Haluk Kalafat
Doç. Dr. Vahap Coşkun dünden bugüne cumhuriyeti genel
perspektifler ve değişimlerle numaralandırma ve "Yeni Türkiye"
anlamında değerlendiriyor… Kemalist proje, yaklaşık bir asırdır bu topraklarda
tatbik ediliyor. Bu süre zarfında, kendi amaçları doğrultusunda, önemli
“başarılar”a ulaştığı göz ardı edilemez. Mesela, gayri-Müslimleri –çeşitli
yollarla- tasfiye etti. Türk olmayan Müslüman grupların önemli bir kesimini
Türklük dairesinin içine aldı, onların Türklüğü benimsemelerini sağladı.
Bununla birlikte Kemalist Cumhuriyet hayal ettiği toplumu yaratamadı;
milliyetçi ve laikçi umdeler etrafında biraraya gelmiş mono-blok bir toplumu
meydana getiremedi… Kimileri ise, anayasa değişikliklerinden ziyade sistemin
temelinde yer alan ideolojiye odaklanmamız gerektiğini belirtiyorlar. Buna
göre, Cumhuriyet Kemalist ideolojiye dayanıyor ve Kemalizm halen anayasal
sistemin temeli olmaya devam ediyor. Dolayısıyla Kemalizmden tam manasıyla bir
kopuş yaşanmadığı müddetçe yeni bir Cumhuriyet’ten söz edilemez
***
Doç. Dr. Vahap Coşkun dünden bugüne cumhuriyeti genel
perspektifler ve değişimlerle numaralandırma ve "Yeni Türkiye"
anlamında değerlendiriyor.
"Türkiye'de devlet bütün kurum ve kuruluşlarıyla çok
fazla "Türk". Devlet korkularından –özellikle Kürt korkusundan-
kurtulmalı. Toplumsal kesimlerin demokratik hak talepleri karşılanmalı, idari
ve siyasi yapı bütünüyle demokratikleştirilmeli."
Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr.
Vahap Coşkun kuruluşundan bu yana cumhuriyetin perspektiflerini, değişimleri,
devlet-toplum ilişkisi, temsiliyet krizi, özgürlükler ve temel haklar ve
kamusal alan-özel alan tahayyülleri anlamında ne gibi değişimler yaşandığını
anlatıyor. Cumhuriyetin numarası kaç? "Yeni Türkiye", yeni bir cumhuriyet
inşası projesi mi? Öyleyse onu farklı kılan ne?
Cumhuriyetin 91. yılında bianet sordu, Doç. Dr. Coşkun
yanıtladı.
Cumhuriyet’in kuruluşundaki genel perspektif neydi?
Cumhuriyet’in temel gayesi, bir ulus-devlet yaratmak ve
bu ulus-devleti “çağdaş uygarlık seviyesine” ulaştırmaktı. Cumhuriyet’in
kurucuları, tarih ile keskin bir kopuşu gerçekleştirip kendi uygun gördükleri
yeni bir kimliği halka dayattılar. Bu kimliğin iki temel ilkesi vardı:
Milliyetçilik ve Laiklik.
Cumhuriyet’i kuran bürokratik elite göre, “çokluk” ve
“farklılık” bir ülkenin zayıflatan unsurlarıydı. Onlar, bir ülkenin huzurlu ve
güçlü olmasını “teklik” ve “birlik”te görüyorlardı. Kurdukları devletin bir
daha parçalanma tehlikesi yaşamaması için, “Türk” kimlikli “yeni bir ulus”
yaratma politikası izlediler. Bu politikanın bir sonucu olarak, bir taraftan
devletin tüm kurum ve kuruluşlarına “Türk” kimliği egemen kılındı, diğer
taraftan ise Türklük haricindeki kimliklerin kamudaki görünürlükleri mümkün
mertebe azaltıldı ve hatta ortadan kaldırıldı.
Cumhuriyet’in banilerinin indinde din de önemli bir
problem alanıydı. Onlar, dinin geçmişte kalması gerektiği kanısındaydılar.
Modern bir devletin kurulması ve yaşatılması için dinin toplumsal yaşamdaki
etkileri –yok edilemese de- en azından azaltılmalıydı. Bunu yapacak olan,
laiklik ilkesiydi.
Laikliğin üç temel amacı vardı: İlki, devlet ve din
arasındaki ilişkileri koparmak ve devlet yönetimini dini nitelikli kurallardan
arındırmaktı. İkincisi, bireylerin ve toplum kültür dünyasını dini etkilerden
kurtarmaktı. Üçüncüsü ise, bizatihi dini (İslam’ı) değiştirmek ve onu daha
“modern” kılmaktı.
