Kalmak, gitmek, kaldığına ya da gittiğine pişman olmak;
gidilen yeri bırakılan yere, bırakılan yeri gidilen yere değişmek…Bu, buradaki
son yazım sevgili okur, ama neredeyse kendimden hiç bahsetmedim, değil mi? “Gündem”denen
ve kendimi bildim bileli sevdiklerimi alan vahşeti iyice koyulaştırmaya yarayan
gündelik gerçekliğe bulaştığımı görmedin, değil mi? 53 hafta boyunca seni “olay
mahalli”ne götürdüm, benim gözlerimle bakmanı istedim. Bu devirde kim kime gözlerini
verir ki?
Sadece yazmak değil, konuşmak, dertleşmek, şarkısını söylemek
de zamanın bir yerine yerleşmiş ve oradan sana bakan travmayı sağaltmak içindir.
Sana şu son üçyazıda bana hayatım boyunca bakan bir travmadan söz edeyim dedim,
gitmeden önce.
Biliyorsundur artık, bildiğin köşe yazarlarından değilim.
İnsanların öldüğü, acı çektiği, ezildiği bir “gündem”i soğukkanlı sözcüklerle
yazmam.
İki haftadır sana kendimden söz ediyorum, Ermeni amcamı
anlatıyorum. Sana hep söylediğim gerçeği burada da söylemeliyim: Aslında ilk
yazıyı Nisanda yazmıştım (ikinci yazı ile bu yazıyı ise, Temmuz sonunda
yazdım). Nisan bitecekti, Mayısta ise herkesi sabit fikirli robotlar gibi imal
etmeye yarayan akademi kapanacaktı. Bir sürü imza, mühür, onay ve uygundur dan
sonra Erivan Havaalanı’nın yakınlarında bir yerdeki yoksul evinde yaşadığını
bildiğim amcamın yanına gidecektim. Evden iletişim bilgilerini alacak, gönderilen
selamları, birkaçkutu şeker ve birkaçyüz doları yüklenip yola çıkacaktım.
Ancak gidemedim. Mayısta gitme planı Temmuza kaldı. Dediğim
gibi, Batman güzel bir ufkun arkasından kollarını uzata uzata geriniyordu. Her
gelişimde kara yolu kenarında okula gitmek için araç bekleyen çocuk bir benle
karşılaştığım köy yoluna girdim. Bir yara gibi kopup gittiğim ama her seferinde
daha da kocalmış olarak döndüğüm köyüme vardım. Babam, hayatını ellerimdeki
nasırlarda sürdüren bahçeden çıkıp geldi yüz yıllık dut ağacının gölgesine. Ona
niçin geldiğimi söyledim.
Yankılı Kürtçesiyle her şeyi bir cümlede söyledi: “Selim
amcan 2 ay önce öldü oğlum!”
Demek hep daha önemli işleri olan bir şehir canlısıymışım
ben de; ihmal etmişim, sonraya bırakmışım, ertelemişim. Selim, daha doğrusu
Hovhannisyan amcam, Rus-İngiliz-Osmanlı siyasetlerinin yol açtığı karşılıklı
kıyımların bana değen bir tarafı olarak kalacakmış meğer. Benim travmam orada
durup bana bakmaya devam edecekmiş.
Kalmak, gitmek, kaldığına ya da gittiğine pişman olmak;
gidilen yeri bırakılan yere, bırakılan yeri gidilen yere değişmek. İki din ve
iki ulus ile aşağılanan iki “döl”ü birbirine değişmek, ne o ne de öbürü
olamamak. Ne Selim ne Hovhannisyan, hem Selim hem Hovhannisyan olmak. Burayı
evi, orayı mezarı bilmek. Ne orada ne burada olmak.
Şimdi herkesin unuttuğu, ama Selim amcamın unutmadığı “Kaniya
Elo”adlı pınarın başındayım. Pınar kurumak üzere Hovhannisyan amca. Bu pınarın
kısık sesini sana getiremedim. Ama mezarına bir gün mutlaka geleceğim. Artık
gerçekten de aceleye gerek yok. Zira ölülerin acelesi yoktur, ölüler bekler!
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün…
Ahmet Telli
Radikal’de bir yılı tamamlamış oluyorum. Bütün bu yazılar, birkaç
gün önce “Ruhun Bedeni”(Agora Kitaplığı) adıyla kitap olarak çıktı, bu yazı
dahil. Bir yıllık süre içinde Radikal’deki pek çok insana zahmet verdim. Ali
Topuz’a, Ezgi Başaran’a, Bahadır özgür’e, Cüneyt Muharremoğlu’na, Tarkan Temur’a
kalbî teşekkürlerimi sunuyorum, var olsunlar.
Yazımı bir yıl süren kitabı örmeme sabırla tanıklık ettin
sevgili okur. Şâd olasın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.