İttihat
ve Terakki Partisi üyelerinin[1] sorgulanmasına[2] değinirken, şu iki konuyu
hesaba katmak gerekir: Birincisi, dava süresince, padişah VI. Mehmet ve
sadrazam Damat Ferit Paşa kabinesinin temsilcilerinden oluşan Osmanlı
İmparatorluğu yöneticileri, Ermenilerin toplu katliamlarını düzenleme
konusunda, İttihat ve Terakki Partisi’nin üst düzey şahısları ve bu parti
tarafından yönetilen hükümetten oluşan sınırlı sayıda bir kitleyi suçlamaya
çalışmışlar, ikincisi, Jön Türklerin kendisi ile taraftarları ise tersine,
partinin adının lekelenmesini tüm imkânlarıyla önlemeye, suçu teşkilattan
ziyade şahıslara yüklemeye çalışmıştır. Örneğin,
28 Ocak 1919’da Ali Kemal’in[3] “Sabah” gazetesinde yazdığına göre, 4 veya 5
yıl önce, tarihte görülmemiş, tüm dünyayı dehşete düşüren bir cürüm, bir suç
işlenmiştir. Bu cürümün ölçütleri ve şartları hakkında bir fikir vermek
istersek, 5-10 değil, 100 binlerce suçludan bahsetmemiz gerekmektedir. Bu
trajedinin İttihat’ın merkez komitesi tarafından kabul edilen kararlara
istinaden planlanmış olduğu çoktan ortaya çıkmıştır[4].
İçişleri
bakanı Cemal 17 Mart 1919 tarihinde “Alemdar” gazetesine vermiş olduğu
mülakatta “İttihatçılar 800 bin kadar Ermeni tehcir edip katletmiştir”,- diye
belirtmiş, basit Türk halkı ile hükümetin[5] suçsuzluğu konusunu ileri sürmeye
çalışmıştır. İçişleri bakanı, kendi hükümetinin, İttihatçıları cezalandırma
gerekliliğinden bahsetmiştir, “…hükümet öncelikle, İttihat ve Terakki
Partisi’nin Osmanlılığa sürmüş olduğu bu lekeyi temizlemeye mecburdur. Bu
yüzden de hükümet, tehcir ve katliam trajedilerinin faillerine yönelik gerekli
soruşturmayı gerçekleştirecektir.
(…)
İttihat ve Terakki derken, Osmanlı milletini kastetmiyoruz”[6].
Aynı
Cemal, 12 Mart 1919 tarihinde bir açıklamada bulunup, Jön Türklerin
tutuklanmalarının, bakanlar kurulu tarafından düzenlenen kanun çerçevesinde
olduğundan dolayı kanuni olduğunu kaydetti[7].
İttihatçılara
gelince, bu parti üyelerinin yargılanmaları esnasında, Türk tarihçi O. S.
Kocahanoğlu’na istinaden, parti sırlarını hiçbir şart altında ifşa
etmemişlerdir. “İttihat-Terakki Cemiyeti nasıl gizli bir yeraltı örgütü olarak
kurulmuş ve mensupları Cemiyetin sırlarını açıklamayacaklarına Kur’an ve silah üzerine
nasıl el basıp namus sözü vermişlerse, bu yeminlere ölünceye kadar sadık
kalmışlardır. Ser vermiş, sır vermemişlerdir. Örneğin sorgulama ve yargılamalar
sırasında Teşkilat’ı Mahsusa konusunda çok fazla bilgisi olanlar bile, bu gizli
örgütün ne teşkilatını ne de yandaşlarını ele vermemişlerdir”[8].
Parti
üyelerinin sorgulanması esnasında Jön Türklerin tutmuş olduğu bu duruş, görgü
şahitlerinin dikkatinden kaçmamış ve toplumun bazı kesimlerinin infialine
mazhar olup zamanın Osmanlı basınında da tenkide uğramıştır. Özellikle
İstanbul’da yayınlanan “Sabah” ve “Halkın sesi” gazeteleri sert tepki
vermişlerdir. “Halkın Sesi” gazetesi, 8 Mayıs 1919 tarihli sayısında “Kutsal
İttihat” başlığıyla şöyle yazmaktadır. “Sabah, İttihatçı elebaşlarının
yargılanmalarından bahsederken, hiddetle, yargılamalar esnasında sanıkların
vermiş oldukları cevaplarda, tüm ülkeyi korkunç bir cehenneme çeviren bu
rezilane caniliklerle ilgisi olmadığını açıklayıp hâlâ İttihat’ı
kutsallaştırmaya çalıştıkları yaklaşımını vurgulamaktadır. “Sabah’ın yazmış
olduğuna istinaden sanıklar, İttihat’ın, savaş yıllarında milletin kanıının
haricinde iliğini de emmmiş olan “Müdafaa-i Milliye”[9], Teşkilat-ı Mahsusa ve
benzer meşum kuruluşlarla hiçbir ilgisinin olmadığını belirtmektedir. Evet,
onlar bu bağı inkâr etmektedir, fakat tüm dünya bunu biliyor. Sanıklar, genel
merkezin veya İttihat’ın katliamlar ve çıkar sonucunda halkın açlıktan ölüme
mahkûm edildiğinden haberdar olmadığını söylemektedir. (…) Bu çirkef
cesaretinden ve adalet ışığından hiçbir şekilde etkilenmeyen koyu bir
karanlıkla örtülü bu pis vicdanlardan tiksinmemek mümkün mü? Ülkeyi korkunç bir
bela uçurumuna sürüklemiş olan bu insanların hâlâ kendilerini savunduklarını
görüp tiksintiyle dolu bir şaşkınlık duymamak mümkün mü? (…)
Bu
adamlar, iddia makamının dosyasında bulunan ve İttihat’ın, “Teşkilat-ı Mahsusa”
ile katliamlarla çok yakın ilişki içinde bulunduğunu kesin olarak ortaya koyan
şifreli telgraflar ve kanıtlara ne cevap verecekler?
İstedikleri
kadar inkâr etsinler, o şişirilmiş savunmalarıyla İttihat’ı savunsunlar ve
kutsallaştırsınlar, hiçbir değeri yok, çünkü İttihat, artık milletin nazarında
ahlâki açıdan ölmüştür”[10].
“Halkın
Sesi” gazetesinin yazı işleri, “Sabah”ta basılan ve yukarıda belirtilen
makalenin son cümlesinde aşağıda belirtilen şu doğru tespitte bulunmuştur.
“Maalesef, Sabah’ın hiddetine ve güvencelerine rağmen, İttihat hem yaşamakta,
hem de her yerde, burada, İstanbul’da dahi, Sabah’ın burnunun dibinde var
olmaya devam etmektedir. Ali Kemal Bey, “Hangi Türk’ün derisini kazırsan
altından bir İttihatçı çıkacaktır”,- diye Sabah’ta yazarken, ne kadar haklıydı.
Açıklamalar
gereksizdir”[11].
8
Mayıs 1919 tarihinde padişah VI. Mehmet Vahdettin’in özel fermanıyla Jön Türk
partisi liderleri ve bakanlar, İstanbul Olağanüstü Askeri Mahkemesi’ne teslim
edilmekteydi[12].
