Nevzat Onaran
Hani mülkiyet, o kadar kutsaldı ki, adaletin bile temeli
değil miydi? Burjuva adaletinin desturu olarak, mahkeme heyetin arkasında
yazmıyor mu? ‘Mülkiyet adaletin temelidir’. Peki bu ‘kutsala’ ne oldu… Ohanneslerin
tarlası özelinde 1910’lardan bugüne yaşanılanı özetlemeye gayret edeceğim.
Birinci bölüm, Osmanlı’nın son dönemi İttihatçı iktidar yılları… İkinci bölüm,
Anadolu’da kurtuluş arayışı ve devamında Cumhuriyet ilanıyla birlikte geçen
yıllar…Sonunda da soracağım, hani bunun ilk sahibi?.
***
Anadolu’nun taşı, toprağı şahittir…
Şahit olmayan dağ-taş, köy-kasaba var mı?
Yaşanmadığını zanneden kişi, eğer ‘vicdanı ve ahlakı’
varsa araştırdığında o da öğrenecektir…
O da, Anadolu’daki İttihatçı kırım politikasının insani,
sosyal ve ekonomik boyutunu anlayabilecektir…
Acıyı çeken beden, gören göz, duyan kulak unutur mu?
Anlatacağım hikâye, Anadolu’da yaşanmıştır…
Hikâye dediysem, ‘bir varmış, bir yokmuş’ tekerlemesiyle
başlamayacağım… Köyümde yıllarca ‘Ağanın Tarlası’ diye bildim…
Sanıyorum 25-30 dönüm kadardı…
İsimlendirmede bölge ‘Ağanın Tarlası’ diye biline geldi…
Aslında ağanın pek çok mülkü varmış…
Mülkler bir bir satılınca ağalık da tasfiye olmuş…
Satılan mülklerden biri de, işte bu ‘Ağanın Tarlası’…
Satın alan kayısı dikti…
Peki, ağadan önce bu mülkün sahibi kimdi?
Daha sonraki yıllarda öğrendim…
Tarla Ohanneslerinmiş…
Duyduğum ve ifade edilen biçimiyle yazıyorum, Ohannesler…
Ohannesler, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde
1640’ların sonunda kışın geldiğinde gördüğünü yazdığı gibi ‘Türkmen ve
Şahseven’ (yani Türkmen ve Alevi) olan köyüm (aynen bugünkü adıyla)
Hasançelebi’de, kuyumculuk, demircilik gibi sanat işleriyle geçimini sağlayan
tek Ermeni ailesiymiş…
Kara bulutun Anadolu’nun semasına gelip çakıldığında,
Sivas-Kangal tarafından gelen, büyüklerimizin ifadesiyle ‘Ermeni sevkuyatıyla’
Hasançelebi’nin huzuru kalmıyor, Ohanneslerin de…
Hani mülkiyet, o kadar kutsaldı ki, adaletin bile temeli
değil miydi?
Burjuva adaletinin desturu olarak, mahkeme heyetin
arkasında yazmıyor mu?
‘Mülkiyet adaletin temelidir’.
Peki bu ‘kutsala’ ne oldu…
Ohanneslerin tarlası özelinde 1910’lardan bugüne
yaşanılanı özetlemeye gayret edeceğim. Birinci bölüm, Osmanlı’nın son dönemi
İttihatçı iktidar yılları… İkinci bölüm, Anadolu’da kurtuluş arayışı ve
devamında Cumhuriyet ilanıyla birlikte geçen yıllar..
Sonunda da soracağım, hani bunun ilk sahibi?.
I) İTTİHATÇI KIRIM
Bugünden baktığımızda net olarak görüyoruz ki, Osmanlı’nın
son yılları…
İttihat ve Terakki, askeri darbeyle gelir iktidar
koltuğuna oturur.
Ardından muhalefetin tümden tasfiye edildiği ortamda
yapılan seçimde artık Osmanlı Meclisi’nin tek partisidir, İttihat ve Terakki…
Almanya’nın peşinde ve hatta komutanlığında Osmanlı’yı
savaşa sokan İttihatçı iktidar yıllarında Anadolu kan gölüne döner…
Osmanlı yenildiğinde İttihatçı önderler de soluğu Alman
denizatlısın- da alır…
Laf cambazlığına gerek yok…
‘İnsanlığın beşiği Anadolu’yu kan gölüne çeviren İttihat
ve Terakki iktidarıdır, bundan ‘tüm Türkler’ sorumlu değildir…
Dünya Savaşı’ndaki vahşeti yapan Nazi iktidarıdır, bundan
‘tüm Almanların sorumlu olmadığı gibi…
Maalesef, o dönemde İttihatçı iktidarın kırım ve savaş
politikasına karşı, Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu halklarının kardeşliği
ekseninde ‘mücadele birliği’ oluşturulamadı…
Oysa Şubat ve Ekim devrimiyle Rusya’da Çar’ın köhne
düzeni ve savaş politikasına dur denebildiği gibi, emperyal cephede büyük bir
gedik açılabilmişti…
‘Nazırı Öldürene Ceza Yok’ İktidarı!
Osmanlı’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin nasıl iktidar
eylediği ve neler yaptığı üzerinde duracağım.
Çünkü ‘kendi işinde gücünde’ olan Ohanneslerin varlığını
doğrudan etkileyen İttihatçı iktidarın politikalarıdır.
23 Ocak 1913’de Babıâli’yi basan ve Harbiye Nazırını ve
daha başka görevlileri öldüren İttihatçılar, 1. Dünya Savaşı’na giden bu
süreçte ve harbin bitimine 1918’in ekim ortasına kadar iktidarın ve siyasi
hayatın da tek partisidir.
İttihat ve Terakki’nin 1913 öncesinde de sistemin güçlü
partisi olduğunu hatırlatayım; birden bire askeri darbeyle iktidar olmadı.
Bu baskından da anlıyoruz ki, o yıllarda nazır öldürmenin
cezası yoktur.
Öldüren bilindiği halde, yargılama faslı es geçilir ve
üstüne üstlük bir de kahraman olur.
Nazırın kafasına sıkan Yakup Cemil, üç yıl sonra ikinci
kez benzer bir eylem daha yapmak ister.
Enver Paşa’ya karşı durduğunda Yakup Cemil, hayatının
hatasını kellesiyle öder.
İşte Harbiye Nazırı Nazım Paşayı öldüren Teşkilatçı
Mahsusa’nın çete liderlerinden Yakup Cemil, İttihatçı iktidarın önemli
şahsiyetlerinden.
Böylesi bir ‘hukukla’ iktidar koltuğuna oturan, 1913-18
döneminin tek parti rejimini oluşturan İttihatçılar, Osmanlı’yı Almanya’nın
peşinde harbe sokar ve bu dönemde içerde de ‘iç düşman’ tespiti yapar.
İttihatçılara göre içerdeki ‘öteki’, hep dışardan
kandırılan ve kendisinin kuyusunu kazan olması anlamında düşmanıdır.
Zaten bugünkü her muhalefeti ‘bu ihanettir’ yaftasıyla
bastırmanın temeli de o yıllarda atılır…
Aslında Osmanlı Meclisi Mebusan var ama yok; çünkü
çalıştırılmaz. Oysa 1908-10 döneminde yaklaşık 1,5 yılda 265 içtima yapan
Mebusan, İttihatçıların iktidar olduğu ve Enver Paşa’nın meşhur ‘Yok kanun, yap
kanud desturunun hakim olduğu 1914-18 döneminde 4,5 yılı aşan bir sürede ancak
253 içtima yapabilir (Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 3,
İletişim Yayınları, İstanbul, 2000, s. 216).
Bunun içindir ki, bir günde yüzlerce geçici kanun
İttihatçı iktidar tarafından yürürlüğe konabilmiş ve bu geçici kanunlar da
esas Mebusan’da ele alınmamıştır (A.g.e., s. 466-467).
Meclisi devre dışı bırakarak, geçici kanunlar iktidarı
olan İttihatçıların, 1912 Balkan Harbinden sonra ideolojik ve politik anlayışı,
önceki Osmanlıcılığın yerine Anadolu’da Türk dışındaki ‘öteki’ye gayrimüslim
ve gayri Türk’e karşı yoğunlaşır…
Bu denli düşmanlık politikasının aslında Türk’e de
hayrının olmadığını bugünden daha net görüyoruz.
İttihatçı iktidar dönemi, İttihatçı Türk
Milliyetçiliği’nin kanlı pratiğinin yaşandığı yıllardır…
‘Hadi 24 Saatte Nakl..’