Kısacası milliyetçilik imparatorluk mirası olan ve doğal
olarak birçok farklılığa sahip olan topraklarda tekçi bir ulus-devlet
yaratmayı, laiklik ise, çağdaş uygarlık seviyesine varmayı sağlayacaktı. Kurucu
kadro, bu iki ilkeyi meşru kodlar olarak gördüler ve sanattan siyasete,
eğitimden ekonomiye, kültürden bilime kadar her alanı bu iki üzerinden
şekillendirdiler.
Bugün durum ne? Cumhuriyet kuruluşundaki genel
perspektifini koruyor mu?
Kemalist proje, yaklaşık bir asırdır bu topraklarda
tatbik ediliyor. Bu süre zarfında, kendi amaçları doğrultusunda, önemli
“başarılar”a ulaştığı göz ardı edilemez. Mesela, gayri-Müslimleri –çeşitli
yollarla- tasfiye etti. Türk olmayan Müslüman grupların önemli bir kesimini
Türklük dairesinin içine aldı, onların Türklüğü benimsemelerini sağladı.
Bununla birlikte Kemalist Cumhuriyet hayal ettiği toplumu yaratamadı;
milliyetçi ve laikçi umdeler etrafında biraraya gelmiş mono-blok bir toplumu
meydana getiremedi.
Bunun –hem iç hem de dış- birçok sebebi var: Kürtler,
daha en başından beri Cumhuriyet’in tekçi kimliğine karşı durdular.
İtirazlarını kimi zaman siyaseti, kimi zaman da siyaset dışı yolları kullanarak
dışa vurdular. Nüfusun ağırlıklı bölümünü oluşturan muhafazakâr-mütedeyyinler,
fırsat bulduklarında Kemalizm ile mesafeli siyasi yapıları iktidara taşıdılar.
Keza dış etkenler de önemli rol oynadı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili bir siyasi
hayata geri dönülmesi, Cumhuriyetçi projenin tümüyle hayata geçmesini mümkün
olmaktan çıkardı. 1960’lardan sonra tüm dünyada farklılıkların siyasetin
merkezi konusu haline gelmesi Türkiye’yi de etkiledi.
Başta Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve başörtüsü sorunu
nedeniyle mağdur olan İslami kesimler olmak üzere çeşitli gruplar, Cumhuriyetçi
projeye sert bir şekilde itiraz etmeye başladılar ve kültürel haklar
konusundaki taleplerini yoğunlaştırdılar. Böylece Kemalizm güç kaybetti, artık
toplumsal talepleri karşılama ve/veya bastırma iş göremez oldu.
Somut olarak ne gibi değişimler yaşandı? Örneğin
devlet-toplum, neler değişti?
Devletin toplum üzerindeki vesayeti geriletildi.
Cumhuriyet seçkinlerine göre halk “cahil cühela” idi, devlet yönetimi cahil
cühelanın eline bırakılamazdı. Halk, bu elitin değerlerine uygun bir biçimde
eğitilmeli, işlenmeli ve belli bir kalıba sokulmalıydı. Halk, elitlerin
arzuladığı bir kıvama geldikten sonra ancak bir kıymete sahip olabilirdi. O
zaman gelinceye kadar halk tamamıyla zapt-u rapta alınmalıydı. Ona ne
düşünmesi, ne giyinmesi ve nasıl davranması gerektiği rehberleri tarafından
öğretilmeliydi. Bu da halk üzerinde daimi bir vesayeti gerektiriyordu.
Vesayet, Cumhuriyet’in başından beri sisteme içkin olan
bir özellikti. Bir siyasal hareket bu vesayet ilişkisini değiştirmeye
yeltendiğinde veya bunun emarelerini gösterdiğinde, kendilerini rejimin kurucu
ve kollayıcısı olarak gören güçler, hemen müdahale edip vesayeti tahkim edecek
tedbirleri aldılar. 27 Mayıs’tan başlamak üzere tüm askeri darbeler bu
çerçevede değerlendirilebilir.
Bilhassa 27 Mayıs, vesayete kurumsal bir nitelik
kazandırdı. Halkın seçiminden çıkacak sonuca duyulan korkunun bir sonucu olarak
1961 ve 1982 Anayasalarına çok sayıda vesayet mekanizması yerleştirildi. Ordu,
üniversite, yargı ve bürokrasinin sistem içindeki ağırlıkları artırılarak
vesayet kalıcı bir rejime dönüştürülmek istedi. Bölünme ve irtica gibi
korkulara dayanılarak, vesayet meşrulaştırılmaya çalışıldı.