İttihat
ve Terakki Partisi üyelerinin yargılanması, 28 Nisan 1919 tarihinde başlar ve
aynı yılın 17 Mayısına kadar sürer[13]. Dava esnasında, 11 kişi gıyabında, 20
parti lideri ve üst düzey görevli ise tutuklu olarak yargılanır. Tutuklu olarak
yargılananlar, başbakan Sayit Halim Paşa, dışişleri bakanları Halil Menteşe ve
Ahmet Nesimi, adalet bakanı İbrahim Pirizade, parti merkez komitesi üyesi Küçük
Talat, parti merkez komitesi ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesi Rıza Bey, parti merkez
komitesi genel sekreteri Mithat Şükrü, parti merkez komitesi ve Teşkilat-ı
Mahsusa üyesi Ziya Gökalp, gıda iaşe bakanı Kara Kemal, eğitim bakanı ve
Teşkilat-ı Mahsusa üyesi Şükrü Bey, İstanbul muhafız birliği komutanı ve
Teşkilat-ı Mahsusa üyesi Ahmet Cevat ve Ankara milletvekili ve Teşkilat-ı
Mahsusa üyesi Atıf olmuştur.
Gıyabında
yargılananlar, içişleri bakanı ve başbakan Talat, savaş bakanı Enver, bahriye
bakanı Cemal, parti merkez komitesi üyesi, eğitim bakanı ve Teşkilat- Mahsusa
liderlerinden Doktor Nazım, parti merkez komitesi üyesi ve Teşkilat-ı
Mahsusa’nın Doğu Vilayetleri kısmı yöneticisi Behaettin Şakir, parti merkez
komitesi üyesi Doktor Rüsuhi ile kamu güvenliği bakanı ve Teşkilat-ı Mahsusa
teşkilatı üyesi Aziz bulunmaktaydı.
Mahkeme
heyeti, başkan Ferik[14] Nazım Paşa, üyeler Tümgeneral Zeki, Mustafa ve Ali
Nazım paşalar ve Albay Recep Ferdi Bey’den oluşmakta, Mustafa Nazmi Bey ise
savcı olarak tayin edilmişti.
Davanın
ilk oturumunda (28 Nisan 1919) mahkeme başkanı, genel düzene istinaden,
sanıkların kimliklerini tespit eder ve ardından mahkeme sekreteri tarafından,
firari durumda bulunan ve gıyabında yargılanan sanıkların, ülkeyi savaşa
sürüklemek, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişki içinde olmak ve daha başka suçlar
işlemekten dolayı suçlandığı konusundaki kararı okur[15].
Bu
kararda, belirtilen sanıkların mahkemede hazır bulunmaları için 10 gün süre
verilmiş olduğu, fakat hazır bulunmadıklarından dolayı kanuna karşı gelmiş
kabul edilerek vatandaşlık haklarından mahrum edilip mal varlıklarına el
konulmuş olduğu belirtilir[16]. Bu kararın okunmasından sonra başkan, sanık
avukatlarını da takdim eder ve ardından mahkeme sekreteri Şefik tarafından
iddianame okunur[17].
Şifreli
telgraflar ve üst düzey memur ile subayların vermiş olduğu tanıklıklardan
derlenmiş olan 41 resmi ve yarı-resmi orijinal belge üzerinden derlenen suçlama
dosyasına özellikle değinmek yerindedir[18]. Bunun haricinde, İttihat ve
Terakki Partisi üyelerinin yargılanmasının iddianamesinde yer bulan kanıtlar, sorgulamalar
esnasında da kullanılmıştır. Bu durum, Ermeni katliamlarının Jön Türk
partisinin merkez komitesi ve hükümet tarafından düzenlenmiş olduğunu
kanıtlamaktadır.
Ana
iddianamede yer bulan belgelerin büyük bir kısmı, parti merkez komitesi ve
hükümet üyeleri tarafından gönderilen gizli talimatlar ve şifreli telgraflardan
oluşmaktaydı.
İddianamede,
dava dosyasının esas amacının Ermenilerin tehciri esnasında gerçekleştirilen
trajedinin soruşturulması olduğu belirtilmekteydi.
İddianame,
Ermenilerin imhasının, İttihat ve Terakki Partisi Merkez Komitesi tarafından,
ayrıntılı görüşmeler neticesinde önceden karar verilmiş olduğunu
vurgulamaktaydı.
Böylelikle,
yazılı ifade vermiş olan Osmanlı üçüncü ordusu komutanı Mehmet Vehip Paşa[19],
Ermenilere uygulanan vahşet ve katliamlar ile mal varlığının yağmalanmasına,
İttihat ve Terakki Partisi Merkez Komitesi tarafından karar verilmiş olduğu ve
bu kırımlar gerçekleştirmek amacıyla Behaettin Şakir’in[20], üçüncü ordu
dâhilinde özel katiller hazırlayıp şahsen yönetmiş olduğunu bildirmiştir[21].
İddianamede,
İttihat ve Terakki yöneticileri tarafından hapishanelerden salıverilen
suçlulardan oluşan Teşkilat-ı Mahsusa’nın asıl amacının, cinayetler işlemek
olduğu vurgulanmakta ve bu teşkilatın, İttihat ve Terakki ile sıkı ilişkiler
içinde bulunduğu, bu teşkilatın başlıca görevlilerinin, parti merkez komitesi
üyeleri olduğu belirtilmekte, Teşkilat-ı Mahsusa şakilerinin daha sonra, tehcir
edilen Ermenilerin imhasını gerçekleştirmek amacıyla kullanılmış olduğu
vurgulanmaktaydı.
İddianamede,
merkez komitesi belgelerinin imha edilmesine de değinilmekteydi. İddianamede,
Ermenilerin tehciri esnasında farklı zamanlarda ve yerlerde vuku bulan suçların
soruşturulması neticesinde, bu cürümlerin yerel nitelikte olmayıp, sanıklar
tarafından teşkil edilmiş olan “özel bir merkezin” sözlü talimatları ve gizli
emirleri doğrultusunda planlanıp gerçekleştirilmiş olduğu ve Ermeni
katliamlarının Talat, Enver ve Cemal’in doğrudan emirleri ve bilgileri
dâhilinde gerçekleştirilmiş olduğunun tamamen kanıtlanmış olduğu
vurgulanmaktadır.
İddianame,
parti sorumlu sekreterleri, heyetleri ve müfettişlerinin, Soykırım
gerçekleştirme konusundaki temel rolüne değinmekte ve Bolu ile diğer
mahallerden Ermenilerin tehcirini gerçekleştirmiş olan Bursa sorumlu sekreteri
Mithat, Ermeni kırımlarını düzenleyenlerden Balıkesir müfettişi Nazım, Çankırı
sorumlu sekreteri Cemal Oğuz, Amkara sorumlu sekreteri Necati ve daha başkalarını
örnek göstermektedir[22].
İddianamede,
İttihatçıların Birinci Dünya Savaşı’nın sunmuş olduğu imkânlardan, gizli
planlarını (Ermeni Soykırımı) gerçekleştirmek amacıyla faydalanmış oldukları
vurgulanmaktadır. İddianamede, Soykırım’ı gerçekleştirenlerin ve inkâr eden
Türk tarihçilerin, tehcirin bir savaş gerekliliği olarak gerçekleştirilmiş
olduğu “argümanı” da yalanlamaktadır.
