldı. Orada bulunduğum yaklaşık
bir senelik dönemde, aralarında BBC’nin de bulunduğu kurumları tanıma imkânım
oldu. Zaten iyi bir radyo dinleyicisiydim ancak İskoçya’da, Glascow’da BBC’nin
o büyülü dünyasına girince, fiziksel olarak bir radyo stüdyosunda bulununca,
radyoya dokununca, çok etkilendim. Türkiye’ye döndüğümden beri, o gün bu
gündür, ülkedeki birçok radyonun kuruluşunda bulundum; birçok radyocu
yetiştirdim. Bugün televizyonlarda ve radyolarda çalışan arkadaşlarımın önemli
bir bölümü ile birlikte çalıştım. Radyoların formatlarını belirleme konusunda
çalışmalarım oldu. Ntv, Show, Genç Radyo, TRT’de çalıştım; Hür FM’in
kurucularından biriyim… Hür FM Türkiye’deki radyolar arasında çok müstesna bir yeri
olan, çok spesifik bir radyoydu. Sıra dışı müzikler, dünya ve etnik müzikler de
dahil olmak üzere geniş bir spektrumu vardı. Türkiye’de radyoların altın
yılları olan 90’lardan bahsediyorum. Bugün televizyon ve internet ne kadar
etkiliyse o dönemde radyoların etkisi öyleydi. Bugün radyolar eskisi kadar
etkin değil Türkiye’de… Türlü nedenleri var, insanların zamanları azaldı,
ilgileri dağıldı, internet ve sosyal medya daha belirleyici olmaya başladı. Ama
10-20 yıl önce hangi radyolar güçlüyse, etkiliyse ve ciddiye alınıyorsa bugün
hâlâ o radyolar aynen devam ediyorlar. Bu da şunu gösteriyor; ciddi çalışmak,
kurumsallaşmak, işini iyi yapmak, saygı gören bir şey. Bugünü ya da yarını
düşünmeyeceğiz; işimizi iyi yapıyor muyuz yapamıyor muyuz diye bakacağız. Ben
hep böyle baktım, radyoculuğuma da, televizyonculuğuma da, gazeteciliğime de.
İşimi sevdim, ciddiye aldım, çok çalıştım. Çok zor koşullarda da çalıştığım
oldu. Beyoğlu’nda doğdum, Kurtuluş ve Şişli’de büyüdüm. Dar gelirli bir
ailedeydim nihayetinde baktığım zaman. İstediğimiz birçok şeyi yapamıyorduk.
Okuldan eve dönerken saatlerce soğukta otobüs beklediğimi hatırlarım. Sonraki
yıllarda Günaydın gazetesinde Cagaloğlu’nda çalıştım. 1980’li yılların sonunda
bahsediyorum. Asil Nadir gazeteyi satın almıştı. Ancak Nadir ekonomik olarak
zor günler yaşamaya başlayınca maaş alamadığımız bir sürece girdik. Ve çok uzun
süre maaş almadan çalıştık.
Geldiğin nokta, bilinirliğin, yaptığın işler de seni
rektifiye ediyor; gelecekte yapacağın projeler için de seni motive ediyordur
sanırım.
Aynen öyle, her gün yeni bir şey öğreniyorum. Yeni
insanlarla tanışmayı çok seviyorum, dışa açık bir insanım. Çok seyahat
ediyorum; sanıyorum ki Türkiye’nin en çok seyahat eden insanlarından biriyim,
100’den fazla ülkede bulundum. Mümkün olduğunca seyahatlere devam etmeye
çalışıyorum çünkü fikren besleniyorum. Bugün belli bir vizyona kavuştuysam,
belli bir dünya görüşüm olduysa bunu çalışmalarıma ve bununla beraber
seyahatlerime borçluyum. Seyahatler beni çok büyüttü ve geliştirdi.
Bu seyahatlerin arasında Küba Devlet Başkanı Fidel Castro
ile röportajın, Papa 16. Benedikt’le buluşman da oldu. Eminim ki bilmediğimiz
birçok ilginç isimle de röportajların olmuştur.