İşte bu politik iklimde Ermenilerin öncesinde fiilen
başlatılan sürgüne, 27 Mayıs 1915 tarihli geçici kanunla kanuni kılıf
giydirilir..
Bu kanun öyle bir içeriktedir ki, ‘gözünün üstünde kaşın
var’ bile sürgünün gerekçesi olabilir. Kanun gereği ‘Hıyanetini hissettim’
ifadesiyle bir kişiyi, bir aileyi ve bir köy ile bir kasabayı tümden sürmeye
aranan gerekçe yaratılabilmiştir…
Resmi söylemdeki, Ruslarla savaşta ‘güvenlik gereği’
sürgün yapıldığı iddiasının bir palavradan öte anlamı yoktur. Çünkü Erzurum,
Elazığ, Van gibi Şark illerinin yanında, Edirne, Kocaeli, Kastamonu, Kayseri,
Kütahya, Konya gibi daha pek çok yerden Ermeni sürgününün yapılması resmi
iddianın komikliğinin net ifadesidir (Osmanlı Belgelerinde Ermeniler, 1915-20,
Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 1995, s. 9 vd.).
Resmi tarihçilerin diğer temelsiz palavrası da,
‘Ermeniler 1915 öncesinde ayaklandılar’ iddiasıdır..
Birazcık toplumsal mücadele tarihinden nasiplenen
ayaklanmanın ne demek olduğunu gayet iyi bilir. Her eylemi ‘ayaklanma’
yaftasıyla iktidarın zulüm politikasına gerekçe bulanlar, bol bol arşiv ve
belge sakızı çiğneyip duruyorlar…
27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu, aslında bir Sürgün
Kanu- nu’dur; kanunda her ne kadar sürgün edileceğin öznesi belirtilmemişse de,
bu belirleme 30 Mayıs 1915 tarihli yönetmenliğin adında ve içerdiği maddelerde
yapılır.
İttihatçı Meclisi Vükela’nın (kabinenin) ‘Tehcir
kararının’ tarihi 30 Mayıs 1915 olup, Dâhiliye Nazırı Talat’ın tezkeresinde belirtildiği
üzere Bitlis’te ve Van’da, daha gerek kanun gerekse hükümet kararı olmadan
Ermenilerin sürgünü başlatılmıştır. (Osmanlı Belgelerinde Ermeniler, s. 28-32).
Resmi dilde ‘tehcir’ (göç ettirme), ‘nakledilen’ (bir
yerden bir yere taşınan) ve halkın dilinde ‘sevkuyat’ deniliyorsa da, ‘sürgün’
tanımının hem bir cezai hem de döndürülmemek üzere yerinden koparılmayı içeriği
olmasından dolayı, daha doğru bir ifade olduğunu düşünüyorum.
İttihatçı iktidar resmen Ermenilerin sürülmesi kararını
almış ve bunun talimatını vermiştir.
“Hadi 24 saatte nakl ediliyorsunuz..” mealinde bir idari
amirin kararıyla Ermeniler ve köyümüzde komşumuz Ohannesler de sürgün edilir..
Aslında devletin ‘sürgün etme’ tasarrufu kanuni olabilir,
meşru ve hukuki değildir; toptancı ifadeyle ‘şucular’ ya da ‘bucular’ yoktur..
Kanun Emri ‘Ohanneslerin Değil’
Anadolu’ya sonradan gelen bir halk olmayıp, Anadolu’nun
binlerce yıllık tarihinin öznesi olan ve zanaatkârlığı neredeyse ‘milli’ bir
nitelik haline getiren Ermeniler, evinden, yurdundan, toprağından sürülmesiyle
‘can güvenliği’ ve evi, bağı, bahçesi, tarlası, hanı, hamamıyla da ‘mal
güvenliği’ sorunu yaşar.
Ve bu dönemde, hatta öncesinde Trakya ve Ege’den Rumlar
da sürgün edilirler; daha sonra da Karadeniz’de Pontoslular..
İttihatçı kabinenin, 30 Mayıs 1915 tarihli kararında,
sürülen Ermenile- rin malının ve mülkünün hem Müslüman muhacirlere verilmesi ve
satılması hem de belirlenecek komisyonlar tarafından idare edilmesi öngörülür.
Ve 11 gün sonrası 10 Haziran 1915 tarihli ‘Başka yerlere
nakledilen Ermenilere ait mülk ve arazinin idare şekli hakkında yönetmenlik tam
34 madde olup, sürgün edildikten sonra geride kalan mallarla ilgili düzenlemeyi
içeriyor (pek çok kaynaktan birisi, Kemal Çiçek, Ermenilerin Zorunlu Göçü,
1915-1917, Atatürk DTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2005, s. 57-62).
Bunları şöyle sıralamak mümkün:
1) Kurulacak Emvali Metruke idare Komisyonları (madde 23),
direkt Dahiliye Vekaletine bağlı olup, Ermeni mallarını, yönetmenlik hükümleri
ve alınacak diğer kararlar doğrultusunda idare edecek.
2) Mal ve mülklerin her birinin kaydedileceği cetveller
hazırlanacak ve komisyona verilecek.
3) Satışla, kiradan sağlanan gelir emaneten Mal Sandığına
yatırılacak ve sahiplerine ödenecek (madde 22).
4) Kiliseler malı ve eşyaları korunacak.
5) Boşaltılan köylere muhacir yerleştirilecek (madde 11),
bunlara verilecek bağ, bahçe, tarla vs. göçmenlere dağıtılacak, bunlar da
deftere yazılacak.
Yönetmenlikte, sürgün edilen Ermeni malı ve mülkü,
‘emvali metruke’ yani ‘ terk edilen veya terkedilmiş mallar ya da sahibi
bilinmeyen mallar’ olarak tanımlanıyor. Aslında ‘emvali metruke’ tanımı, bir
anlamda resmen gasp edilen mal ve mülkler için yapılıyor.
Bu, o anlamda ‘öteki’nin malının ve mülkünün tasfiyesinin
ilk adımıdır.
Kime ait olduğunun kaydı tutulan ve deftere yazılan
mallar, ‘sahip- siZmiş gibi kabul etmeyle resmi işleme tabi tutuluyor. Yani
sahibinin ‘onayı’ olmadan onun gıyabında resmi olarak, malının ve mülkünün ‘ne
fiyata satılacağına veya kiraya verileceğine ya da muhacirlerin
yerleştirilmesine, kullanmasına’ karar verilebiliyor.
Mülkiyetin kutsal kabul edildiği burjuva sisteminde ‘mal
ve mülkle, sahiplik’ doğal ‘ilişkisi’, bir başkasının yani mülkiyeti çıkarına
göre ‘öteki’ aleyhine koparılıyor; zorla rızası olmadan ‘sahibi adına’ işlem
yapılıyor.
Nitekim bu durum, sürgün edilenin malının ve mülkünün
tasfiyesini öngören 26 Eylül 1915 tarihli ‘Tasfiye Kanunu’yla ilgili aralık
1915’te Âyan’da yapılan tartışmada da İttihat ve Terakki’nin ilk kurucu
önderlerinden Ahmet Rıza tarafından gündeme getirilir ve 1876 tarihli Kanuni
Esasi’nin (Anayasa’nın) ‘herkesin malının ve mülkün korunacağı ve değeri peşin
ödenmedikçe kimsenin malının alınamayacağı’ hükmünü içeren 21. maddesine de
aykırı olduğuna dikkat çeker (Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi,
1914-1918 Genel Savaşı, Cilt 3, kısım: III, AKDTYK TTK Yayınları, Ankara, 1991,
s. 45-49):
‘”Kanunun bahsettiği emvali de emval-i metruke diye
tavsif etmek (nitelemek) de kanunî bir şey değildir.
Çünkü bu emvalin sahibi olan Ermeniler mallarını
isteyerek terk etmemişler^ onlar yerlerinden teb’id edilmiş (uzaklaştırılmış)
zorla, cebirle çıkarılmış, hükümet onların mallarını memurları vasıtasiyle
sattırıyor…
Ben malımı satmaya razı olmaz isem kimse cebren
sattıramaz. Kanun-u Esasinin 21. maddesi buna mânidir. Eğer bu memlekette
Kanun-u Esasi ve meşrutiyet varsa bu olamaz. Bu bir zulümdür…”
Yeni kanun ve yönetmenlikler gereğince, ‘emvali metruke’
olduğu beyan edilen malı ve mülkü Ohanneslerin elinden alınır…
‘Ermeni Malları Yağmalandı’
Ermeni mal ve mülküyle ilgili emvali metruke tanımlamasıyla,
fiilen tasfiyenin ilk adımı atılmış olur. Bunun ikinci adımını, satış kararı
oluşturur.