Uzunca bir süre bu vesayet rejimi toplum üzerinde hüküm
sürdü. Fakat bugün itibariyle bu vesayetin –tamamen kalkmış olmasa da – önemli
bir oranda zayıflatılmış durumda. Halk, kendi yönetimini belirlemede geçmiş
dönemlere nazaran bugün çok daha fazla söz sahibi.
Peki, mesela temsiliyet
krizi, özgürlükler ve temel haklar ve kamusal alan-özel alan tahayyülleri
anlamında ne gibi değişimlerden bahsedebilirsiniz?
Vesayetin azaltılması, belirtiğiniz tüm bu hususlar
olumlu tesirde bulunuyor. Cumhuriyet’in tek parti döneminde bir temsilden söz
edilemezdi. Çok partili hayata geri dönüldükten sonra da, siyasetin sürekli
askeri ve sivil bürokrasinin tasallutu altında olması ciddi bir temsil krizi
vardı.
Siyasi sahanın sadece belli kişilere açık olması, onların
temsil ettikleri dışında kalan grupların temsilini mümkün olmaktan çıkarıyordu.
Bugün siyasi alan –olması gerektiği gibi- çok daha renkli. Kürtlerin,
dindarların, Türk milliyetçilerinin, laikçi ve ulusalcıların hassasiyetlerini
siyasi arenaya taşıyan, onları temsil eden aktörler, yapılar ve partiler var.
Dolayısıyla temsil, eskiye oranla çok daha güçlü. Ancak Siyasi Partiler Yasası
gibi, Seçim Kanunu (yüzde 10 barajı) gibi temsilde sıkıntılara sebebiyet veren
daha birçok engelin olduğu da unutulmamalı.
Kamusal alan da, bugün çok daha çeşitli. Daha önce sadece
belli bir kimliğin (Türk, Sünni ve Laik) mensuplarına açık olan kamusal alanda,
bugün çok farklı kimlikler yer alabiliyor. Kürtler, Aleviler, Ermeniler,
başörtülüler, LBGT grupları ve diğerleri kamusal alana kendi kimlikleriyle çıkıyorlar,
talepleriyle bu alandaki tartışmalara müdahil oluyorlar. Farklı yaşam tarzları
kamusal alanda boy gösteriyor. Kamusal alanı sadece kendileri için tahsis
edilmiş bir alan olarak görenler bunu yadırgayabilirler. Ama bu aslında bir
normalleşeme belirtisidir. Zira kamusal alan, çok farklı grupların içinde yer
aldığı bir tartışma, tanışma ve mücadele alanıdır.
Cumhuriyet’i numaralandıranlar yaklaşımlar var. Önce şunu
sorayım: Cumhuriyet numaralandırılabilir mi?
Bu, bir Fransız geleneği. Fransa’da Cumhuriyet, anayasal
sistemle ilgili meydana gelen radikal değişikliklerle irtibatlı olarak
numaralandırılmıştır. 1789 Devrimi’nden sonra 1792’de Krallığın lağvedilip
Cumhuriyet’in ilan edilmesi 1. Cumhuriyet; 1848 Devrimlerinden sonra
imparatorluktan tekrar Cumhuriyete geçiş 2. Cumhuriyet, 1870 Fransa-Almanya
Savaşı sırasında ilan edilen ve 1940’a kadar süren dönem 3. Cumhuriyet
adlandırılır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni parlamenter rejim 4.
Cumhuriyet ismini alır ve 1958’e kadar sürer. Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nın
ortaya çıkardığı sorunları gidermek üzere göreve çağrılan De Gaulle,
cumhurbaşkanının yetkilerini artırılmasını talep eder. Böylece “yarı başkanlık
sistemi”ne geçilir ve 5. Cumhuriyet başlar. Yani bu Fransız yaklaşımını
benimsediğinizde, anayasal sistem içindeki belirgin dönüm noktalarını ele alıp
Cumhuriyet’i numaralandırabilirsiniz.
Peki, madem numaralandırılabiliyor, o halde bu kaçıncı
“Cumhuriyet”?
