Ümit Kardaş benim değer verdiğim ve yazılarını çoğu zaman
beğenerek okuduğum bir yazar. Taraf'taki son yazısına http://www.taraf.com.tr/yazilar/umit-kardas/cumhuriyet-oryantalizmi/30914/
itirazlarımı dostane bir tartışma olarak değerlendireceğini umarım. "Osmanlı aydını, Batılılaşmayı ya da medenileşmeyi
sadece aydınlanma olarak anlamıştır. [Oysa Batı sadece 18. yüzyıl düşüncesi
olan aydınlanmadan ibaret değildir.]" demiş Ümit Kardaş. Bu doğru değil. Velev ki kısmen doğru da olsa, temelinde
yatan çıkmazı göz ardı edersek yanılırız.
İlk baştan beri Osmanlı eliti, Batı medeniyetinin Hıristiyanlıkla
(daha doğrusu Hıristiyanlığın Batı versiyonlarıyla) ilgisini doğru olarak,
hatta belki biraz abartarak teşhis etti. Evliya Çelebi'de, 18.yy
sefaretnamelerinde, Namık Kemal'de, Şinasi'den Hüseyin Rahmi'ye uzanan Tanzimat
romanlarında bu vurgu gayet nettir. Osmanlı kültürel yaşamının göz ardı
edilmemesi gereken bir unsurunu oluşturan gayrimüslim toplumlarında,
batılılaşma/modernleşme tartışmasının ana ekseni daima mezhep meselesi
olmuştur. Protestan yahut Katolik olmadan Batılı olunabilir mi? Osmanlı
modernleşmesinde Tevfik Fikret - Abdullah Cevdet çizgisi egemen değildir,
ikincil kanaldır.
Sonuçta çıkış yolu o kanalda bulundu. Ermenilerin ve
Rumların bir kısmı için Protestanlık veya Katoliklik gerçekçi bir çözüm
olabilirdi belki. Türkler için değildi. Geriye iki seçenek kalıyordu: Batıyı
tümden reddetmek, ya da Batının laik-seküler-antiklerikal damarını seçmek.
İkincisini seçtiler. Başka çare olmadığından seçtiler, şuursuzluktan değil.
Kavga derin ve acıtıcı bir düzeye evirildi. Tevfik
Fikret'in, Türk aydınlanmasının Prometheus'u olarak tahayyül ettiği oğlu Haluk,
ABD'ye göçüp Protestan vaizi oldu. Mecelle müellifi Cevdet Paşa'nın torunu,
paralarda resmi olan Fatma Aliye Hanımın kızı, evden kaçıp Katolik rahibelere
sığındı. Laiklik, biraz da bunların cevabıdır.
Türk modernleşmesinin gizli ve mütevazı kahramanları olan
yabancı okullar, "modern" oldukları için değil, potansiyel
Hıristiyanlık yuvası olarak görüldükleri için, eski ve yeni Türk devletinin
ölmez nefretine konu oldular. Oysa bu okulların Türk mezunları Hıristiyan olmadılar.
Ezici çoğunlukla laik ve seküler, hatta Batıda eşine ender rastlanır ölçüde
tutarlı bir şekilde laik ve seküler oldular. İyi ki de oldular. Bu memleket
şarklılığın lağım çukurunda henüz boğulmadıysa, o birkaç bin değerli insanın
yüzü suyu hürmetinedir.
*
Batı medeniyetinin Hıristiyanlıkla da, anti-Hıristiyan
sekülarizmden de daha belirleyici olan öteki boyutu bu topraklarda hiç ilgi
görmedi. O boyut, toplumsal elitlerin devlet karşısındaki nispi özerkliğidir.
Soyluların, din adamlarının, burjuva entelektüellerin krala "orada dur
reis" deme hakkına, gücüne ve alışkanlığına sahip olmaları geleneğidir.
Osmanlı koşullarında akla bile getirilemeyecek bir
öneriydi. Buraların eliti oradakine benzemez. Buraların devleti de kendine kafa
tutanları yumuşatıp ehlileştirecek güçten ve otoriteden yoksundur. "Nispi
özerklik" deyince dış vilayetlerde isyan, iç vilayetlerde eşkıyalık ve
zorbalık anlaşılır. O yüzden Batı'nın bu en belirgin hasleti buralarda ağza
bile alınmadı, mutlak sessizlikle geçiştirildi.
Oysa daha 16.yy'da Floransa'dan bu tarafa bakan
Machiavelli durumun farkındaydı. Prens'in Fransa ile Türkiye'yi kıyasladığı
bölümünde, Avrupa ile Osmanlı'nın bu yüzden uzun vadede yenilgiye mahkûm
olduğunu doğru olarak teşhis eder. En ciddi ve radikal Türk Batıcılarında,
Mithat veya Vefik Paşa'larda, Babanzade'de, Ağaoğlu Ahmet'te, Ziya Gökalp'te bu
meselenin izini bile göremezsin. Cumhuriyet devrinde de bir şey değişmez. En
sağdan en sola, en Müslüman'ından en sosyalistine kadar Cumhuriyet aydınlarının
tümü için, devlete icabında kafa tutma imkân ve dayanaklarına sahip olan
elitler -kompradorlar, işbirlikçiler, Boğaza karşı viski içenler, Yahudiler,
kozmopolitler, toprak ağaları, Kürt feodalleri, masonlar, tarikatlar,
Pensilvanya- devlete ve millete yönelik en vahim tehlike olarak görülür ve
lanetlenir.