10 Haziran 1915 tarihli yönetmenlik öncesinde 9 Haziran
1915’de Dâhiliye Nazırı’ndan Erzurum Vilayeti’ne gönderilen emirde, Ermeni
mallarının satılması istenir (Osmanlı Belgeleri, s. 40). Emir, sadece
Erzurum’la sınırlı kalmaz ve Tasfiye Kanunu’yla tüm Anadolu’yu kapsar.
Eylül ayına gelindiğinde, satılması, dağıtılması, mülk
sahibine ait borçların ödemesi ve Müslüman muhacirlere iskânı gibi işleri
yerine getirmekle görevlendirilen komisyonlar, artık yetersiz bulunacak ki,
yeniden yapılanmaya gidilir. Artık gündemde, bu malların tasfiye edilmesine
uygun olarak Tasfiye Komisyonlarının faaliyet göstermesi vardır. 27 Mayıs 1915
tarihli ‘Tehcir Kanunu’ can güvenliği sorunu ve 26 Eylül tarihli ‘Tasfiye
Kanunu’ da mal güvenliği sorunu yaratmıştır… Konuyla ilgili pek çok
değerlendirmede bulunan çalışmada, Tasfiye Kanunu es geçilir. Çünkü bu
kanunla, Osmanlı ülkesi içinde sürülen Ermenilerin, yine ‘sonradan dönüp mallarını
aldılar’ gibi iddianın ne kadar temelsiz olduğunu anlamak mümkündür.
İttihatçı iktidarın çıkardığı Tasfiye Kanunun tam adı: 13
Eylül 1331 tarihli Ahar Mahallere Naklolunan Eşhasın Emval, Düyun ve Matlubat-ı
Metrûkesi Hakkında Kanun-u Muvakkaftır. 26 Eylül 1915 tarihli kanun adında bile
Ermeniler ‘nakledilen’ ve malı ve mülkü de ‘emvali metruke’ olarak
tanımlanıyor. Yürürlük tarihi 27 Eylül 1915 olan bu 11 maddelik kanunu (pek çok
kaynaktan ikisi, kanun ve ilgili mazbatalar, Meclisi Mebusan Encümen Mazbataları
ve Tekalif-i Kanuniyye ile Said Halim ve Mehmet Talat Paşalar Kabineleri
Azalarının Divan-ı Aliye Sevkleri Hakkında 5. Şubece İcra Kılınan Tahkikat, 3.
devre, sene:1334, Cilt 1, s. 6571; Haz. Karakoç Sarkis, Sicilli Kavanini, Cilt
16, 10 Temmuz 1324-15 Mart 1336, İstanbul, 1936, s. 678-679) özetleyecek
olursam:
1) Öncelikli amaç, tasfiyedir. Tasfiye Komisyonu’nun
gerçek ve vakıf gibi tüzel kişilerin her birinin malı, alacağı, borcu için
düzenleyeceği mazbatalara göre mahkemeler tarafından tasfiye edilir (madde 1).
2) Vakıf malları Hazine-i Evkaf (bugünkü Vakıflar Genel
Müdürlüğüne) ve diğer mallar da Hazine-i Maliye, namına kaydedilir (madde 2).
3) Sürgün edilen kişilerin parası, mevduatı, taşınır malı
toplanır ve tahsilât yapılır ve gerekiyorsa dava da edilir ve elde edilen para,
sahipleri adına emaneten Mal Sandığı’na yatırılır (madde 3).
4) Sürgün edilen kişiden alacağı olduğunu iddia eden
ülkedeyse, 2 ay ve yabancı memleketteyse 4 ayda komisyonlara başvurması
öngörülür.
5) Tasfiye işlemini yapacak olan Tasfiye Komisyonları’dır
(madde 6).
6) Hazine ve evkaf adına kaydedilen mallar, muhacirlere
parasız olarak dağıtılır (madde 9).
Eylül 1915’de çıkan bu kanun ikinci maddesine tam bir yıl
sonra Eylül 1916’da, sürgün edilenlere bedelsiz arazi verilmesiyle ilgili hüküm
eklenir. Bu hüküm 15 Nisan 1923’teki düzenlemede ilga edilir.
Tasfiye Kanunu, 1. maddesinde yazdığı gibi sürgün
edilenin malının ve mülkünün tasfiyesinin kanunudur. Bununla görevli Tasfiye
Komisyonları oluşturulur. Bu kadar net ifadenin üzerine kelama gerek yoktur…
Ermeni malı, mülkü elden çıkarılacak, savaş ortamında…
Bununla ilgili nizamnameden de anlıyoruz ki, Emvali
Metruke idare Komisyonu daha yerel düzeyde olup, bir ya da birkaç il veya
mutasarrıfı kapsayan Tasfiye Komisyonu kurulur.
Tasfiye Kanunu esas olarak Âyan’da gündeme gelir, Ahmet
Rızanın önergesiyle, 13 Aralık 1915’de yapılan görüşmede düşüncelerini şöyle
özetler (Hikmet Bayur, A.g.e., s. 45-49):
“Bendenizin verdiğim takrirde maksadım bu kanununun
mevki-i icraya konmamasını temin idi. Bu kanun mevki-i icraya vaz olunursa bu
adamlara bir kat daha gadredilmiş olacak. Çünkü mallarına talip bulunmayacak
veyahut mal değer fiyatına satılmayacaktır.. Devletimiz hiçbir vakit gadr ve
zulmü kabul etmez. Onun için ba’del musalaha (barıştan sonra) bu kanun mevki-i
meriyete (yürürlüğe) konulmasını temin için bir tadil teklif etmiş idim.
Hâlbuki şimdi ne oluyor? Kanun ayniyle kaldı ve icra ediliyor… Er- menilerin
malı kısmen yağma edildi. Kuvve-i teşriiye kanunu reddedinceye kadar elde bir
şey kalmayacak. Yapılacak şeylerin hepsi yapılmış olacak.”
Ahmet Rıza’nın tespitiyle Ermeni mallarında aralık
1915’te ‘kısmen’ olan yağmalama, sonrasında tümünü kapsar..
ABD’nin 1913-16 yılları arasında Osmanlı’daki büyükelçisi
Henry Morgenthau’nun, 1918’de kaleme aldığı anılarındaki gözlemi, Ahmet Rı-
za’nın bu tespitini doğrular yöndedir. Elçi, Ermenilerin özel ve ev
eşyalarının birkaç saat (istisnai hallerde de birkaç gün) içinde elden
çıkartılması zorunluluğu ve yalnızca Müslümanlara satılması zorunluluğu
nedeniyle gerçek fiyatının çok altında satıldığını ifade eder (Henry
Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yay., İstanbul, 2005, s.
229-230). Elçi, bir görüşmesinde Nazır Talat’ın Ermenilerin sigortalı
mallarıyla ilgili olarak kendisine şu öneride bulunduğunu aktarır (A.g.e., s.
249):
“Amerikan sigorta kampanyalarının bize Ermeni poliçe
sahiplerinin tam bir listesini vermesine yardımcı olsan. Hepsi şimdi ölü
sayılır ve arkalarında parayı alacak varisleri yok. Tabii ki hepsinin devlete
mahlul olması (kalması) lazım, zira hak sahibi şimdi Hükümettir. Öyle değil
mi?”
Nazır Talat, işin başı olarak ne yaptığını biliyor?
Ermeni mallarının tasfiye konusu, alacaklarıyla ilgili
olarak harici ilişkilerde de gündeme gelir. Alman Büyükelçiliği de bu kanunla
ilgili hazırladığı raporda, İstanbul’daki işadamlarının kanunun öngördüğü
sistemi ve uygulamasını, ‘yağmanın meşrulaştırılması’ olarak tanımlar ve
alacaklıların el koymasının engellendiğini ve Ermeni mülklerinin Türk
Muhacirlere ve diğer Türklere dağıtılmış olacağını yazar (Konstantin F. Vn
Neurath’dan B. Hollweg’e, Pera 5 Ekim 1915, j. No: 8102 AA-PA Kostantinopel
99’dan aktaran Hilmar Kaiser ve makalesi Türkiye’de Etnik Çatışma
derlemesinde, İletişim Yayınları, İstanbul, 2005, s. 141).