Burada farklı görüşler var. Kimileri bütünüyle
Fransa’daki mantığı esas alır; sistem içindeki radikal dönüşümlere ve anayasa
değişikliklerine bakarak Cumhuriyet’i numaralandırır. Buna göre; 1923-1946 tek
parti dönemi 1. Cumhuriyet, 1946’da çok partiye dönüş ile başlayan 27 Mayıs
darbesine kadar olan dönem 2. Cumhuriyet, 1961 Anayasasıyla başlayan ve 12
Eylül darbesi ile sona eren dönem 3. Cumhuriyet ve 1982 Anayasasıyla başlayan
ve halen devam eden dönem de 4. Cumhuriyet’tir. Bu perspektiften gidildiğinde,
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi de önemli bir anayasal değişikliğe
tekabül ettiğinden, 10 Ağustos’tan sonraki dönemi de 5. Cumhuriyet olarak
nitelendirilebilir.
Kimileri ise, anayasa değişikliklerinden ziyade sistemin
temelinde yer alan ideolojiye odaklanmamız gerektiğini belirtiyorlar. Buna
göre, Cumhuriyet Kemalist ideolojiye dayanıyor ve Kemalizm halen anayasal
sistemin temeli olmaya devam ediyor. Dolayısıyla Kemalizmden tam manasıyla bir
kopuş yaşanmadığı müddetçe yeni bir Cumhuriyet’ten söz edilemez. Bu bağlamda
halen 1. Cumhuriyet’teyiz, eğer yenisini kuracak olursak olduğumuzu
söylüyorlar. Bu nedenle kaçıncı Cumhuriyet’te olduğumuz sorusuna verilecek
cevap, bu yaklaşımlardan hangisini benimsediğinize bağlı olarak değişecektir.
Siz hangisini benimsiyorsunuz?
Önceleri kendimi “2. Cumhuriyet” tezine daha yakın
buluyordum. Ama şimdilerde daha çok Şükrü Hanioğlu gibi düşünüyorum.
Numaralandırmaktan çok, Türkiye’deki “cumhuriyetçilik”i sorgulamanın daha
yerinde olduğu kanısındayım. Bu tür numaralandırmalar, toplumun ilgisini çekme noktasında
daha cazip görünebilir. Ama Cumhuriyet’in düşünsel temelleri, bunun Türkiye
toplumuna ne derece uygunluk gösterdiği, Cumhuriyet ile demokratik değerle
nasıl uyumlu hale getirileceği üzerinde yapılacak olan derinlikli tartışmalar
daha fazla fayda sağlar.
"Yeni Türkiye", yeni bir cumhuriyet inşası
projesi mi? Öyleyse onu farklı kılan ne?
AKP, iddialı siyaset yapmayı seven bir parti.
Destekçilerinin önüne bir iddia koyuyor ve onları bu iddia etrafında
kenetleyebiliyor ve harekete geçirebiliyor. Başarısının altında yatan önemli
etmenlerden biri de bu. “Yeni Türkiye”,
elbette yeni bir cumhuriyet yaratma arzusunu da içinde taşıyor. Ancak bu
kavramı kullanırken bazı hususlara dikkat etmek gerekir:
Birincisi, çok
uzunca bir süre uygulamada kalan ve kendini çeşitli araçlarla tahkim eden bir
siyasal sistemi kısa bir süre içinde ortadan kaldırmanın mümkün olmadığı akılda
tutulmalıdır. İkincisi, sosyal ve siyasi alanda, geçmiş ile gelecek, eski ve
yeni iç içe geçtiği birçok durum bulunur. Dolayısıyla eskiyi tümüyle kaldırıp
yerine yenisini koymak çoğu zaman imkânsızdır.
“Yeni Türkiye”
gerçeklik değil, bir ideal, bir iddiadır. Bunun farklı olması, birbiriyle
bağlantılı üç şarta bağlı: İlki, Türkiye’de devlet bütün kurum ve
kuruluşlarıyla çok fazla “Türk”. Bu, değişmeli. Devlet bu kadar “Türk” olmaktan
çıkmalı, bütün vatandaşları kapsar hale gelmeli. Bütün vatandaşlarının etnik
kimliklerine saygı göstermeli. Devlet kuruluşları, Türklerin kimliklerine,
tarihlerine ve kültürlerine hizmet ettiği gibi diğer etnisiteden vatandaşlarına
da hizmet etmeli. İkincisi, korkularından –özellikle Kürt korkusundan-
kurtulmalı. Hem ülke içindeki hem de ülke dışındaki Kürtlerle yakın ve sıkı
ilişkiler kurmalı. Üçüncüsü de, toplumsal kesimlerin demokratik hak talepleri
karşılanmalı, idari ve siyasi yapı bütünüyle demokratikleştirilmeli. (HK)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.