Bu yüzden Türkiye'nin Batılılaşması hayal olmaktan ileri
gidememiştir ve bundan sonra da gidemeyecektir.
*
"Batılılaşma, Cumhuriyet rejiminin birincil
meşrulaştırma aracıdır." (Ümit Kardaş)
Bu da doğru değil. Batılılaşma, rejimin ancak metropol
elitlerine yönelik söyleminde bir rol oynadı. Geniş kitlelere yönelik
endoktrinasyonda kullanılan ana meşrutiyet teması Batı filan değildir,
vatan-millet-sakaryadır, Milli Mücadeledir, denize dökülen düşmandır, yedi düvele
meydan okuyan Gazi'dir. Yanlış hatırlamıyorum herhalde, ilk ve ortaokulda
boğazımıza dayadıkları bulamaçta "Batılılaşma" diye bir şey yoktu.
Ama bol miktarda şehit ve gazi vardı, düşman vardı, al bayrak vardı, Allah
Allah nidalarıyla huruç eden Mehmetçik vardı, susmayacak ezanlar, zalim
Haçlılar vardı. "Düşman", kuşkuya yer bırakmayacak bir netlikte Batı
idi. Emin Oktay'ın tarih kitaplarında Avrupa ve Avrupalılar hakkında bir olumlu
kelime okuduğumu hatırlamıyorum.
Cumhuriyet'in kurucu ideolojisi İslami bir ideoloji ve
İslami bir propagandadır. Bunu görmemek için hakikaten kör olmak lazım. Revize
edilmiş bir İslam’dır, evet. Araplardan ve Arapçadan arındırılmış, uhreviyatı
azaltılmış, ahlaki retoriği minimize edilmiştir. Ama sonuç olarak İslam’dır.
"Biz" ve "düşman" olarak ikiye böldüğü dünyada, biz
"Türk" diye yeni bir ad takılmış olan İslam milletidir. Düşman ise
bin dört yüz seneden beri aşina olan Rum ve Frenk keferesidir. Cumhuriyet'in
üfürükten kazanımlarını bir yana bırak, geriye kalıcı ve çağ değiştirici olan
bir tek eser kalır: Yüzyıl başında %25 gayrimüslim nüfusu olan bir ülkede yüzde
doksan dokuz virgül dokuz İslam çoğunluğu yaratmak.
Cumhuriyet ideolojisinin dışladığı şey İslam değildir.
İslam’ın eski sürümüdür. Hedefi İslam’ı silmek değildir, devlet kontrolüne
almaktır. Daha belirgin ifade edelim: belli bir konjonktürde, devletin yüksek
menfaatlerinin gerekli kıldığı birtakım reformlara "İslam" adına
direnme eğiliminde olan unsurları bertaraf etmektir. Bir şekillendirme
operasyonudur. Hadise bundan ibarettir.
*
Batıcılık da vardı elbette. Neden vardır? Üç sebep
sayayım:
1. Konjonktür dayatmıştır. Türkiye Batıya -30'larda
İngiltere'ye, hini hacetle Almanya'ya, 1945'ten sonra ABD'ye muhtaçtır.
Lozan'da verilmiş sözler vardır.
2. İstanbul ve İzmir'in Avrupai elitleri ile Ankara
yönetimi arasında Milli Mücadele yıllarında kopma noktasına gelen iplerin
tamiri gerekmiştir. Ekonomik ve sosyal açıdan Ankara o zümrelere muhtaçtır.
Tavizler vermesi gerekmiştir.
3. Askeri erkân, Abdülhamid'in 1880'lerdeki
reformlarından bu yana kendini "Avrupai" sayan bir kurumsal kültüre
sahiptir. Bu kültür, ikinci maddede anılan zümrelerin Avrupailiğinden
farklıdır. Prusya imalatıdır. Aynı devirde Japonya'da zuhur eden modernleşmeci
militarizmle akrabadır. Batı medeniyetinin gelenek ve alışkanlıklarının çoğuna
yabancıdır. Papazdan ve misyonerden korkar, kapitaliste güvenmez, fikir
adamlarıyla aynı dili konuşmaz. Ama nihayetinde kendini "Batılı"
sayar ve içinden çıktığı Şark dünyasını küçümser.
Bakın, üç sebep saydık. İlk ikisi şartların zorladığı
şeylerdir; gayri samimidir. Üçüncüsü samimidir, ama savunduğu kültür Batı'yı
Batı yapan her şeyden soyulmuş bir tuhaf kışla kültürüdür, Batı'nın robot
resmidir.
Cumhuriyet rejimini "Batıcılıkla" suçlarken
bunları da göz önünde bulunduralım.
(Devam edecek..)
Feramuz Çakçak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.