Esin Küçüktepepınar
Ermeni soykırımını anlattığı 'Ararat'la tanınan Kanadalı
yönetmen Atom Egoyan, son filmi 'Şeytanın Düğümü'yle İstanbul Film
Festivali'nde. Egoyan'la yeni filmden girip Hrant Dink'ten çıktık...
"Hrant Dink’in öldürülmesi maalesef büyük kayıptı, insanları çok etkiledi.
Bir yanıyla da büyük bir değişim yarattı. Şahane, olağanüstü bir karakterdi. Arada
sinema da konuşurduk.Mesela ‘Ararat’ı hiç beğenmemişti, acayip tartışmıştık.
Filmin iki tarafa da meseleye de hiç katkısı olmadığını düşünüyordu. Ama yine
de bunca yıldan sonra baktığımda bile filmin ‘neler olup bittiğini konuşalım’
gibi her iki tarafa da alışılmadık bir önerisi olduğunu düşünüyorum. Bence bu
kıymetli bir öneriydi. Ve nihayetinde diyalog da başladı ki bu da çok iyi bir
şey. Ama insanlar ‘Ararat’taki soyut yaklaşımı sevmediler. Yine de kalıcı bir
film olduğunu düşünüyorum."
***
Ermeni soykırımını anlattığı 'Ararat'la tanınan Kanadalı
yönetmen Atom Egoyan, son filmi 'Şeytanın Düğümü'yle İstanbul Film
Festivali'nde. Egoyan'la yeni filmden girip Hrant Dink'ten çıktık.
Arada görmüşlüğüm varsa da 10 yıl önceki ‘Ararat’
söyleşisinden bu yana ikinci buluşmamız geçen yıl San Sebastian Film
Festivali’nde yarışan ‘Şeytanın Düğümü’ vesilesiyle oluyor. Aynı enerjik
halleri ve sıcak gülümsemesiyle karşımda, üstelik hiç yaş almamış gibi.
‘Exotica’ (1994) ve ‘Başka Bir Dünya ’ (1997) misali yine ‘kayıp’ çocuklar ve
yetişkinlerin inkâr âlemine dönmüş. Gerçek olaydan uyarladığı yeni filmi aynı
mükemmellikte değilse de ABD’nin muhafazakâr taşrasında, üç küçük çocuğun
katledildiği cinayetlerden alelacele suçlu bulunan üç punk gencin tartışmalı
mahkûmiyet süreci tam Egoyan’a göre. Acılı anne Reese Witherspoon ve idealist
özel dedektif Colin Firth gibi Oscarlı starların başrolde olduğu film,
trajedilerle başa çıkmaya çalışırken önyargılarımızın daha büyük travmalara yol
açtığını gösteriyor. Opera, tiyatro ve sinemanın yetenekli insanı, benzersiz
zekâsı ve ince ruhuyla insana her zaman iyi duygular veren Egoyan’la sohbet
şahanedir. Hayattaki düğümlerimizden Hrant Dink’e uzanan minvalde laf açılıyor.
‘Cleo’dan (2009) sonra sinemaya ara verdiniz. Neler
yapıyordunuz?
Operaya ve tiyatroya ağırlık verdim. ‘Feng Yi Ting’
operasını sahneledim. Bu arada yeni filmimin senaryosunu yazdım, sırada o var.
Bir de oğlum üniversiteye gitmeden önce onunla vakit geçirmek istedim.
Yine gerçeği irdeliyor, görünenin altındaki hakikati ve
manayı arıyorsunuz. ‘Şeytan Düğümü’nü çekmenizin nedeni bu muydu?
Evet, gerçeğe bakışımızı sınavdan geçiren hikâyeleri
seviyorum. Ayrıca bu her gün karşılaşabileceğimiz bir öykü değil. 20 yıl önce
yaşananları hatırlıyorum. Ülke çapında büyük yankı uyandırmıştı. Sonrasında
yazılan kitabı da okudum, çok beğendim. Senaryoyu gönderdiklerinde ise daha da
ilgimi çekti. Çünkü kurmaca bir hikâye yazdığınızda karakterlerin başına ne
kadar feci şeyler gelirse gelsin sonunda bir çözülme olması gerekir. Ama bu gerçek
yaşananları baktığınızda sonunda hiçbir çözüm yok, durum açıklığa kavuşmamış!