İddianameye
istinaden, örneğin savaş alanı olarak kabul edilmeyen Bolu’dan[23] Ermenilerin
tehcir edilmesinin, askeri gereklilikten öteye, parti amaçları ve niyetlerinin
gerçekleşmesine yönelik olduğunu kanıtlamaktadır. Bu işlemler ne cezalandırma,
ne de dirlik-düzen faaliyetleriydi.
İddianame,
Ermenilerin imha edilmesi metotlarına, Ermenilerin mal varlığına el koyma ve
yolsuzluklara özellikle eğilmekteydi. İddianamede, Jön Türk partisi üyelerinin
büyük bir kısmının, Ermenilerin taşınır ve taşınmaz mal varlıklarının
yağmalanmasından zenginleşmiş olduğu vurgulanmaktaydı[24].
İddianamede,
Ermeni katliamlarının açıkça parti ve hükümet tarafından emredilmiş olduğu
belirtilmekte, kanıt olarak da yerlerinden edilen Ermenilerin imha edilmesiyle
ilgili şifreli telgraf gösterilmekteydi. Bu belgede, Ermenilerin katledilmesi
konusunda parti teşkilat ağıyla birlikte sivil ve askeri yöneticilerin katılmış
olduğu ve katliamların, içişleri bakanlığı ve şahsen bakan Talat tarafından
denetlendiği vurgulanmaktaydı.
İddianamede,
Ermenileri korumaya cüret eden görevliler ve basit insanlara görevinden alma ve
hatta ölüm cezasıyla tehdit edilmiş olduğu vurgulanmakta, örnek olarak da
üçüncü ordu komutanı Mahmut Kâmil’in imzasının taşıyan ve Ermenileri koruyan
her Müslüman’ın evinin önünde ipe çekileceği, evinin ise temeline kadar
yakılacağı. Ermeni saklayanın bir devlet görevlisi olduğu durumda, görevinden
uzaklaştırılıp, divan-ı harbe verileceğinin belirtildiği telgraf
gösterilmekteydi.
Ana
iddianamede, tehcir edilip katledilen Ermenilerin sayılarıyla ilgili de bazı
istatistiki bilgiler verilmekteydi. İddianameye göre Ankara’dan 61 bin,
Diarbekir’den (Diyarbakır-çev notu) ise 120 bin Ermeni tehcir edilmişti[25].
İddianamede,
sanıklar ve onların avukatları tarafından ortaya atılan, askeri mahkemenin
kendilerini yargılamaya hakkı olmadığı ve yüce mahkeme tarafından
yargılanmaları gerektiği iddiasına de değinmiştir. Savcıya göre, bakanların
işlediği suçların görev icabı olmayıp, alelade suçlardı.
İddianamede
Talat, Enver, Cemal, Cevat, Behaettin Şakir, Doktor Nazım, Atıf, Rıza ve Aziz
beyler başlıca suçlu, Mithat Şükrü, Doktor Gökalp, Kara Kemal, Ahmet Nesimi,
Şükrü, Halil ve Sait Halim ise katılımcı olarak geçmekteydi.
Olağanüstü
divan-ı harp mahkemesi tarafından bakanların yargılanması konusu, daha davanın
ilk oturumunda sanıkların avukatları tarafından ortaya atılır. Baro başkanı ve
hukuk okulu profesörü Celalettin Arif[26] başkanlığında sanıkların çıkarlarını
savunan 16 avukat, bu şekilde zaman kazanıp davayı ertelemeye çalışmaktaydı.
Sanıklardan
Sait Halim’in avukatları Hasan Hayri Tan ve Celalettin Arif, Halil Menteşe’nin
avukatları Esat, Kâzım ve Tahsin, Ahmet Nesimi’nin avukatları Saki ve Esat
Muhlis, Şükrü’nün avukatı Sadettin Ferit, İbrahim Pirizade’nin avukatları
Mahmut Mahir, Yusuf Cemal ve Kadri, Mithat Şükrü’nün avukatı Sadettin Ferit,
Ahmet Ramiz ve Mahmut Mahir, Ziya Gökalp’in avukatları Haydar Rıfat ve İsmail
Tevfik, Cevat’ın avukatı Mişon Vertura ve Musa Kâzım ile Haşim’in avukatı Ali
Haydar’dı[27].
Avukatlar
davanın hem birinci, hem de ikinci oturumlarında divan-ı harbin bakanları
yargılama yetkisini sorgulayıp, bunun yüce mahkemenin yetki alanına girdiğini
iddia ederek, bu iddialarını Osmanlı anayasasının bazı maddeleriyle gerekçelendirmeye
çalışırlar. Müdafaa vekilleri özellikle, görev anında suç işleyen bakanların
ancak yüce mahkemenin yargılama yetkisine haiz olduğu konusundaki anayasanın
31. maddesine atıfta bulunmaktaydı.
Savunmaya
istinaden, suçun şahsi olması durumunda dahi davalar, askeri mahkemelerden
ziyade, ağır suç mahkemelerinde görülmeliydi. Argüman olarak da, 1918 yılının
Ekim-Kasım aylarında, bakanları soruşturan Osmanlı meclisinin Beşinci
Şubesi’nin, bu dosyaları yüce mahkemeye gönderme kararı almış olması ileri sürülmekteydi[28].
Divan-ı
harp, ana davanın birinci (28 Nisan 1919) ve ikinci (4 Mayıs 1919)
oturumlarında, Divan-ı Harbin yetkisizliği konusundaki avukatların ileri sürmüş
olduğu argümanları reddeder. Öncelikle, suçların resmi görevlerin
gerçekleştirilmesiyle ilgili olduğu argümanı reddedilir ve sanıkların bakan
sıfatıyla değil, gizli ve ihanet içinde olan bir örgütün üyeleri olarak
yargılandığı vurgulanır[29].
Divan-ı
Harp, avukatların, askeri mahkemeye karşılık ağır suç mahkemesinin yetkili
olduğu argümanına karşılık olarak, daha İttihat zamanında ilan edilmiş olan
örfi idarenin sürdüğünü ve anayasaya istinaden, bu durumda sıkıyönetimin 113.
Maddesine göre tüm sivil kanunların geçici olarak askıya alınmış olduğunu
belirtir[30].
Mahkeme
aynı zamanda, Osmanlı meclisinin Beşinci Şubesi tarafından bakanların
dosyalarının yüce mahkemeye gönderilmiş olduğu argümanı da daha baştan
reddeder. Divan-ı Harbin reddine göre, padişah tarafından meclisin feshedilmesi
şartlarında (21 Aralık 1918) Beşinci Şube üyelerinin oylamasının hukuki
sayılamamaktadır. Son olarak da, sanıkların yargılanması için padişah
tarafından Divan-ı Harbe özel ferman verilmiş olduğu belirtilir[31].
Parti
üyelerinin yargılanmasının ikinci oturumunda da (4 Mayıs 1919) mahkeme, Divan-ı
Harbin yetkili olmadığı konusundaki argümanları, bu kararın “Kuran’ın şahane
kanunlarına sadık olduğu” iddiasıyla reddeder[32].