Tabii oldu. İsrail eski Başbakanı Olmert ve Dışişleri
Bakanı Livni’yi de bunların arasında sayabilirim. Askeri, havacılık ve
teknoloji konularıyla ilgili bir gazeteciyim. İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın
daveti sayesinde İsrail’i biraz yakından tanıma fırsatım olmuştu. Türkiye ile
İsrail’in havacılıkta, tank modernizasyonunda ve insansız hava araçlarında
ortak birçok çalışması vardı. Bu çalışmaları inceleme fırsatı buldum. Hayfa’da
bulundum, AR-GE merkezlerine gittim. Çok da takdir ettim İsrail’i. Bunu da
televizyon programlarımda, yazılarımda hep söylerim. Küçücük bir coğrafyada, bu
kadar kıt kaynaklarla insanların eğitim, bilime ve AR-GE’ye bu kadar konsantre
olmaları ve büyük katma değer üreten ürünler geliştirmeleri dünyada örnek
alınması gereken şeylerden biridir. İsrail, Singapur, Finlandiya gibi küçük
ülkeler… Bir Nokia yarattı Finlandiya. İnsanlar bilmezler Finlandiya’yı,
Nokia’yı Japon zannederler…
Diğer taraftan bizim büyük zenginliklerimiz olmasına
rağmen bunlardan ne kadar faydalanabiliyoruz? İstanbullu Rum bir adamcağız
kalktı Kanada’da Blackberry’yi kurdu. O kadar büyük bir zenginliğe sahip bir
ülkeyiz fakat beyin göçüyle kimi insanlarımız İsrail’e gidiyor, kimi
Amerika’ya, kimi Kanada’ya gidiyor. İnsanlarımız gittikçe biz Türkiye’de ortak
geliştirebileceğimiz zenginlikten da mahrum kalıyoruz. Bunun gibi bir sürü
başarı hikâyesi var. Dr.Oz var, Coca-Cola’da Muhtar Kent var. Bugün NASA’da
kapıyı çalın, Türkiye’den Musevi, Ermeni, Rum, Müslüman birçok insan var.
Profesörler var, Roda Cemoğlu var mesela, Ermenidir, dünyanın en kıymetli
insanlarından biri.
Açık fikirli olduğumuz, ön yargılardan kendimizi
arındırdığımız zaman, işimize konsantre olmaya başlıyoruz. Komplo teorileri,
aslı astarı olmayan şeylerle zaman kaybettiğimizde, patinaj yaptığımızda, hem
zemin kaybediyoruz, hem de motivasyonumuzu kaybediyoruz. İnsanları dini inançları,
kanaatleri ve görüşleri ile ayrıştırıp, kutuplaştırmasak, Türkiye de dünyada –
tamam bugün kötü bir yerde değil ama – çok daha iyi bir yerde olamaz mı? Bence
çok daha iyi bir yerde olabilir. Bu ülkenin artık orta yaşa gelmiş bir insanı
olarak buna üzülüyorum; enerjimizi böyle tüketmemiş olsaydık diye düşünüyorum.
“TÜRKİYE ZENGİNLERİNİ KAYBEDİYOR”
Bir özelliğin de diğer dini cemaatlere de yakın olman.
Şişli’de, Kurtuluş’ta oturmuş olman bence önemli, o dönemde beraber yaşadığın
insanlardan etkilenmişindir herhalde…
Çok etkilendim… Kurtuluş öncesinde Beyoğlu var,
Aynalıçeşme’de doğdum.
O dönemde İstanbul’daki gayrimüslim yaşantısını bu
günleri karşılaştırdığın zaman ne görüyorsun?
Ne artılar, eksiler var?
Üzülüyorum, hüzünleniyorum. Türkiye ve Anadolu’yu çok
zengin bir toprak olarak değerlendiriyorum. Bu toprağın bir erozyona uğradığını
düşünüyorum. Toprak erozyona uğradığı zaman en zengin katmanı akıp gider,
ağaçlar kurur, bitki örtüsü zarar görür, tarım rekoltesi yok olur. Türkiye
böyle oldu. Türkiye’de hâlâ tarım yapılıyor – bunu bir benzetme olarak
söylüyorum – ancak buradaki verim düştü. En lezzetli domatesler, karpuzlar,
güzel kokusu olan organik gıdalar üretilirken, şimdi daha endüstriyel bir şey
var, tadı kaçtı hayatımızın. Musevilerin, Rumların ve Ermenilerin sayısının
azalmasının, göç etmelerinin ya da ettirilmelerinin, gönüllerinin
kırılmalarının veya içlerine kapanmalarının çok üzücü olduğunu düşünüyorum.