Ermeni mülklerinin yağmasını öngören bu geçici kanun,
Ocak 1920’deki kararnameyle yürürlükten kaldırıldıysa da nisan 1923’de yeniden
yürürlüğe konur ve kasım 1988’e kadar yürürlükte kalır. Ve Anayasa Mahkemesi
de, 1963’deki bir kararında, bu değişiklikle kanunun 1961 Anayasasına aykırı
olmadığı, emvali metrukenin Hazine’ye geçtiği yönünde karar verir.
66 ‘Tasfiye Defter’inde Ne Var?
Tasfiye Kanunun tek amacı, sürgün edilenin yani
Ermenilerin (ve Rumların da) malının ve mülkünün tasfiye edilmesidir. Bununla
ilgili İttihatçı iktidarın kurdurduğu teşkilatın da adı üzerinde, Tasfiye
Komisyo- nu’dur.
Tasfiye işlemini hızlandırmak gayesiyle, kanun
uygulanmasında sorun yaşanmaması için 8. maddesinde öngörülen nizamname 26
Teşrinievvel 1331’de (8 Kasım 1915) ‘14 Mayıs 1331 Tarihli Kanunu Muvakkatin
Suveri Icraiyesi Hakkında Nizamname yayımlanır (Takvimi Vakayi, 28 Teşrinievvel
1331, no: 2343, tashih no: 2345’ten akt.-haz. Karakoç Sarkis, Sicilli Kavanini,
Cilt. 16, Cihan Kitaphanesi, 1936, s. 687-691; 31 Ekim 1922’de yapılan
değişiklik için, DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 3, Ankara, 1953, s. 100-101;
28.10.1331 tarih ve 2343 nolu Takvim-i Vakayi’den akt. Salâ- haddin Kardeş’in
11 Haziran 2007’deki Tehcir ve Uygulamaları Sunumu,
www.maliye.gov.tr/Mayem/new/sx/-Etkinlikler/konferans/tehcir/Slaytlar,- pps).
10 Kasım 1915’de yürürlüğe girer nizamname 25 maddedir:
1) Ermeni mallarının Hazine ve Vakıflar adına kayıt
işlemi vergiye tabi değildir (madde 4).
2) Her kazadaki mal müdürü başkanlığında maliye, tapu,
nüfus ve vakıf idarelerinden birinin katılımıyla oluşturulacak Heyet, sürgün
edilen kişilerin mal ve mülküyle ilgili hazırladığı cetveli Tasfiye Komisyonuna
verecek (madde 1).
3) Komisyon yaptığı işleri esas ve cari hesap defterine
kaydeder (madde 19).
4) Tasfiye Komisyonu, Dâhiliye Nazırının tayin edeceği
bir başkanla Adliye ve Maliye nazırları tarafından seçilmiş birer üyeden
oluşur (madde 5).
5) Tasfiye Komisyonun görevi (madde 13):
a) Heyet’in hazırladığı cetvellerde danışıklı ve hileli
işlemleri tespit etmesi halinde feshi ve iptali için mahkemeye başvurur.
b) Hükümetin korumaya aldığı nakit paraya ve tüm
eşyasıyla mallarına el koyar.
c) Bankalardaki nakit parasıyla, alacağıyla, hacizli
mallarla, rehinli mallarıyla ilgili kanun öngördüğü hükümleri icra eder.
6) Tasfiye Komisyonları taşınır malları açık artırmayla
satar.
7) Tasfiye Komisyonları tahsil ettiği parayı faiziyle
birlikte sürgün edilen kişiye verir.
Gerek Tasfiye Kanunu gerekse bununla ilgili yürürlüğe
konulan nizamname gereği 33 (bu rakam, bazı çalışmalarda 32) tane Tasfiye
Komisyonu kurulur. İttihatçı iktidarın yerinden yurdundan sürülenin
mallarının tasfiyesi amacıyla oluşturduğu komisyonların görev alanı tüm
Anadolu illerini kapsıyor.
Ve nizamnameye göre 33 Tasfiye Komisyonunun 33’er tane
‘cari ve esas’ defteri tutacağı dikkate alınırsa, en azından 66 defterin olması
gerekiyor.
Tasfiye Komisyonları, esas defterde 14 hesabın (mallar,
para, mevduat, alacak, satılan malın bedeli, Hazine’ye verilen mallar gibi
kalemler) her birinin tek tek bilgisini kaydetmekle görevli. Nizamnamede,
hesapların kapsamı tek tek belirlenir.
Bu kayıt sistemiyle, sürgün edilenlerin malının ve mülkünün
ve parasının tümünün neler olduğu bilgisinin bir araya getirilmesinin
hedeflendiği anlaşılıyor.
33 Tasfiye Komisyonu’nun 14 hesap türüne göre yazdığı
defterlerin kaydı şu kadar ve defterlerde şunlar var şeklinde bilgilenmek,
bugün itibariyle mümkün olmamıştır.
Bu halde yüzlerce defter olması gerekiyor. Hadi yüzlerce
değilse bile, en azından 33 komisyon bölgesinde nizamname gereği bir esas ve
bir de cari olmak üzere kaydedilen 66 defterin bulunması lazımdır. Peki, bu
defterler nerede?
Osmanlı kayıtları düzenli olduğunu göre bu defterlerle
ilgili arşiv açılmalıdır!
Osmanlı mevzuatına göre, Malatyalı-Hasançelebili
Ohanneslerin mülkünün kaydı, Ma’mûretülazîz Tasfiye Komisyonu ‘cari ve esas’
defterinde olması gerekiyor.
Kayıtlar nerede ve emanetteki paralar ne oldu?
İttihatçı Sadrazam ‘Günah Çıkarıyor’
Toplumsal hayatın gereği her savaşın ya da buna benzer
felaketler sonunda yapılan hesaplaşmanın benzeri Osmanlı’da da ‘kısmen’
yaşandı. Hatta kısmen değil, sadece adım atıldı.. Hesaplaşmanın ilk adımı Mec-
lis’te atılır. Fakat sonu getirilemez; çünkü biz, ‘öteki’ ayrımıyla hesaplaşma
tamamlanamaz.
İttihat ve Terakki’nin Sait Halim ile Talat paşaların
kabine üyeleri, Almanya ile birlikte savaşa girmekten Ermeni sürgününe kadar
tüm icraatıyla ilgili olarak Kasım-Aralık 1918’de Yüce Divan’da yargılanması
istemiyle Meclis’te soruşturmaya tabi tutulur. Divanı Harpte yargılama 28 Nisan
1919’da başlar. Osmanlı Mebusan Meclisinde Divaniye Mebusu Fuadın 28 Ekim
1918’de verdiği önergesi 4 Kasım’da ele alınır (Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi,
senesi: 5, cilt 1, s. 103-106). Önergede, Sait Halim (11 Haziran 1913-3 Şubat
1917) ile Talat Paşa (4 Şubat 1917-8 Ekim 1918) kabinelerinin Divan-ı Aliye’ye
(yani Yüce Divan’a) sevki istenmektedir.
Meclis Başkanlığına verilen önerge 10 madde olup, bunun
5’inci ve 10 ’uncu maddesinde İttihatçıların Kanuni Esasi’ye tamamen aykırı
geçici kanunlarla memlekette facia yaşatmasıyla, ‘hürriyet, can ve mal’a
musallat olan çetelere yardım etmesi hakkındadır.
Önerge Meclis’in 5’inci Şubesine havale edilir ve Talat
Paşa, Enver ve Cemal paşalarla birlikte Almanya’ya kaçtığı için sadrazam olarak
tek soruşturulan kişi kaçmayan Sait Halim Paşa’dır (A.g.e., s. 75-80, 87).
Mec- lis’teki sorgusunda sabık Sadrazam Sait Halim (11 Haziran 1913-4 Şubat
1917), Ermenilerin sürgün edilmesiyle ilgili şu bilgiyi verir:
“Başkumandan vekili, ordu kumandanları, Ermenilerin
bulunduğu mıntıkada ordu için tehlike mevcut olacağını söylediler ve bunları
başka yere nakl edelim dediler.
Fakat ‘nakl ediniz’ demekle ‘öldürünüz manası çıkmaz ki..
Bunun tatbikatı fena olmuş. Şimdi siz bir kanun tanzim etseniz ve bunu memur
fena tatbik etse, kanunu yaptığınızdan dolayı mesul olur musunuz?.. Her şeyde
olduğu gibi fecayi’i olup bittikten sonra işittim..”