Parti
üyesi bakanların Divan-ı Harp mahkemeleri tarafından yargılanması yetkisi, o
dönemin İstanbul gazetelerinde de ele alınır. Özellikle “Halkın Sesi”
siyasi-toplumsal gazetesi belirtilmeye layıktır. Bu gazetenin sayfalarında,
konuyla ilgili bir dizi makale yayınlanır. Gazetenin, 3 Mayıs 1919 sayısında,
iki tanınmış Avrupalı hukukçu konuyla ilgili görüşlerini belirtir. İlki, adını
belirtmeden, sanıkların bakan olarak değil, gizli örgüt üyesi olarak
yargılanmış olduğuna değinir. İkinci uzman, tanınmış Fransız avukat Sezar Bonie
de konuyu aynı şekilde yorumlar[33].
Belirtilen
gazetenin diğer sayısında, Ermeni hukukçu Hımayak Khosrovyan, konuyla ilgili,
Fransız hukukuyla ilgili paralellikleri vurgular. Uzmanın belirttiğine göre,
bakanları yargılamaya yönelik benzer bir kanun Fransız anayasasında da var
olmakla birlikte, belirtilen kanun zorunlu kılmayıp, olanak vermektedir.
Jön
Türk partisi üyelerinin yargılanmasına değinen Ermeni hukukçu, müdafaa
vekillerinden, sıradan mahkemelerin bakanları yargılamaya yetkili olmadığı
konusunda herhangi olağanüstü bir kanun göstermelerini talep eder.
Khosrovyan,
nihai kanıt olarak mahkeme tarafından da ileri sürülmüş olan ve İttihatçıların
döneminde ilan edilip henüz yürürlükte olan örfi idare durumunun sivil ve
anayasal tüm kanunların askıya alınmış olduğunu ileri sürer[34].
Her
halükârda, avukatlar tarafından ileri sürülen, bakanların görev icabı suç işlemiş
olduğu argümanının gerçeğe uygun olduğunu belirtmek gerekir. Ermenilerin imha
edilmesi kararının İttihat ve Terakki Partisi Merkez Komitesi’nin gizli
oturumunda kabul edilmiş olmasına rağmen, “Tehcir hakkında” kanunun, bakanlar
ve devlet kurulları tarafından kabul edilmiş olduğu ve Ermenilerin tehciri ile
imhasının da resmi kanallar ve devlet tarafından geçekleştirilmiş olduğundan
dolayı, Ermeni Soykırımı’nın sorumluluğu, dönemin Osmanlı hükümetinin tüm
devlet aygıtlarının üzerine düşmektedir.
Parti
ve hükümet üyelerinin yargılanmasının 4 Mayıs 1919 tarihindeki ikinci
oturumunda başsavcı Mustafa Nazmi, bakanların sorgulanmasının henüz sona
ermediğini açıklayıp, yargılanmalarının ertelenmesini talep eder[35].
Mahkeme
heyeti, hükümet üyesi olmuş sanıkların dava dosyalarını ayırıp savcılığa geri
yollar.
Bu
sanıklar, sorgulanmaları henüz nihayetlenmemiş veya tutuklanmamış olan
bakanlarla birlikte sorgulanacaktı[36]. Böylelikle, 17 Mayıs 1919 tarihine
kadar tutuklu olarak Mithat Şükrü, Ziya Gökalp, Küçük Talat, Rıza, Atıf ve
Cevat’ın, gıyabında ise Doktor Nazım, Doktor Behaettin Şakir, Rüsuhi ile
Aziz’in dosyaları incelenir.
Parti
üyelerinin yargılanması esnasında sanıkların mahkeme başkanının vermiş
oldukları soruları cevaplarken, benzer ifadeler vermekteydi. Bu açıdan,
hapishanede sanıklara birbirleriyle sohbet etme, durum incelemesinde bulunma ve
gelecekte verecekleri ifadeleri uyarlama verilmesi büyük rol oynamaktaydı.
Özellikle
ilk oturumlar esnasında sanıklar kaçamak cevaplar verip, Ermeni katliamları
hakkında bilgileri olmadığını söyleyip, başkanın sorularını anlamadıkları süsü
verip, o dönemin olaylarını hiç hatırlamadıklarını söylemekteydiler[37].
Lakin
davanın daha sonraki oturumları esnasında sanıklar bu taktiği sürdüremez.
Divan-ı Harp heyeti, farklı mototlara başvurarak, onların bu konudaki inadını
kırmayı başarır.
Parti
üyelerinin yargılanmasının son oturumlarında mahkeme çapraz sorgulama metoduna
başvurur ve beklenmedik bir şekilde sanıkların kendi imzalarını taşıyan şifreli
telgrafları veya sözlü ve yazılı ifadelerini kanıt olarak okutur.
Tüm
bu metotlar netice verir ve sanıklar, sert inkâr duruşlarını terk edip, bazı
önemli bilgiler vermeye başlar.
Örneğin,
yargılamanın altıncı oturumu esnasında (14 Mayıs 1919) Teşkilat-ı Mahsusa üyesi
Atıf, parti merkez komitesinin, Teşkilat-ı Mahsusa’ya destek vermiş olduğunu
itiraf eder[38].
Belirtilen
sanık, aynı oturumda, Teşkilat-ı Mahsusa’nın, hapishaneden salınmış olan
suçlulardan meydana getirilmiş olduğu olgusunu tasdik eder[39].
10
Nisan 1919 tarihinde Yozgat Ermenilerinin tehciri ve katli yargılaması
sonucunda darağacına çıkartılan Boğazlıyan kaymakamı Mehmet Kemal’in idam
cezasından sonra imparatorluktaki siyasi ortam gerilir. 15 Mayıs 1919’da, İzmir
Yunanistan tarafından işgal edildiğinde zaten gergin olan ortam daha da
gerilir. 20 Mayıs 1919’dan 23 Mayıs tarihine kadar İstanbul’da kitlesel
gösteriler düzenlenir.
Hatta,
üst düzey görevlilerden oluşan sanıkların hapsedilmiş olduğu ve “Bekirağa
bölüğü” olarak anılan hapishanenin, zamanında Bastille’de olduğu gibi saldırıya
uğrayacağı konusunda şehirde haberler dolaşır[40]. 1919 Mayısında, bu
hapishanede en az 250 kişi tutuklu bulunmaktaydı[41].
23
Mayıs 1919 tarihinde İstanbul’da, yargılamalara karşı düzenlenen en büyük
gösteriye, büyük bir kısmının İttihatçılardan oluştuğu 200 bin kişi
katılır[42]. Bu gösteriler, Jön Türklerin ülkede hâlâ büyük bir güç
oluşturduğunu göstermektedir. Osmanlı “Peyam” gazetesi konuyla ilgili “İzmir
olayları olmasaydı, İttihat ölüm döşeğindeydi”,- diye yazmaktaydı[43].
Başbakan
Damat Ferit Paşa hükümeti, gerginliği yumuşatmak niyetiyle, yukarıda belirtilen
hapishaneden, özellikle Ermeni katliamlarıyla ilgili olmaktan zan altında
bulunan 41 tutukluyu serbest bırakır[44].
Damat
Ferit, parti üyelerinin yargılanmasına da geçici olarak durdurulması kararı
alır.
Tüm
bu olayların etkisi altında Büyük Britanya yüksek komiser yardımcısı, amiral
Web, Büyük Britanya’nın artık Türk hapishanelerine güvenmediği, ayrıca kendi
mahkemesi vasıtasıyla savaş suçlularını yargılamayı düşündüğünden dolayı,
“Bekirağa bölüğü” hapishanesinde tutuklu diğer mahkûmları daha güvenilir bir
yere[45] nakletme kararı alır.