Üç küçük oğlan çocuğu ormanda katledilmişti ve suç mahalli korkunçtu ama daha
da esrarengiz olan ortada doğru dürüst bir delil yoktu. Hatta deliller
karartıldı, uydurma deliller yerleştirildi. Yine de Damien, Jessie ve Jason
adlı gençler şeytana tapma ayininde çocukları katletmekle suçlandı ve fiziksel
hiçbir kanıt olmadığı halde mahkûm edildi.
Olayın muhafazakâr bir kasabada, herkesin birbirini
tanıdığı bir yerde olması da ayrıca trajik değil mi?
Bence günümüzde yaşanan bir cadı avı! Çünkü yaslı
ailelerin, mahalle halkının ve toplumun rahatlamaya, suçlunun bulunmasına
ihtiyaçları var. Ama bu ihtiyaçların giderilme şekli yanlış. Bu olayda da
mahkemelerde çocukların şeytana tapma ayinlerine kurban edildiği konuşuldu hep,
böyle itham edildiler. Çünkü ama kötülük kendi içimizde değil dışarıda, ‘bize
benzemeyende’ arandı. Çünkü gençler o yaşta gotik/metalci havalarındaydılar. O
küçük çocukların katledilmesi ne kadar büyük kötülükse mahallelinin rahatlaması
adına üç gencin sahte delillerle mahkûm edilmesi de kötülük.
Siz filme başlamadan önce dava düşürüldü ve gençler 18
yılın ardından serbest bırakıldı ama tamamen de aklanmadılar. Nedir sizce bu?Bu
olay Amerikan mitolojisinin bir parçası oldu. İnsan nasıl şüphe içinde yaşar
ki! Bu olayda polis, yargı ve halk düşünmeden mahkûm ettiler. Filmde gördüğünüz
gibi sadece filmin iki ana karakteri yolunda gitmeyen bir şeyler hissetti ve
üzerine gitti. Küçük oğlu öldürülen anne (Reese Witherspoon) ve idealist özel
dedektif (Colin Firth) başta herkes gibi bu gençlerin suçluluğuna inansalar da
mahkeme salonunda anladılar ki işler hiç de göründüğü gibi değil. Korkunç bir
hata yapıldığı ortada. Zaten bu konuda çekilmiş belgeseller de var. Ben suçluyu
bulmakla mükellef değilim ama trajediler karşısında kolaycı tepkilerimizin daha
da büyük travmalara yol açtığını gösterebilir ve bunun nedenini anlamaya
çalışabilirim.
Yetişkinlerin inkâr âleminde gezindiği, arada çocukların
telef olduğu bir durum. Filmlerinizde hep bu meseleye takılıyorsunuz. Aklıma
‘Bir Başka Dünya’, hatta ‘Exotica’ geliyor.
Evet. Kapılı kapılar ardındaki travmalar önemli. Zaten
olayın kendisinden ziyade insanlara yansıma şeklini ve verdiğimiz tepkileri
önemsiyorum. Nasıl da inkâr âleminde yaşadığımız önemli. Önyargılar ve
yüzleşmekten kaçınmak meselesi benim başlıca dertlerimden, tüm filmlerimde var.
Burada mesela Damien, kendini olayların çok dışında görüp, “Suçsuzum bana neden
bunları yapıyorsunuz” diyordu. Bu onu sanki daha...
Suçlu mu gösteriyordu?
Farklı olanı dışlıyoruz. İnsanlar alışıldık tepkileri
seviyorlar, inanmasalar bile rahatlıyorlar. Ama Damien’inki gibi tepkilere
alışık değiliz. Çünkü kendinden beklenilen ağlayıp sızlaması. Sadece mahkeme
salonunda da değil bu filmi izleyenin yargısı da kayabilir. Yani seyircinin
gözlemi ve alışkanlıklarımız da test ediliyor.