O dönemki Sadrazam Sait Halim devamında Rumların
nakilleri hakkında da bilgi vererek, Ermenilerin tehcirde yaşadığını ‘Ermeni
kıtali olarak tanımlıyor, bununla ilgili Tahkikat Komisyonu kurulduğunu, ama
Talat Paşa’nın Dahiliye Nazırı olduğu bir dönemde ilerleme sağlanamadığını ve
Teşkilât-1 Mahsusa’nın ‘pek fena bir şeyi olduğunu, bu örgütle ilgili Enver
Paşa’dan geçiştirilen cevaplar aldığını belirterek, Marmara ve Karadeniz’de
gerek görülmesi üzerine Rumların tehcir edildiğini ve çetelerin can ve mala
yönelik uygulamalardan haberi olmadığını açıklar (A.g.e., 92-98).
Adliye Nazırı İbrahim, tehcir kanunun icrasında yapılan
istisnai muameleleri hükümetin sonradan işittiğini belirtirken Maliye Nazırı
Cavid “Ermenilerin emval ve emlakine aid kanunların, talimatların tatbikinde
daima geniş bir fikirle hareket” edildiğini anlatır (A.g.e., s. 116-120,
197-211).
Demek ki, İttihatçı Sadrazam Sait Halim, kabinesinin ne
yaptığını ya bilmiyor ya da günah çıkarıyor; Ohanneslerin ne yaşadığından
bihaber…
İttihatçılar, Bulgaristan’a Toprak Verdi
Mütarekeden sonra İttihatçı şeflerin kaçtığı ve harbin
korkunç insani ve ekonomik maliyetinin tartışıldığı bu dönemde Meclis
gündeminde, geçmiş İttihatçı hükümetlerin uygulamasının soruşturulmasını,
cezalandırılmasını ve Ermeni ile Rumların sürgününü ve mülklerinin
yağmalanmasını içeren önergelere öncelik verilir. Divaniye Mebusu Fuad’ın Sait
Halim ve Talat paşaların kabinelerin Yüce Divan’da yargılanması isteyen
önergesinin görüşüldüğü 4 Kasım 1918’de, Emanuelidi (Aydın), Tokinidis
(Çatalca) ve VangeFin (Izmir) 2 Kasımda verdiği 8 maddelik soru önergesi de
gündeme alınır (A.g.e., s. 109-112).
4 Kasım 1918’de sadece emvali metrukeyle ilgili 26 Eylül
1915 tarihli geçici kanun gündeme alınır ve Dâhiliye Nazırı Fethi, bunun
zamanın kanunu olmadığını belirterek, kaldırılmasını ister. Hükümetin bu
girişimi, sadece önermekle sınırlı kalır. 27 Mayıs 1915 tarihli Sürgün Kanunu,
4 Kasım 1918’deki oturumda görüşülür ve ilga edilir (Meclisi Mebusan Zabıt
Ceridesi, senesi: 5, cilt 1, s. 114-116). Tasfiye Kanunu ise, 15 Nisan
1923’deki değişiklikle birlikte Kasım 1988’e kadar yürürlükte kalır.
Osmanlı Meclisi’ndeki Rum mebuslar, önergelerinde
Rumların neler yaşadığının yanı sıra, Batı Trakya’nın vatan toprağının
Bulgarlara verilmesini de gündeme getirir. Batı Trakya’nın bir kısmının
Bulgarlara teslimi konusu, 11 Aralık’taki oturumda da, Dimisstokli Efkalidis
(Tekfurdağı) ve Tokididis’in (Çatalca) soru önergesiyle tekrar gündeme gelir
(A.g.e., s. 285-286).
Öğreniyoruz ki, İttihatçı iktidar ‘vatan toprağını
Bulgar’a hibe etmiştir. Bu, İttihatçıların nasıl iktidar eylediğinin en net
göstergesidir. Bu durumu Rum mebuslar Meclis’te gündeme getirir, ama Türk
mebuslar es geçer.
Batı Trakya’nın Gümülclne’ye kadar olan kısmı, geçmişte
Osmanlı’nın harpteki müttefiki Almanya’nın isteği ve geçici olduğu ifade edilen
teminata uyarak İttihatçı iktidarın rızasıyla, 29 Eylül 1913 tarihli İstanbul
Antlaşmasıyla Bulgaristan’dan alındığı halde, 1914’de Almanya safında savaşa
girmesi karşılığında tekrar Bulgaristan’a geri verilmiştir (Şevket Süreyya
Aydemir, Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1976,
cilt 2, s. 402; İstanbul, 1978, cilt 3, s. 368; Şevket Süreyya Aydemir, Tek
Adam Mustafa Kemal, 1881-1919, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1969, cilt 1, s. 179,
279; ittihat ve Terakki’nin Son Yıllan, 1916 Kongre Zabıtları, Sadeleştiren, Eşref
Yağcıoğlu, Nehir Yayınları, İstanbul, 1992, s. 17).
Nitekim Brest Litovsk ve sonrası Bükreş Konferans’ında
(Mart-Nisan 1918) İttihatçı iktidarın
delegesi vasıtasıyla İstanbul-Berlin-Bürkeş yazışmaları olursa da sonuç
alınamaz. Hatta Enver Paşa’nın 31 Mart 1918 tarihli ‘Bulgaristan Kralı Haşmetli
Ferdinand Hazretlerinf başlayan mektubundan da konu gündeme getirildiğiyle
kalır (Aydemir, A.g.e., s. 384396), bu durum ta ki 1920’ye kadar sürer; bundan
sonra bölgeye, harbin galibi İtilaf Devletlerinin kararıyla Yunanistan egemen
olacaktır. Lozan’daki görüşmelerde de sonuç değişmeyecektir.
Anlıyoruz ki bugün özellikle faşizan çevrelerin dış
Türkler kapsamında Batı Trakya’nın geçmişini tartışırken, Bulgaristan
egemenliği dönemini hiç gündeme getirmemesinin arka planında, demek ki
İttihatçı zihniyete olan bağlılıkları yatıyor. Sadece bu bile, ‘çakıl taşı
vermeyiz’ muhabbeti yapmayı seven bu faşizan çevrelerin gerçek zihniyetini
ortaya koymaktadır.
‘Servetim Yağma Edildi’
Meclis’te önergelerle savaşta yaşanılanları gündeme
getirmeye devam edilir. 9 Aralık’ta Keygam (Muş) ve Dikran Barsamyan’ın (Sivas)
ile 11 Aralık’ta Dimisstokli Efkalidis (Tekfurdağı) ve Tokididis’in (Çatalca)
soru önergeleri okunur (A.g.e., s. 257-258, 285-286).
Tekfurdağı Mebusu Dimistokli Efkalidis, Trakya’da
Rumların sürüldüğünü belirterek, Emvali Metruke Kanunu hakkında şu
değerlendirmeyi yapar (A.g.e., s. 287-289):
“…Meclis’e dahi Emvali Metruke ve Eşhası Menkule Kanunu
layihası namı riyakâranesi (ikiyüzlülük) altında bir kanun da gelmiştir. O
kanununun dahi Meclisi Âliden geçerek tasdiki talep olunmuş. Malumu âliniz
Meclisi Âlinin, vicdanının isyan ettiğini biz de gördük ve bu kanun, isyan
edilmeyecek bir kanun mahiyyetinde de değil idi…
Bendeniz Tekfurdağı Mebusu bulunduğum halde Teldurdağfnda
serveti mülkiyyem de yağma edilmiş. Bunun için müracaat ettiğimde ne deseler
iyi efendim? Oradan muhaceret eden eşhas meyanında bir takım kimseler
Yunanistan’a gitmiş. Bunlar için muhtelif bir komisyon tesis edilmiştir. O
muhtelif komisyona müracaatla hukukunuzu arayınız dediler. Fakat biz hiçbir
suretle müdafaai hukuka muvaffak olamadık…”
İlgili komisyonların malı, mülkü nasıl sattığı konusunu
Trabzon Mebusu Yorgi Yuvanidis, kürsüde dile getirir. Çıkarılan adamların
nereye gittiğini kimse bilmediğini, bu komisyonların 3-5 günlük ilanları
sonunda malların satıldığım, İzmir, Edirne, Marmara’da kişilerin
mahvedildiğini, en son Canik’te 150 bin ahalinin (yani 150 Rum’un sürülmesi
konusu BMM’de Haziran 1922’de gizli oturumda da gündeme gelir) kovulduğunu
belirten Yuvanidis, “O belayı felaketi izale, yapılan fenalıkların tamir ve
gaspolunan emvali iadeyle olur. Başka bir şeyle olmaz” talebiyle bitirir
(A.g.e., s.293-6).