Amerika neden zengin bu kadar? İnsanlar dünyanın her yerinden gelmiş, o ülkeye
inanmışlar, orada yaşama idealini ortaya koymuşlar. Birlikte yaşama kültürü,
zenginlik getiren bir şeydir. Ayrışma başlarsa – sen Kürtsün, sen Alevisin,
senin baban Yahudi, senin gözün mavi, sen Rumsun – o zaman bu zenginliği
kaybedersiniz. Biz böyle bir dizi hadise yaşadık; 1950’lerde, 60’larda, 6-7
Eylül hadiseleri… Yakın tarihimizde de Musevi vatandaşlarımızı daha çok
etkilediğini düşündüğüm, Türkiye’de yer yer yükseldiği izlenimini edindiğim
antisemit düşünceler, görüşler. Bu eskiden de vardı, yeni bir şey değil fakat
bu kadar görünür, elle tutulur bir şey değildi. Biz çok anlamıyorduk,
görmüyorduk. Musevi vatandaşlarımız belki daha çok hissediyorlardı bunu.
Türkiye-İsrail ilişkilerindeki bozulmayla siyaset söyleminde de kendisini daha
çok hissettirir oldu. Gerçi bu iki yönlü bir şey. Bir ilişki bozulduğu zaman,
karşı tarafta da, İsrail’de de negatif yansımaları oluyor. Orada da aşırı
milliyetçi, radikal unsurlar, şahinler var ve diyorlar ki “Türkiye zaten bizi
sevmiyor.” Bir kötüleşme yaşanınca iyileştirmek çok zor maalesef.
Keşke hem demografik olarak hem sayıca daha çok
olabilseydi idi azınlık vatandaşlarımız, hem de birkaç yüzyıl boyunca Osmanlıya
ve Cumhuriyet’e verdikleri katkı bugün de devam edebiliyor olsaydı... Keşke
mecliste onları temsil edenler olsa, bakanlar olsa… Bir hayalden bahsediyorum;
bir Rum, bir Ermeni, bir Musevi bakan olsa. İlla bir etnik, dini gruptan olsun
diye söylemiyorum ama neden olmasın. Oraya gelmeye aday birisi ise, dini ya da
etnik özelliklerinden ötürü erişememe durumuna girmesin. Demografik olarak
pre-dominant bir Sünni-Müslüman ülke olabiliriz ama bu bizim diğer insanlara
kucak açamayacağımızı, el ele verip ileriye gidemeyeceğimizi göstermemeli.
Büyük zenginlikler üretilen bir yer burası. Sadece stratejik şeylerden
bahsetmiyorum. Bir Rum marangozun, bir Ermeni lokantacının, bir Musevi
zanaatkârın getireceği sosyal katkının yarattığı o barış aurası, dayanışma
kültürü, tarifsiz bir zenginliktir. Büyükada, Burgaz, Kınalı neden daha güzel
bir ambiyans yaratıyor gittiğiniz zaman? Neden güzel bir rüzgâr yüzümüzde
kendisini hissettiriyor. Buralarda, bu kaybettiğimiz kültürün küçük de olsa
izleri var, kalıntıları var. Topraklarımızın hızlı bir erozyona uğraması gibi,
maalesef büyük bir kayıp yaşadık. Ekonomik olarak ölçülemeyecek bir kayıptır.
İnsani kayıpları, sosyal kayıpları, ekonomik olarak derecelendirebilmek mümkün
değil. Bu benim için büyük bir üzüntüdür.
Şahsi kanaatimce, bu insanların gitmesi özellikle kültür,
sanat açısından, her bakımdan çok büyük bir kayıp. Bunun da maalesef sıkıntılarını
görüyoruz. Toplum olarak baktığınızda o eski Cumhuriyet döneminin şıklığını
artık göremiyorsunuz.
Stil değişti; kabalaştık hepimiz, sertleştik birbirimize
karşı. Bir omuz atıp geçiyoruz birbirimize, bir “pardon” diyemiyoruz. Normalmiş
gibi geliyor. Bir göz kontağı kuramıyoruz.
“İSRAİL İLE PROBLEM YOK ASLINDA; BİZ PROBLEM ÜRETİYORUZ”
Mavi Marmara olayından sonra Türkiye-İsrail ilişkileri
dibe vurdu. Sence Türkiye ve İsrail bu operasyonda krizi yeterince iyi
yönetemediler mi?