Amiral
Web, çok hızlı bir şekilde en tehlikeli suçluların listesini hazırlar. 59
kişiden müteşekkil bu listede, ilk elden Malta’ya sürgün edilecek olan
şahısların isimleri bulunmaktaydı[46]. 28 Mayıs 1919 tarihinde İngilizler, 67
tutukluyu “Bekirağa Bölüğü”
hapishanesinden gemiyle Malta Adası’na nakleder[47]. General Miln (Büyük
Britanya) son anda 11 suçluyu daha gemiye bindirir[48]. İlk sürgün kafilesi,
büyük oranda İttihatçı suçlulardan oluşmaktaydı.
Büyük
Britanya’ya teslim edilmiş olan sanıklar arasında eski başbakan Sait Halim
Paşa, kamu görevleri eski bakanı Abbas Halim Paşa, eski şeyhülislam Hayri
Efendi, dışişleri eski bakanı Ahmet Nesimi, adalet eski bakanları Halil ve
İbrahim, içişleri eski bakanı İsmail Canpolat, kamu görevleri eski bakanı Ali
Münif, eğitim eski bakanı Şükrü ve iaşe eski bakanı Kara Kemal
bulunmaktaydı[49].
Malta
sürgünleri arasında, o sırada Divan-ı Harp mahkemesi tarafından sorgulanan
birkaç sanık bulunmaktaydı. Bu kişilerin İngilizlere teslimi konusunda
mahkemeye bildiren Tümgeneral Seyyid Paşa tarafından, Divan-ı Harbe sunulan
raporda sanıkların, 28 Mayıs 1919 Çarşamba günü, saat 2.30’da, Büyük Britanya
kumandanlığına teslim edilmiş olduğu belirtilmektedir[50].
Belirtilen
yazı 3 Haziran 1919 tarihinde, hükümet üyelerinin sorgulanması konusundaki ilk
oturumda mahkemede okunur. Mahkeme başkanı, savcının fikrini sorar. Savcı,
Malta’ya sürgün edilen suçluların dava dosyalarının ayrılmasını önerir[51].
Böylece,
yukarıda belirtilen şahısların dosyaları, daha sonra ele alınmak üzere
ayrılmasına rağmen, sonuçta cezasız kalırlar. Büyük Britanya, Malta’ya sürülen
ve aralarında Ermeni Soykırımı sorumluları da bulunan savaş suçlularını ilk
başta gerçekten de yargılama niyetinde olmasına rağmen, bu kararlılığı daha
sonra giderek zayıflar ve Soykırımcı caniler, Büyük Britanya tarafından sonuçta
İngiliz savaş esirleriyle takas edilir. Olayların bu şekildeki gelişimi
öncelikle, Türkiye’de milliyetçi hareketin genişlemesine bağlıydı. Bunun
haricinde Büyük Britanya, Türk-Bolşevik ilişkileri ile müttefiki olan
Fransa’nın Kemalistlerle gizli ilişkiler kurmaya ve Büyük Britanya’nın
arkasından onlarla anlaşma yapma denemelerinden rahatsızlık duymaktaydı.
Örneğin,
“Akşam” gazetesi 1921 Mayısı başında, Ankara’nın Fransa elçisi Bekir Sami’nin,
Londra’da Malta sürgünlerini serbest bıraktırmayı başardığı, Türkiye’nin Roma
temsilcisi Osman Nizami Paşa’nın, Malta sürgünlerinin İtalya’ya varmış olduğunu
bildirmiş olduğunu haber vermekteydi. Serbest bırakılanların 40 kişiden oluşan
bu ilk kervandan 33 kişi Taranto’ya, 7’si ise Sicilya’ya gitmişti[52].
Malta’nın 21 sürgünü, 19 Mayıs 1921 tarihinde, “Franz Ferdinand” vapuruyla
Konstantinapol’e (İstanbul-çev. notu) geri döner[53].
Büyük
Britanya tarafından yargılama düzenlenmesi konusunda oluşan engeller, salt
siyasi karakter taşımamaktaydı. Temel sorunlardan biri, canilikleri tasdik eden
kanıtları bulma konusuydu. Böylelikle, 1920 ortalarında Büyük Britanya’nın
İstanbul yüksek komiserliği siyasi haklar uzmanı Lamb, Ermeni Soykırımı
sorumlularını cezalandırmak için gerekli olan kanıtları bulmak konusunda oluşan
1. Merkezi hükümet veya vilayetlerin sorumluları tarafından verilen emirler
veya talimatlarla ilgili belgeler bulma imkânsızlığı, 2. Müttefik devletlerin,
katliam düzenleyicileri yargılama konusundaki kararsızlığı, 3. Erişkin Ermeni
erkeklerin büyük bir kısmının ve hemen tüm aydınların vilayetlerde öldürülmüş
olduğu ve diğer hususlar konusundaki zorluklar hakkında bir rapor sunar[54].
İngilizler,
gerekli olan belgeleri bulmak için, önemli arşiv belgelerine sahip olan ABD’ye
de başvurur, fakat Birleşik Devletler de Büyük Britanya’ya destek vermek
istemez[55].
Türk
sanıkların Malta’ya sürülmesini takip eden aylarda Türkiye’deki siyasi ortam,
Kemalistler lehine değişmeye başlar. Kemalistler giderek güçlenmeye, İstanbul
hükümeti ise zayıflamaya başlar.
İlk
olarak Doğan Avcıoğlu[56] tarafından kanıtlanmış olduğu gibi, Kemalist hareket
gerçekte öncelikle büyük devletler, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve
işgal etmek isteyen yabancı güçlere karşı olmayıp, Türkiye’deki milli
azınlıklara yönelik olmuştur.
Türk
tarihçilerden Fikret Başkaya, Baskın Oran ve Taner Akçam da bu görüştedir[57].
Örneğin, Taner Akçam’ın belirtmiş olduğu gibi, bu durum açıkça, Türk milli
mücadelesi önderi “Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri” oluşturulması kaynakları ve
verdikleri kararlarda görülmektedir”[58].
Milliyetçi
hareket, İttihat ve Terakki Partisi tarafından hayata geçirilmiştir. Daha
Birinci Dünya Savaşı yıllarında, İttihat ve Terakki Partisi Merkez Komitesi
tarafından, savaşı kaybetme durumunda ele alınacak olan adımlar konusunda
ayrıntılı planlar hazırlanmıştı[59].
Bu
planlardan biri de, yenilgi durumunda, Türkiye’nin iç kısımlarında mücadeleyi
sürdürmeyi öngörmekteydi. Konu, uzun süreli direnişle ilgiliydi[60].