Edirne Mebusu Mehmet Faik ile Musul Mesubu Mehmet Emin
(Yurdakul) ve diğer söz alan Türk mebuslar konuşmalarında, ne yazık ki
Anadolu’da neler yaşadığından ve sorunlarından çok İttihatçı iktidarı
savunmayı tercih ederler… 21 Aralık 1918 tarihi itibariyle meclis, padişah
tarafından fesh edilir (A.g.e., s. 363-364) ve böylece bu konudaki önergelerle
ilgili görüşmeler tartışmalarla sınırlı kalır.
İstanbul, ‘İttihatçı Sistemi’ Tasfiye Eder
İttihat iktidarın sürgün edilenlerin malını ve mülkünü
tasfiye etmek amacıyla çıkardığı geçici kanun, 1918 Kasımında Osmanlı Meclisi
Mebusan’ında gündeme gelmesine rağmen, 26 Eylül 1915’ten 8 Ocak 1920’ye kadar
yürürlükte kalır.
1919-20’ler, savaş ve tehcir suçlusu İttihatçılarla, bazı
devlet görevlilerinin yargılandığı ve fiili işgal durumu nedeniyle 1910’larda
şekillenen Türk Milliyetçiliğinin daha da güçlendiği yıllar…
Anadolu’daki Mustafa Kemal önderliğinde başlayan kurtuluş
hareketi, yenik ve işgal edilmiş Osmanlı’nın İstanbul hükümetiyle 1919’un son
aylarında seçim yapmaya birlikte karar verir. Oluşturulacak Meclis’te
birlikte kurtuluş arayışı varsa da, Anadolu bir sonraki planını da hazırlanmış
ve Ankara’da toparlanmaya başlanmıştır.
Bu ikili yapıda, İstanbul’un işgali ve Osmanlı Meclisi
Mebusan’ın İn- gilizler tarafından basılmasıyla Anadolu öne geçer. Artık yeni
meclisin toparlanma adresi Ankara’dır.
1919 sonundaki seçim sonrasında oluşturulan Osmanlı
Meclisi Mebusan, 12 Ocak 1920’de toparlanmadan dört gün önce 8 Ocak 1920’de
İstanbul Hükümeti bir kararnameyle (Takvim-i Vekayi’ile neşir ve ilanı: 12
Kânun-u Sani 1336, no: 3747’den aktaran Osmanlı Türkçesi ile, DÜSTUR, Tertib-i
Sanî -2. tertip-, cilt 11, 10 Teşrinievvel 1334-15 Mart 1336, İstanbul, 1928,
s. 553-561), İttihatçı iktidarın Tasfiye Kanu- nu’nu ilga eder.
33 madde olan kararnameyle, İttihatçıların Ermeni ve Rum
mallarının tasfiyesini öngören sisteme son verilir:
1) 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu ve bunun
uygulanmasına açıklık getiren tüm yasal düzenlemeler yürürlükten kaldırılır
(madde 30).
2) Vakıf ve gerçek kişiye ait taşınır ve taşınmaz mallara
Hazine adına el konduğu tespiti yapılır.
3) Maldaki tahribattan doğan zararı Hazine tazmin
edecektir.
4) Malın sahibi olan kişiler, doğrudan ‘aher mahallere
nakledilen’ yani sürgün edilen kişiler olarak tanımlanır. Bu kişilerin malı ve
mülküyle ilgili işlem de ‘tasfiye’ etmek olarak değerlendirilir.
5) İptal edilen tasfiye sistemi yerine, malların gerçek
sahiplerine verilmesi için neler yapılacağı tek tek sıralanır.
6) Kaldırılan kanunla bugüne kadar yapılan işlemler
(mülkiyet değişimi, dağıtma, satma vs) dikkate alınarak, buna karşı nelerin
yapılacağı belirlenir.
7) Malın sahibine yapılacak olan ödemeler faizli
olacaktır.
Kararnamenin gereğinin yapılması süreci, aynı zamanda
İstanbul’un da tasfiyesinin yoğunlaştığı bir dönemidir. Bu anlamda, yürürlüğe
giren kararname işlevsiz kalır.
Büyüm Millet Meclisi’nde (BMM) kararnamenin kaldırılması
yönünde irade, Eylül 1922’de belirir. 14 Eylül 1922’de önce gizli celsede,
sonra aleni celsede yapılan oturumun ardından Meclis’in kararıyla 8 Ocak 1920
tarihli kararname kaldırılır (TBMM Gizli CZ, Cilt3, s. 768-781; TBMM ZC, Cilt
23, s. 49).
Böylece ‘İttihatçı tasfiye sistemini’ kaldıran
kararnamenin ilgasıyla, Ankara’da yeniden İttihatçı sisteme dönüş yolunda bir
adım atılır.
II) CUMHURİYET İLANI ÖNCESİ VE SONRASI
Cumhuriyet 29 Ekim 1929’da ilan edilir. BMM’de bu tarih
öncesi ve sonrasında emvali metrukeyle ilgili yasal düzenlemeler yapılır.
1921 Anayasası’nın ‘iller düzeyinde öngördüğü federal
sistem’ ilga edilerek, Cumhuriyet’in hukuksal temeli atılır. Federal sistemde
sağlıktan, ekonomiye, tarıma, eğitime ve bayındırlığa kadar pek çok alanda iç
işlerinde kendi kararını vermesini içeren hükümler, Cumhuriyet ilanı kanunu
değişikliğiyle 1921 Anayasası’ndan çıkarılır. Böylece 1921 Anayasası’nın
demokratik hükümleri (madde 11 ve 12), Cumhuriyet ilanını sağlayan değişiklikle
ilga edilir.
Cumhuriyet’in Ermeni ve Rum mallarıyla ilgili getirdiği
sistem, İttihatçı tasfiye uygulamasının devam etmesi ve malların da
kullanıcılar veya satın almış olanlar adına tapu kaydının yapılması yönünde
olmuştur.
İttihatçı Türk milliyetçiliği, 1920’lerin siyasal
kültürünü beslediği ortamda, Türk ve gayri Türk ayrımı da yapılır.
Her ne kadar bugün de çok tekrar edilen ‘TCde vatandaşlık
bağıyla herkes Türk’tür kültürel tanımının 1924 Anayasası’nda (madde 88) aynen
yer almasına karşın, bunun böyle olmadığının birinci örneği, TC vatandaşı
Ermeni ve Rumların harp vergisinden doğan mazbatasının geçersiz kılınması ve
diğer örneği de çalışma hayatında ‘gayri Türkler’in tasfiyesi (TBMM ZC, devre:
II, Cilt 5, s. 612-614) olarak yaşanır.
BMM’de İlk Öneri: Satılsın
Ankara’da toparlanan Büyük Millet Meclis’i (BMM), kendi
varlığını güçlendirdiği oranda İstanbul’un tasfiye sürecini de hızlandırır…
Aslında yeni dönemin siyasi aktörleri de geçmişin İttihatçılarıdır…
Ermenilerin sürgünü de gündemde olup bununla ilgili
İstanbul’da İttihatçılar Divanı Harp’te yargılanırken, İstanbul’daki Ali Rıza
Paşa Kabi- nesi’nin Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Anadolu’da arayışı
sürdürenlerin Sivas Kongresi sonrası oluşturulan Heyeti Temsiliyesi’nden
Mustafa Kemal başkanlığındaki heyetler, 20-22 Ekim 1919’da Amasya’da görüşür ve
hazırlanan 5 protokolden 3’ü imzalanır.
Bugünün Kürt ve Ermeni sorunu da, protokollerin
maddesinde ele alınır. 1. protokolün 4’üncü maddesi ‘Tehcir dolayısıyla suç
işleyenlerin cezalandırılması adlen (hukuken) ve siyaseten elzemdir olup
(Nutuk, 1934 baskısı, Cilt 3, s. 193) ve 2. protokolün 1. maddesi de (özet
olarak) ‘Geleneksel ve toplumsal hukukumuz kapsamında Kütlerin serbestçe
gelişmesinin temin edileceğiyle başlayan ifadedir (Belgelerle Mustafa Kemal
Atatürk, 1916-1922, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Ankara, 2003, s. 99; bu
madde Nutuk’ta ise sansürlü yer alır, 1934 baskısı, Cilt 1, s. 174 ve diğer
yıllardaki baskılarda devam).