Türkiye ve İsrail öyle iki ülke ki, iki tarafta da
yakınlaşmanın, dostluğun önemini ve zenginliğini bilenler ve destekleyenler
kadar tam tersini isteyenler de var. Yani iki ülkenin karşı karşıya gelmesi,
düşman olması, ilişkilerin kötüleşmesinden nemalanan kesimler var. Bu
kesimlerin bazıları dışarıdan da destek görüyor olabilir. Fakat benim görüşüm
çok açık, haritaya bakmak ve tarihe bakmak yeter. İki ülkenin birbirleriyle
dost olması mı iyidir, düşman olup, birbirlerine zarar vermeleri mi? Çok net;
iki ülke de bundan zarar görür, iki ülke de kayba uğrar. Nitekim kayba
uğramışlardır. Ekonomik olarak da, politik olarak da… Bugün Doğu Akdeniz’de bu
kadar zenginliği paylaşıp, beraber işletebilecekken bakıyoruz bir rekabet, bir
yarış, güvensizlik. En önemli şey güven kaybıdır ilişkilerde. İnsan
ilişkilerinde de öyle değil midir? Güveninizi kaybettiğiniz zaman çok zordur
onu telafi etmek. Diplomasi de maalesef böyle. Bir kere kaybettiniz mi, onarmak
mümkün ama zaman alıyor. Türkiye ile Yunanistan için de aynı şeyleri yazdım
yıllar boyunca. Neredeyse birbirleri arasında bir Benelux kurması gereken
ülkelerin – Türkiye, Bulgaristan, Yunanistan – savaşma noktalarına gelmelerini
çocuklarımıza nasıl anlatırdık. Aynı şekilde İsrail-Türkiye ilişkileri.
Musevilerle bu kadar güçlü dostluk ilişkisi inşa etmiş bir toplumun
torunlarının kurduğu bir Cumhuriyet modern zamanlarda bu ilişkileri daha iyi
yönetilme becerisini göstermeli. Aynı şekilde içinde bulunduğu coğrafyada,
dünyadaki malum sebeplerden dolayı izolasyon, yalnızlaşma, ötekileştirme
ortamında, Türkiye gibi önemli bir ülkenin dostluğunu kaybetmek, onunla
işbirliği imkanlarını kaybetmek de İsrail bakımında sıkıntılı bir şeydir.
İsrail ile Türkiye arasında muazzam bir ticaret hacmi var ve işin güzel tarafı
düşmedi, yükseldi. Mavi Marmara’dan sonra yüzde 40’lara varan oranda bir artış
yaşandı. Müthiş bir şey; peki bu ne demektir? İsrail ile Türkiye halkı ve iş
dünyası “Bu meseleler gelir geçer, hükümetler değişkendir. Biz dost olmaya
devam ederiz. Ortak bir geleceği beraber inşa ederiz,” düşüncesinde. Yoksa adam
neden gelip Türkiye’de yatırım yapsın ya da bir Türk gidip İsrail’de yatırım
yapsın. Ama şimdi bakıyorum, yazık ki İsrail havayolları uzun yıllar Türkiye’ye
gelemedi, uçamadı. Bu sene başlıyorlar bir aksilik olmazsa…
Antalya ile başlıyorlar…
Türk uçakları vızır vızır, Pegasus, THY… İsrail’e
El-Al’den sonra en çok yolcu taşıyan ikinci şirket Türk Hava Yolları. Bu ne
demek? Bu demek ki problem yok aslında; biz bir problem üretiyoruz. Biz derken,
İsrail’deki bazı politikacılar, Türkiye’deki bazı politikacılar, bir takım
işgal çevreleri. Bunları elimizin tersi ile bir kenara itersek, aramızdaki
yanlış anlaşılmaları, hataları, problemleri çözme yönünde önyargısız ve açık
fikirli bir diyalog kanalı açarsak iki ülke de istifade eder diye düşünüyorum.
Diplomasiyi yakından izleyen biri olarak biliyorum ki
Avrupa Birliği sürecinde, Avrupa’daki İsrail elçileri Türk büyükelçileri kadar
çalıştı. Bunu kimse inkâr edemez. Dünya ve kendisiyle de barışık bir Müslüman
toplumun AB’ye katkısı değerlidir. İstanbul’da büyük bir zenginliğimiz var, Rum
Patriği Bartheolomeos var. Ama biz bu zenginliğin farkında değiliz. Hâlbuki ne
kadar büyük bir katkı sağlayabilir bu süreçlere, İsrailli diplomatların daha
önce yaptığı gibi. Biz aramızdaki bu duvarları yıktığımız zaman inanıyorum ki
hem Türkiye içinde, hem uluslararası ilişkilerimizde de daha başarılı olacağız,
daha büyük bir işbirliği ortaya çıkacak. Niye Amerika’da Türk lobisi ile İsrail
lobisi birbirleriyle kavga etsin? Hâlbuki beraber çalışabiliriz. Büyük bir
Amerikalı şirketi getiririz Türkiye’ye, İsrail’den de teknoloji, AR-GE’yi
getiririz, burada tarım yaparız. Türkiye’de toprak var, insan gücü var. İsrail
bize teknolojisini getirsin, ABD’den sermaye bulalım, birlikte zenginleşelim.