Talat
Paşa, 1918 Eylülünde Almanya’ya yapmış olduğu ziyaret dönüşünde, Bulgar
ordusunun hezimetinin görgü şahidi olur. Talat, savaşın kaybedilmiş olduğu
konusunda tamamen emin olarak İstanbul’a döner ve daha savaş başlangıcında
hazırlanmış olan planı gerçekleştirmeye koyulur. Mondros Antlaşması’nın
imzalanmasının ertesi günü, 31 Ekim 1918 gecesinde Talat, İttihatçılardan Kara
Kemal ve Kara Vasıf’ı evine çağırıp “Bakın sizi buraya çağırtmanın asıl sebebi
Mustafa Kemal Paşa meselesidir. Şartlar çok ağırdır. Bu ağır şartlar karşısında
birşeyler yapılması tabiidir. Ama bunu kim yapacaktır? Kuvvetli bir el
yazımdır. Mesela Mustafa Kemal Paşa… Temiz bir maziye sahiptir. Halk da Mustafa
Kemal Paşa’yı sevmektedir. Ben Mustafa Kemal Paşa’nın mühim bir işe
soyunacağını tahmin ediyorum. Kendisine yardımcı olunmalıdır…”,- der[61].
Talat,
parti merkez komitesi genel sekreteri Mithat Şükrü’nün de durumdan haberdar
olduğu ve gelişimleri takip edeceğini onlara iletir. Bu görüşmeden bir süre
sonra, milliyetçi hareket dâhilinde önemli rol oynayacak olan gizli “Karakol”
teşkilatı kurulur[62].
Tekrar
aynı dönemde, Teşkilat-ı Mahsusa’nın adı değiştirilerek, düzenlenmesinin esas
amacının, Ermeni Soykırımı nedeniyle soruşturma altında bulunan Teşkilat-ı
Mahsusa üyelerini savunmak olan, Umumi İslam Alemi İhtilâl Komitesi’ne
dönüştürülür[63].
İlk
Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, doğrudan Talat Paşa ve İttihat ve Terakki Partisi
Merkez Komitesi’nin girişimiyle kurulmuştur[64].
Milliyetçi
hareketin şekillenmesi döneminde Hıristiyan vatandaşlara yönelik uygulamış
oldukları şiddet ve özellikle Ermeni katliamları konusunda, İttihatçılar
nezdinde Türklerin suçlandıklarından dolayı Kemalistler, başlangıç aşamasında,
İttihat ve Terakki Partisi ile hiçbir ilişkileri olmadığı konusunda, müttefik
devletleri tüm imkânlarıyla ikna etmeye çalışmaktaydı.
Bu
yaklaşım, Mustafa Kemal’in o dönemde vermiş olduğu röportajlarda da
belirgindir[65].
Bunun
haricinde, “İttihatçı” ismi birçokları için hemen-hemen vatan haini ile
anlamdaş olmuştu.
Lakin
gerçekte, milliyetçi hareketin girişimcileri arasında, Ermeni Soykırımı sorumluları
büyük bir sayı teşkil etmekte, hareketin çekirdeği ise Teşkilat-ı Mahsusa
üyelerinden oluşmaktaydı.
Malta
sürgünleri de daha sonra Kemalistlerin sıralarına katılır ve cumhuriyet
döneminde önemli devlet görevleri üstlenirler. Örneğin, Ermeni Soykırımı
döneminde Bitlis ve Halep valisi görevinde bulunan ve buradaki Ermeni
katliamlarının sorumlusu Abdülhalik Renda, Malta sürgününden döndükten sonra,
İzmir valisi, 1924-1930 yıllarında maliye, milli savunma ve harbiye bakanı
görevleri yürütüp, 1935 yılında ise TBMM başkanı seçilip, daha sonra da devlet
bakanı olmuştur.
Halep
ve Adana vilayetlerinde gerçekleştirilen tehcir ve katliamların sorumlusu Şükrü
Bey, Malta’dan kaçtıktan sonra, belli bir süre İtalya ve Almanya’da bulunur ve
Türkiye’ye döndükten sonra milletvekili olup, köy işleri, dışişleri ve içişleri
bakanlıklarını yürütür.
Tehcir
esnasında Van ve Erzurum valisi olan, Ermeni katliamlarını yönetmiş olma
suçlamasıyla Malta’ya sürgün edilen Hasan Tahsin Uzer, Türkiye’ye döndükten
sonra Ardahan, Erzurum ve Konya milletvekilliği yapar. İttihat ve Terakki
Partisi genel sekreteri Mithat Şükrü Bleda, cumhuriyet döneminde
milletvekilliği yapmıştır. İttihat’ın yönetim yıllarında senato başkanlığı,
ayrıca içişleri, adalet ve dışişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuş olan Halil
Menteşe de cumhuriyet döneminde milletvekili seçilmiştir.
Ermeni
Soykırımı zamanında Sivas ve Konya valisi olan Ahmet Muammer Cankardeş,
cumhuriyet döneminde milletvekili olmuştur. Lübnan Ermenilerinin katliamlarını
tertiplemek suçlamasıyla Malta’ya sürgün edilmiş, Ali Münif Yeğenağan, Kemalist
dönemde belediye başkanı ve milletvekili olur. Antep Ermenilerinin kırımını
düzenleyenlerden olan ve Ermeni Soykırımı yıllarında, Ermenilerin terk edilmiş
mülklerine el koyarak önemli miktarda zenginlik elde etmiş olan İttihat ve
Terakki Partisi temsilcisi Ali Kenan, Divan-ı Harp tarafından Malta’ya sürgün
edilenler arasındaydı. Ali Kenan, 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ticaret
bakanı tayin edilir[66].
Vardges
Yeğiayan’ın “Malta Belgeleri. İngiltere dışişleri bakanlığı “Türk savaş
suçluları” dosyası” kitabının önsözünü yazan Ali Sait Çetinoğlu’nun belirtmiş
olduğu gibi, 1934 yılında kabul edilen “Soyadı hakkında” kanunun
yayınlanmasından sonra, içlerinden birçoğu yeni isimler altında gizlenerek,
böylece izlerini kaybettirmişlerdir[67].
Kemalist
yönetim tarafından Jön Türklerin telin edilmesi, Türkiye’nin parçalanması
planının bir kısmı olarak kabul edilmiştir. İngiliz ajan Frün, “Öncelikle,
İttihat ve Terakki’nin caniliklerini kabul etmeye mecbursunuz”,- diyerek,
Mustafa Kemal’in dikkatini Kemalistler tarafından İttihatçıların suçlarını
telin etme gerekliliğine çektiğinde Kemal, “Ben İttihat ve Terakki Partisi’nin
temsilcisi değilim… Lakin izninizle, İttihat ve Terakki’nin vatansever bir
teşkilat olduğunu söylemek isterim”,- diyerek bu öneriyi reddeder[68].
Türkçeye
çeviren: Diran Lokmagözyan
Akunq.net
[1]
İttihat ve Terakki Partisi ile hükümet üyeleri başlangıçta birlikte
yargılanmış, fakat davanın ikinci duruşmasında hükümet üyelerinin dosyası,
savcının talebiyle incelenmek üzere ayrılmıştır. Böylelikle, 28 Nisan 1919
tarihinden 17 Mayısa kadar süren 7 oturumda, İttihat ve Terakki önderleri ile
Teşkilat-ı Mahsusa başkanı, 3-26 Haziran 1919 tarihlerinde görülen 7 oturumda
ise, hükümet üyeleri sorgulanmıştır.
[2]
İttihat ve Terakki Partisi ile hükümet üyelerinin davaları, tarihe “ana
davalar” olarak geçmiştir. Ana davalarla ilgili 5 Temmuz 1919 tarihinde tek bir
genel hüküm verilir.