İttihatçıların yargılanmasına yönelik irade birliği, 1920
yılında da devam eder. 1920’nin ocak ayında açılan Meclisi Mebusan’ın 28 Ocak
1920’de kabul ettiği 6 maddelik Misakı Milli’ye, 29 Ocak 1920’deki oturumda
eklenen ve 11 Mart 1920’de açıklanan (resmen görmezden gelinen ve yok sayılan)
7’inci madde, 1. Dünya Harbi’ndeki kabinenin uygulamalarından dolayı
cezalandırılmasını öngörür. (Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, Cilt 1, 12 Ocak-18
Mart 1920, s. 145-146, 435). Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin ayrıca yeni yılda
önemli iki icraatı hem Osmanlı Meclisi’nin yeniden toparlanması hem de
İttihatçı tasfiyesi sistemini ilga eden 8 Ocak 1920 tarihli kararnameyi
yürürlüğe koymasıdır.
16 Mart 1920’de Meclis’in basılmasının ardından Ankara’da
toparlanan BMM, önce İstanbul Hükümeti’nin 16 Mart 1920 sonrasını ve daha
sonrasında da tümden tasfiyesini öngören düzenlemeler yapar. Bu süreç, aynı
zamanda Anadolu’da Ankara özelindeki kurtuluşun gerçekleşmesiyle birlikte
yaşanır.
BMM’nin ilk kararı tehcir yargılamalarıyla ilgili olup
daha sonra geçmişi 1920 Eylüle kadar giden ‘düşman işgalinden kurtarılan
bölgeler’deki mallar ve mülkler konusuna yönelik kararlarla bu alanı da yeniden
düzenler.
Tasarıdaki öneri: Kurtarılan bölgelerdeki mallar
satılsındır…
BMM’de tartışmalar, bu malların Hazine’ye mal edileceği
veya edilemeyeceği yahut bugüne kadar kullananların elinden alınmaması, ama
belli bir miktar para alınması ya da bu malların hemen satılması gibi
noktalarda yoğunlaşır.
Tasarı, 20 Nisan 1922’de uzun görüşmelerinden ardından
224 no’lu kanun olarak yasalaşır (TBMM ZC, I/19-20.4.1922, s. 303-321; DÜSTUR,
3. tertip, Cilt 3, Ankara, 1953, s. 34-35). Özet olarak:
1) İttihatçı iktidar dönemindeki ‘nakledilenler’
şeklindeki resmi dil, ‘firar ve gaybubet (kaçan ve kaybolan) olarak
değiştirilir.
2) Düşman işgalinden kurtarılan bölgelerde, firar ve
gaybubet eden kişilerin menkul malları satılacak ve gayrimenkullerini de
hükümet idare edecek.
3) Kişi adına gelirler emaneten mal sandıklarına
verilecek.
4) Geri dönenler, gayrimenkullerini ve emanetteki
parasını alacak.
5) Bu hükümler, kişinin ‘firar ve gaybubet’ halinin
mahkemeler kanalıyla hükmen sabit olması halinde uygulanacak.
Maliye Vekili, bir yıl sonrasında Nisan 1923’deki yeni
yasal düzenlemenin görüşüldüğü sırada, 5. maddesindeki çfirar ve gaybubet
halinin hükmen sabit olmasının tespiti hükmünün sıkıntı yarattığına dikkat
çekerek bunun değiştirilmesini sağlar.
31 Ekim 1922’de Tasfiye Komisyonları’nın oluşumunda
Bakanlık düzeyinde atamalarla oluşturulması yönündeki düzenleme, yerelden
eşraf kişilerden oluşması yönünde değiştirilir bir kararnameyle (DÜSTUR, 3.
tertip, Cilt 3, Ankara, 1953, s. 100-101). Böylece emvali metrukeyle ilgili
eşrafın aktif olmasına imkân yaratılır.
Ankara’da ‘İttihatçı Sisteme’ Dönüş
İzmir’in kurtuluşu sonrasında cephede kazanılan zaferin
Lozan’da görüşmelerle teyit edilmesi süreci başlar.
Emvali metruke konusu yine Meclis gündemindedir. 1922 ve
1923 içinde değişik zamanlarda verilen 5 tasarı ve bir tezkere birlikte ele
alınır ve BMM’de görüşülür. Tasarı, İstanbul Hükümeti’nin 8 Ocak 1920 tarihli
kararnamesi 14 Eylül 1922’de kaldırıldığı için, tekrar yürürlükte olan
İttihatçı iktidarın 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu’nun uygulamada
yaşanılan sorunlarını gidermeyi amaçlar.
Tasarı, BMM’de 15 Nisan 1923’de görüşülür ve 333 no’lu
kanun olarak kabul edilir (TBMM, devre: I, Cilt 29, s. 159-175). Görüşmelerde
pek çok mebus söz alır. Canik Mebusu Nazif, emvalin 10’da 1’nin kalmadığını,
Çorum Mebusu Haşim, sırf vakıflara ait olup Evkafın elinde malın değerinin 500
milyon lira civarında olabileceğini beyan eder.
Maliye Vekili Hasan Fehmi de, 20 Nisan 1922 tarihli 224
no’lu kanundaki ‘firar ve tegayyübün hükmen sabit olması’ hükmünün yarattığı
sıkıntılara değinerek, böylece hükümetin elinin kolunun bağlandığını, onun için
bu kanunun ilga edilmesi ve Tasfiye Kanunu’nun mevcut şartlara göre
eksiklerinin giderilmesi gerektiği ifade eder.
333 no’lu kanunla 224 no’lu kanun kaldırılırken, 26 Eylül
1915 tarihli geçici kanun 2., 4., 7., 8. ve 9. maddeleri değiştirilir (333
no’lu kanun, TBMM Zabıt Ceridesi, devre: I, Cilt 29, s. 159-175 ve DÜSTUR, 3.
tertip, Cilt 4, Ankara, 1953, s. 65-67). 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Ka-
nunu’na eklenen hükümlerle getirilen yeni sistem:
1) Genel olarak eski kanundaki sürgün edilen kişilerin
mallarının Hazine adına kaydedilmesi ve tasfiye işleminin Tasfiye Komisyonları
tarafından yapılması hükmü geçerlidir.
2) Malın fiyatlandırmasında 1915’deki Hazine’nin vereceği
bedel, 1923’de takdir olunacak bedel olarak değiştirilir (iki yıl sonrasında
gayrimenkul fiyatı, ‘1915’deki kayıtlı değer olacak şeklinde netleşecektir).
3) Davalarda Defteri Hakani (bugünkü Tapu ve Kadastro
Genel müdürlüğü) yerine Hazine hasım olur.
4) Alacağı olduğunu iddia edenlerin süresi ülkedeyse 4 ay
ve yabancı memleketteyse 6 ayda komisyona başvurması gerekir (eskiden bu
süreler 2 ay ve 4 aydı).
5) Hazine ve evkaf adına kaydedilen malların, muhacirlere
parasız olarak dağıtılması ve bölüştürülmesi ile ayrıca, (1916’de eklenen)
sürgün edilenlere gittiği yerde bedelsiz arazi ve emlak verilmesi hükmü de
ilga edilir.
6) Tasfiye Komisyonu görev süresi 1 yıldır, 1915’de bu
yoktur.
7) Eşhasla ilgili ‘nakledilen’ yerine ‘infikak eden’,
yani ‘yerinden ayrılan’ olarak yapılan ifade bir sonraki maddede (333 no’lu
kanunun 6’ıncı maddesi), ‘her ne suretle olursa olsud başlayan tanımlamada,
kaybolan, uzaklaşan, yabancı memlekete ve İstanbul ile çevresine kaçan ifadesi
eklenir. Böylece el konulacak malın ve mülkün tanımında eşhasın konumu en
geniş anlamda yorumlanır.
8) Kanunun icrasıyla ilgili 1915’te nizamnameyle
yapılması istenilen düzenleme, 1923’de talimatname olarak değiştirilir.
333 no’lu kanunla ilgili olarak 29 Nisan 1923’de
çıkarılan 25 maddelik talimatnameyle de (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 4, Ankara,
1953, s. 7782) kanun uygulanmasının nasıl olacağı sorusuna açıklık getirilir.
Buna göre, Tasfiye Komisyonları tasfiyeye devam edecek ve
evrakları inceleyecek, mallar Hazine ve Evkaf adına kaydedilecek, komisyon
işlemleriyle ilgili ‘esas ve cari’ olmak üzere iki defter tutacak, bazı gelir
kalemi de doğrudan bütçeye gelir kaydedilecek (bu hüküm yasada yok, ama
yönetmenlikte yer alır) gibi hükümler sıralanır.