Genç oyuncuları keşfetmekte ustasınız. Bu kez iki Oscarlı
oyuncunun yanına tanınmamış gençleri koymak bilinçli bir seçim miydi?Başta
profesyonel aktörlerle de görüştüm ama sonra bu müthiş gençleri görünce fikrimi
değiştirdim. Bana yeni fikirlerle gelen oyunlara bayılıyorum. Herkes çok
fedakâr çalıştı. Gerçek karakterler sete geldi ve oyuncularla tanıştı. Sıcak
bir bölgede, kan ter içinde çalışıldı. Tiyatro provaları gibiydi, hep bir
aradaydık. Hele Reese Witherspoon rolü olmasa da hep ortalıklardaydı. Hollywood
oyuncuları böyle yapmaz, kendi çekimi bitince setten kaçar. Bu Reese için de
olağanın dışında bir roldü. Bildik göz alıcı hali yoktu. Sınırlarını aşmaya çalışması
harika.
Başrollerde ünlülerin olması finalinde seyirciyi
rahatlatmayan bir filmin cazibe noktası mı sizce?Onlar da bu filmde oynayarak
risk aldılar. İkisi de tanınmış Hollywood starı oldukları için seyircinin
beklentisi farklı oluyor. Seyirci finalde onların bir şeyleri değiştireceğini
umarak izliyor. Çünkü hep ‘kahraman’ olmuşlar. Seyirci de sonunda ikisinin
gerçeği bulup suçluları parmakla işaret etmelerini bekliyor. İlk kez böylesine
hayal kırıklığıyla biten bir filmde rol almaya gönüllü olmaları harikaydı.
Bu kez daha ana akım sinemaya yakın, klasik bir anlatım
biçimine meylettiğinizi söyleyebilir miyim?
Daha çok seyirci peşinde değilim ama haklısınız. Bildik,
konvansiyonel sinema izleri var tabii ki; gerilim türü gibi, sonra bakıyorsunuz
mahkeme draması oluyor, içinde tarih de var. Hakikati algılama ve
ihtiyaçlarımızın nasıl da bu algımızı bozabileceğini göstermeye çalıştığım yer
çok sancılı. Finale rahatlatıcı bir sahne koyarak işi çözebilirdim ama yapay
kalırdı.
Yine de sizin imzanız ortada; film yap boz bir bulmaca
gibi açılıyor, yol boyunca karakterleri tanıyoruz, hikâyelerini gözlemliyoruz.
Ama resim tamamlandığında soru işaretleri aynen kalıyor hatta çoğalıyor.
Aynen! Zaten maksat bu! Filmlerimde yanıt vermeyi
sevmiyorum. Hayat da öyledir. Tüm filmlerimde görünenin arkasına, aile
bağlarımıza, sırlarımıza bakmayı seviyorum. Trajediyi çoğaltan bu
dinamiklerdir. Bu filmde o gençlerin illa da suçlu olmayacaklarını işaret etmek
istiyorum çünkü cinayetleri işlemek için herkesin bir şekilde fırsatı olmuş.
Son yıllarda Türkiye ve Ermenistan arasında iletişim
oldu, en azından diyalog başladı. Neler hissettiniz?
Diyaloğun başlaması çok önemli bir gelişme, iki ulus
arasındaki iletişim çabasına büyük saygı duyuyorum, umarım devamı gelir.
Gelecek yıl da 100. yıldönümü olacak, hepimiz neler olacağını merakla
bekliyoruz. İletişimin başlaması güzel. Tabii ki sevgili Hrant Dink’in
öldürülmesi maalesef büyük kayıptı, insanları çok etkiledi. Bir yanıyla da
büyük bir değişim yarattı. Şahane, olağanüstü bir karakterdi. Arada sinema da
konuşurduk.
Neler konuşurdunuz?
Mesela ‘Ararat’ı hiç beğenmemişti, acayip tartışmıştık.
Filmin iki tarafa da meseleye de hiç katkısı olmadığını düşünüyordu. Ama yine
de bunca yıldan sonra baktığımda bile filmin ‘neler olup bittiğini konuşalım’
gibi her iki tarafa da alışılmadık bir önerisi olduğunu düşünüyorum. Bence bu
kıymetli bir öneriydi. Ve nihayetinde diyalog da başladı ki bu da çok iyi bir
şey. Ama insanlar ‘Ararat’taki soyut yaklaşımı sevmediler. Yine de kalıcı bir
film olduğunu düşünüyorum.
http://www.radikal.com.tr/kultur/hrant_dink_ararati_hic_begenmemisti_acayip_tartismistik-1185063
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.