[3]
Ali Kemal, 4 Mart 1919 tarihinden 9 Mayısa kadar eğitim bakanlığı, 19 Mayıs
1919’dan 29 Hazirana kadar ise içişleri bakanlığı görevlerinde bulunmuştur.
[4]
Günel G., İttihat Terakki’den Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset: Türkleştirme, Belge
Yayınları, İstanbul, 2006, s. 127.
[5]
Hürriyet ve İtilâf Partisi üyelerinden oluşan hükümet hakkındadır.
[6]
Yalnız Taktil Değil, Tehcîr de Dahil: Cemal Beyefendi’nin Beyanatı, “Alemdar”,
17 Mart 1919.
[7]
“Dzerbakalutyants patçarı: Nerqin gordsots haytararutyunnerı” (Tevkif sebebi.
İçişleri bakanlığı açıklamaları) , “Çakatamart”, 13 Mayıs 1919, No 104 (1925).
[8]
Kocahanoğlu O. S., İttihat Terakki’nin Sorgulanması ve Yargılanması (1918-1919),
Temel Yayınları, İstanbul, 1998, s. 18.
[9]
Ocak 1913’te, milli birliğin oluşturulması amacıyla kurulan ve 1914 yılında
Şurayı Devlet tarafından kamuya yararlı olarak kabul edilen Müdafaa-i Milliye
teşkilatı, savaş yıllarında önemli hizmetlerde bulunmuştur, bk. Akçam T., İnsan
Hakları ve Ermeni Sorunu. İttihat ve Terakki’den Kurtuluş Savaşı’na, 2. Baskı,
İmge Kitabevi, İstanbul, 2002, s. 164. İttihatçılar, belirtilen teşkilatla olan
bağlarını dava süreci boyunca sürekli inkâr etmekle birlikte, parti üyelerinin
yargılanmasının 5. oturumunda, sanıklardan Ankara mebusu ve Teşkilat-ı Mahsusa
üyesi Arif, Müdafaa-i Milliye teşkilatı tarafından Teşkilat-ı Mahsusa’ya maddi
yardım yapıldığını itiraf etmiştir. Bk. Takvîm-i Vekayi, No 3543, 8 Mayıs 1919,
s. 31.
[10]
“Surb İttihat” (Kutsal İttihat), “Joğovurdi dzaynı”, siyasi ve toplumsal
gazete, Konstantinopel (İstanbul), 8 Mayıs 1919, No 83-174.
[11]
A.g.e.
[12]
Papazyan A., Hayeri tsağaspanutyunı ıst yeritturkeri datavarutyan pastatğteri
(İttihatçıların yargılanması argümanlarına istinaden Ermeni Soykırımı), Los
Angeles, 2005, s.23.
[13]
Yargılamaların başlangıcı olarak Takvim-i Vekâi resmi gazetesinde 27 Nisan 1919
tarihinin belirtilmiş olması yanlıştır, bk. Dadrian V. , Akçam T., “Tehcir ve
Taktil”, Divan-ı Harb-i Örfî Zabıtları, İttihad ve Terakki’nin Yargılanması
1919-1922, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2008, s. 86.
[14]
Ferik rütbesi tümgenerale eşdeğerdir.
[15]
Takvîm-i Vekayi, No 3540, 5 Mayıs 1335 (1919), ss. 3-4.
[16]
A.g.e.
[17]
A.g.e., s.4-9.
[18]
Bu belgenin tarihi öneminin, daha o zamanın Ermeni basını tarafından anlaşılmış
olduğunu belirtmek gerekir. “Çakatamart” gazetesi, bu iddianamenin “Türkler
tarafından hazırlanan tarihi bir belge ve tekzip yazısı olarak, ilginç içeriği
sayesinde, Ermeni felaketini bazı kısmi cinayetler olarak adlandırma cüreti ve
arsızlığı göstermiş olanlara karşı çok önemli bir rol oynayacak”,-olacağını
vurgulamaktadır, bk. “Yeprat getı kı hordi hayots diaknerov, patmakan karevor
vaveratuğt mı” (Fırat Nehri Ermenilerin cesetleriyle taşıyor, önemli bir tarihi
belge), “Çakatamart”, 29 Nisan 1919, No 141 (1962).
[19]
Trabzon Ermenilerinin tehciri ve katliamları davasının, 29 Mart 1919 tarihli
ikinci oturumunda, Mehmet Vehip Paşa’nın, Behaettin Şakir’e karşı ifade vermiş
olduğu sebebiyle, Şakir’in eşi tarafından saldırıya uğraması ilginçtir.
“Çakatamart” gazetesi konuyla ilgili olarak “Geçen gün, bir Türk kadın
hapishaneye giderek Vehip Paşayla görüşmek ister. Lakin paşa, hanımın yanına
henüz varmışken “Aman, bu kadını dışarı çıkartın, ben bir kadına el
kaldıramam”,- diyerek dışarı çıkar. Behaettin Şakir’in eşi olan ziyaretçi
kadın, kocası hakkında mahkemede yapmış olduğu açıklamalardan dolayı paşaya
hakaret edip, kendisini bastonla dövmeye çalışır”, bk. “Vehip Paşa saldırıya
uğradı”, “Çakatamart”, 5 Nisan 1919, No 122 (1943).
[20]
Teşkilat-ı Mahsusa üyesi Galip Vardar’ın, anılarında belirtmiş olduğu gibi,
Ermenilerin tehciriyle ilgili kararın kabul edilmesinden sonra Behaettin Şakir,
tanınmış İttihatçılardan Hüsrev Sami ve Sapancalı Hakkı’yı kendisiyle Erzurum’a
gelip Ermenilerin tehcir edilmesi işine katılmalarını önerir. Ermenilerin mal
varlığı ve zenginliğinin ne olacağı ve bu konuda bir plan olup olmadığı
konusundaki sorularına ise, Behaettin Şakir “Ne planı olacak ki, dedik ya,
Ermenileri tehcir edeceğiz… kalanı da kendiniz düşünün”, bk. İttihat ve Terakki
İçinde Dönenler, Anlatan: Galip Vardar, Yazan: Samih Nafız Tansu, Yeni Zamanlar
Yayınları, İstanbul, 2003, s. 442.
[21]
Vehip Paşa’nın dosyasının büyük bir kısmının 1919 Eylülünde askeri mahkemeden
çalınmış olduğunu belirtmek gerekir. Ortadan yok olan bu belgeler, Ermeni
katliamlarını tespit eden resmi yazılardır, bk. “Joğovurd” siyasi ve toplumsal
gazete, 9 Eylül 1919, No 35 (281). “Hayk. Yeğernin tuğterı anhaytatsads”
(Ermeni soykırımı belgeleri yok oldu), “Çakatamart”, 9 Eylül 1919.
[22]
Parti genel sekreterlerinin yargılanması 21 Haziran 1919’dan 3 Ocak 1920
tarihine kadar sürmüş, 8 Ocak 1920 tarihinde karar okunmuştur. Bk. “Takvim-i
Vekâi” resmi gazetesinin 3586, 3589, 3596 ve 3772 nüshaları.
[23]
Kastamonu’da bir bölge.
[24]
Tanınmış Türk tarihçi Tarık Zafer Tunaya da, Ermeni mallarının büyük bir
bölümünün İttihatçıların eline geçmiş olduğunu belirtmektedir, bk. Tunaya T.