“CANLI YAYIN HİÇ KESTİREMEYECEĞİN BİR MACERADIR”
Konuşma sanatı zamanla mı gelişiyor yoksa herhangi bir
eğitim aldın mı? Konuşmandaki akıcılık ve dinleyeni etki altına alabilen tempon
bir eğitimden mi kaynaklanıyor?
Bununla ilgili özel bir eğitim almadım. Yapısal ve
yatkınlıktan olsa gerek. Zamanla da gelişti, radyo, televizyon, okuma, dinleme…
Canlı yayına hiç hazırlık yaparak gitmem, hep emprovizedir konuşmalarım.
Bilmiyorum ki ne sorulacağını… Canlı yayın hiç kestiremeyeceğiniz bir
maceradır, bilemezsiniz. Her gün CNN’de canlı yayına çıkıyorum. O kadar hassas
ve kırılgan bir dönemden geçiyoruz ki, ağzımdan çıkan bir şey tüm gruba zarar
verebilir. Ağzımızdan çıkan her söze, yazdığımız her şeye dikkat etmemiz lazım.
Ama ben entelektüel birikimi belli bir yere ulaşmış bir insanım. Çok okuyorum,
çok seyahat ediyorum, devamlı iletişim halindeyim.
Bir de RTÜK var…
Hadi RTÜK’ü öğrendik artık ne yapmamız, ne yapmamamız
gerekitiğini ama o da demoklesin kılıcı gibi sallanıyor. Eve gidiyorum, akşamları uyku tutmuyor, titreyerek
falan uykuya dalıyorum. Vücut soğumuyor, kafa soğumuyor. Soğuması için belli
bir zaman geçmesi gerekiyor. Bu nedenle gazetecilik çok yıpratıcı bir meslek.
Biraz da İstanbul nostaljisi yapalım…
İstanbul çok özgün, kokusu olan bir şehir. Dünyada çok az
şehrin bir kokusu vardır. Kokusunu yaratan da insandır, insanın yaptığı
şeylerdir. Binalar kokar bazen. Yağmurun topraktan gelen güzel bir kokusu
vardır. Sokakların, caddelerin spesifik kokuları vardır. Beşiktaş’ın kokusu
var, Adalar’ın bir kokusu var, Balık Pazarı’nın bir kokusu vardır, vardı…
İstanbul’u zenginleştiren ve farklılaştıran öyle özellikler var ki… Öncelikle
çok romantik bir yer bence İstanbul. Hem konumu, hem yaşayan insanların
getirdikleri, çok özel bir kültürel zenginlik yaratıyor. Daha önce de
anlattığımız gibi, Rumların, Ermenilerin, Musevilerin varlığı, camilerin
güzelliği… İstanbul’u güzel yapan şeylerden biri gerçekten dini yapıların
varlığı… Klasik Osmanlı mimarisine sahip camilerin oluşturduğu silüet çok güzel
bence. Maalesef onları biraz kaybediyoruz. İstanbul’un güzel bir tarafı da bu
kadar çok kilise, sinagogu bir arada barındırabiliyor olması… Bugün tarihi
noktalarında bir anda karşınıza bir cami, bir sinagog ya da kilise çıkabiliyor.
Markalarıyla, şekerci dükkânlarıyla, troleybüsüyle,
Boğaz’ıyla, her semtin ayrı bir gustosu ve yaşam kültürü var, vardı. Bunlar
maalesef giderek tek tipleşti, monotonlaştı ve bir AVM’nin içine hapsoldu.
Dükkânlar, sanatkârlar, zanaatkârlar… Belli meslek grupları yok oluyor,
ütücüler, manifaturacılar, zücaciyeciler, yorgancılar, yoğurtçular, kalaycılar…
Bütün bunların yok olması, İstanbul tarihinden, İstanbul kültüründen çok önemli
şeylerin gidiyor olması demektir. Neden Paris, Roma, Londra bu zenginlikleri
büyük oranda koruyorlar? Buna sahip çıkmak lazım. Bunlar şehirden gittiği zaman
şehir Dubai’ye, Kualalumpur’a benzemeye başlıyor. Kaybediyorsunuz o şehrin
gustosunu.
Çok keyifli bir sohbet oldu. Düşüncelerini tüm
samimiyetin ve içtenliğinle bizlerle paylaştığın için çok teşekkür ederim.
http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=90566

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.