Z., Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 3, İttihat ve Terakki, Bir Çağın, Bir
Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 264.
[25]
Takvîm-i Vekayi, No 3540, 5 Mayıs 1335 (1919), s. 7.
[26]
Daha sonraları Kemalist harekete katılmış olan Celalettin Arif, Ankara Milli
Meclisinde milletvekili, ardından da Milli Meclisin ikinci başkanı, daha sonra
ise adalet bakanı olmuştur.
[27]
Dadrian V. , Akçam T., “Tehcir ve Taktil”, s. 70.
[28]
Takvîm-i Vekayi, No 3540, 5 Mayıs 1335 (1919).
[29]
A.g.e.
[30]
A.g.e.
[31]
A.g.e.
[32]
Takvîm-i Vekayi, No 3543, 8 Mayıs 1335 (1919).
[33]
“Paterazmakan Atyanı iravasu e datelu ittihatakan boreninerı? (mer
hetaknnutyunı)” (Divan-ı Harp’in, İttihatçı çakalları yargılama yetkisi var mı?
(araştırmamız)), “Joğovurdi dzaynı”, 3 Mayıs 1919, No 79-170.
[34]
“Paterazmakan Atyanı iravasu e datelu ittihatakan boreninerı? (mer
hetaknnutyunı)” (Divan-ı Harp’in, İttihatçı çakalları yargılama yetkisi var mı?
(araştırmamız)), “Joğovurdi dzaynı”, 4 Mayıs 1919, No 80-171.
[35]
Takvîm-i Vekayi, No 3543, 8 Mayıs 1335 (1919).
[36]
Akçam T., Ermeni Tabusu Aralanırken Diyalogtan Başka Çözüm Var mı?, Su
Yayınları, İstanbul, 2002, s. 99.
[37]
Yargılamalar esnasında çok sayıda Ermeni Divan-ı Harp’e mektup yazarak, bazı
sanıkların yalan konuştuklarını belirtmişlerdir, bk. Tunaya T. Z., Türkiye’de
Siyasal Partiler, cilt III, s. 676.
[38]
Takvîm-i Vekayi, No 3557, 25 Mayıs 1335 (1919), s. 102.
[39]
A.g.e., s.103. Falih Rıfkı Atay da anılarında bu konuya değinip, İttihat’ın
merkez komitesine bağlı, sivil kişilerden oluşan grupların teşkil edildiğini ve
bu işin Doktor Nazım’ın kontrolünde gerçekleştirildiğini duyarak, Nazım’dan,
kendisini de bu çetelere dahil etmesini rica eder. Lakin Nazım, “Biz çeteler
için hapishanelerden adam topluyoruz. Orası senin gibi genç çocukların yeri
değil”,- diyerek reddeder. “Bu katiller ordusundan ben bir şey anlamadım”,-
diye belirtmektedir F. R. Atay, bk. Atay F. R., Zeytindağı, Bateş, İstanbul,
1981, s. 38.
[40]
Dadrian V., Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosit, Belge
Yayınları, 1995, s. 67. “Bekirağa bölüğü” hapishanesi Britanyalılar ve
Fransızlar tarafından da denetlenmekteydi, bk. Şimşir B., Malta Sürgünleri,
Bilgi Yayınevi, İstanbul, 1985, s. s. 113.
[41]
Şimşir B., Malta Sürgünleri, s. s. 96.
[42]
Sarıhan Z., Kurtuluş Savaşı Günlüğü, I. Cilt, Mondros’tan Erzurum Kongresi’ne
(30 Ekim 1918-22 Temmuz 1919), Öğretmen Yayınları, 1982, s. 263.
[43]
“İttihatı harutyun karne” (İttihat diriliyor), “Çakatamart”, 14 Ağustos 1919,
No 232 (2053).
[44]
Dadrian V., Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosit, s. 170.
[45]
Büyük Britanya başlangıçta Malta’nın haricinde Hindistan ve Mısır’ı da sürgün
yeri olarak kullanmayı düşünmekteydi, bk. Şimşir B., Malta Sürgünleri, s. 133.
[46]
A.g.e., s.96.
[47]
Savaş suçlularını Britanyalılar tarafından Malta’ya sürülmesi, altıncı ordu
eski komutanı Ali İhsan Paşa’nın buraya nakledildiği 1919 Martında başlamıştır.
Üst düzey Türk görevlilerin Malta’ya sürgünü 1920 Kasımına kadar sürmüş, 20 ay
zarfında toplam 144 cani buraya nakledilmiştir, bk. a.g.e. s.89 ve 197.
[48]
A.g.e., s.102.
[49]
Ata F., İşgal İstanbulu’nda Tehcir Yargılamaları, Türk Tarih Kurumu, Ankara,
2005, s. 206.
[50]
A.g.e., s.205-206.
[51]
Takvîm-i Vekayi, No 3571, 13 Haziran 1919, s. 128.
[52]
“Maltayi aksorakannerı kı veradarnan”, (Malta sürgünleri dönüyor) “Çakatamart”,
6 Mayıs 1921.
[53]
“Lusabanutyunner Maltayi aksoryalneru azat ardzakman masin” (Malta
sürgünlerinin azat edilmesiyle ilgili açıklamalar), “Çakatamart”, 21 Mayıs
1921.
[54]
Dadrian V. , Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak Jenosit, ss. 69-70.
[55]
Hür A., Malta Sürgünleri’ni Nasıl Bilirsiniz, “Taraf”, 28 Şubat 2010.
[56]
Avcıoğlu D., Millî Kurtuluş Tarihi 1835den-1995e, 1. Cilt, Tekin Yayınları,
İstanbul, 1996.
[57]
А. Авакян, Черкесский фактор в Османской империи и Турции (вторая половина
XIX-первая четверть XX вв.), Ереван, изд. “Гитутюн”, 2001, сс. 250-251.
[58]
AkçamT., Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, Su Yayınları, İstanbul, 2001,
ss. 195-196.
[59]
Konuyla ilgili daha ayrıntılı olarak bk. Zürcher E., The Unionist Factor. The
Role of Committee of Union and Progress in Turkish National Movement 1906-1926,
Brill, Leiden, 1984.
[60]
Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, ss. 223-224.
[61]
Sorgun T., Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü, Kamer Yayınları, İstanbul, 1998,
ss. 44-45.
[62]
“Karakol” teşkilatı, adını, kurucuları Kara Kemal ve Kara Vasıf’tan almıştır,
bk. Sorgun T., Mütareke Dönemi ve Bekirağa Bölüğü, s. 47.
[63]
Akçam T., İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s. 491.
[64]
Konuyla ilgili daha ayrıntılı olarak bk. a.g.e., s.488-489.
[65]
A.g.e., s.197.
[66]
Üngör U. Ü. and Polatel M., Confiscation and Distruction, Continuum
İnternational Publishing Group, London, 2011, p. 127.
[67]
Yeghiayan V., Malta Belgeleri, İngiltere Dışişleri Bakanlığı “Türk Savaş
Suçluları” Dosyası, Belge Yayınları, 2007, s. 12.
[68]
Akşin S., İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, Öztürk Matbaası, İstanbul,
1983, s.192.
http://akunq.net/tr/?p=30824

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.