Özet olarak, BMM’de İttihatçı tasfiye sistemi kabul
edilir. Ve elbette uygulamalar da bu yönde olur: Osmanlı’da olduğu gibi Tasfiye
Komisyonları yeniden oluşturulur ve 1915’deki gibi ikişer adet defter tutması
öngörülür. Bunun ekonomi politiği de, İttihatçı bakış temelinde şekillenir.
Demek ki Osmanlı döneminde olduğu gibi 1923 sonrasında
görev yapan Tasfiye Komisyonları vardır ve icrasını ‘esas ve cari’ olarak iki
deftere kaydetmiştir.
Peki, Cumhuriyet dönemi kaç tane Tasfiye Komisyonu görev
yaptı ve bunların faaliyetinin kaydedildiği defterler nerededir?
Vatandaş Ermeni ve Rum’a ‘Ödeme Yok’
BMM’de, Yunanlılara karşı Kütahya-Eskişehir savaşının
kaybedildiği, Sakarya ırmağı gerisine çekildiği ve Yunan askeri gücünün
Ankara’yı tehdit ettiği dönemde ordunun lojistik ihtiyacını gidermek amacıyla
BMM Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal’in emriyle yararlanılması hedeflenen
iktisadi kaynaklardan biri de emvali metrukedir.
5 Ağustos 1921’de ‘Başkomutan, Meclis yetkilerini Meclis
adına kullanabilecektir’ hükmünün de yer aldığı yasayla Başkumandan olan
Mustafa Kemal’in 7-8 Ağustos 1921’de Tekâlifi Milliye Emri (Milli Vergi
Buyruğu) adı altında yayımladığı 10 emriyle, ordunun insan ihtiyacının ve
araç-gereciyle yiyecek-giyeceğinin karşılanması hedeflenir.
10 emirden 6 sayılı olanında, ordunun beslenmesine,
giymesine yarayan tüm emvali metrukeye ordu adına el konduğu açıklanır
(Açıksöz, 10 Ağustos 1921’den aktaran Prof. Dr. Mehmet Akif Tural, Tekalif-i
Milliye, Halka Borcu Kalmayan Devlet, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı:
32, Cilt 11, Temmuz 1995). BMM’deki harp vergisiyle ilgili tartışmada gündeme
gelir ve 1921’deki bu vergiden tahsilat 6.4 milyon liradır (TBMM ZC, I dönem,
Cilt 28, 22.3.1339, s. 124-127).
Kurtuluş savaşının finansmanında katkıda bulunanlara
ellerindeki mazbataya göre ödeme, 12 Nisan 1339 tarihli 328 no’lu Düyunatı
Sabıkanın Sureti Tediyesine Dair Kanun ile 3 Nisan 1924 tarihli 459 no’lu
Mahsubi Umumi Kanunla sağlanır.
Ödemede Rum ve Ermeniler istisna tutulur. Rum ve
Ermenilere ellerindeki harp vergisinden doğan alacaklarının mazbatalarının
ödenmeme- sinin formülü gizli celsede tartışılır ve benimsenir (TBMM Gizli ZC,
Cilt 4, Ankara, 1985, s. 428-431).
Madde 2- Türkiye’den ayrılan mahaller ahalisinden Türk
tebaası olmayanlarla eczayı vatanın (vatan parçasından) bir kısmını tefrike
(ayırmaya) sai olmuş (çalışmış) olan siyasi zümre ve teşkilatlara mensup
eşhasın Hazine- deki matlupları (alacağı) işbu kanundan müstefit olamaz
(faydalanamaz).
Görüşme esas olarak 2. maddede yoğunlaşır. Maddenin
muğlak ifadeler içerdiği ve bundan dolayı Müslümanların mağdur olacağı
endişesiyle teklif veren Konya Mebusu Musa Kazım, Türkiye’den ayrılan
mahallerde Türk tebaasından olmayanların ve vatanın parçalanmasına çalışanların
alacaklarının ödenmemesi gerektiği yönündeki değerlendirmesinin ardından,
Encümen Reisi Hasan Fehmi (eski Maliye Vekili, Gümüşane mebusu), böyle bir
madde hazırlamanın gerekçesini, şöyle açıklar:
“Maddeden maksat tehcir ve tegayyüp (sürgün edilen ve
kaybolan) Rumların ve Ermenilerin Tekalifi Milliye ve harbiye mazbatalarını
mahsup etmemektir. Çünkü gerek harbi umumiye, gerek istiklâl harbine yine
Şarki Anadolu’nun harbisine nasıl Ermeniler sebebiyet verdi ise Garbi
Anadolu’nun harabisine ve istiklâl harbinin bu kadar çetin ve bu kadar
memleketi yıkıcı bir hal almasına da Rumlar sebebiyet verdi. Binaenaleyh bu
kanunla biz o muhaberelerin bıraktığı tesiri maliyi kastediyoruz.
Binaenaleyh Rumları, Ermenileri bu Tekalifi Milliye
mazbatalarının bedellerinden müstefit etmemek (faydalanmaması) için bir çare
düşünüldü. Fakat bunu açık olarak Rum ve Ermeni diyemezdik. Muhtelif şekiller
ve formüller yazıldı. Muhtelif şekiller üzerinde tetkikat yapıldı.
Nihayet en az mahzurlu veyahut mahzursuz bu şekli bulduk.
Derhatır buyurursunuz vaktiyle bir Emvali Metruke Kanunu (20 Nisan 1338 tarih
ve 224 no’lu kanun kastediliyor N.O.) yapıldı. Firar edenlerin emvalini
hükümet tasfiye eder deniliyordu. Size sorarım arkadaşlar; bahusus Musa Kazım
Efendiye sorarım. Tek bir Müslüman emvalini hangi hükümet, hangi memur tasfiye
etti.
Maksat, siyasi zümre altında bu iki unsuru saklamaktır.
Bittabi yine firar ve tagayyüp eden eşhasdan maksat ne
ise onların emvali metrukeleri denildi. Onların emlâki tasfiyeye tabi idi.”
İfade bu kadar net.
Devamında ekonomik ve ticari hayatla ilgili bazı
tespitlerde bulunan eski Maliye Vekili Hasan Fehmi, 1. Dünya Savaşı öncesinde
sınırlı sayıda İslam mağazasının varlığını hatırlatarak, esas olarak İslamların
ticarete atılmış olmadığını belirterek, ‘tekalifi harbiyenin’ yani gerek
duyulan kay- nağm büyük kısmının Rum ve Ermenilerden alındığını ve ellerinde mazbatalarının
bulunduğuna dikkat çeker ve şöyle devam eder:
“Yalnız Ankara’nın içerisinde, bugün bendenizin tahminine
göre, gayrimüslimlerin elinde herhalde 400-500 bin liradan aşağı değildir.
Bunların bugüne kadar ne bir tanesi verilmiştir ve ne de mahsup edilmiştir.”
Bugüne kadar Rum ve Ermenilere ellerindeki belgeye göre
ödeme yapılmadığını ve bundan sonra yapılmaması için maddenin de bu şekilde
düzenlendiğini ifade eden Hasan Fehmi, Maliye Vekili’nin defterdarlara
göndereceği mahrem tebligatla yapacaklarını anlatması üzerine, ikna
olduklarını ve bunun üzerine tasarının encümende kabul edildiğini hatırlatır.
Buna göre Maliye Vekili, defterdarlara ‘yalnız Rum ve
Ermenilere ait’ olmak üzere sürekli olarak ‘tetkikat yapıyoruz, tahkikat
yapıyoruz diyerek oyalayacak ve böylece öngörülen sürenin de geçirilmesini sağlanacak
talimatı verecektir.
Ayrıca Yahudilerin durumu da BMM’de gündeme gelir. Hasan
Fehmi, Arapların arazisinin ayrıldığını belirterek, kanunun esas amacının Rum
ve Ermeniler olduğunu bir kez daha tekrar eder ve “Harbi umumide Anadolu’nun
sebebi felaketi nasıl Ermeniler oldu ise, istiklâl muharebesinde de sebebi
nikbeti Rumlar olmuştui? diyerek, bunlara Maliye’den ödeme yapılmamasının bir
hak olarak görüldüğünü ve Yahudilerin durumunu da hükümetin
değerlendirebileceğini açıklar.
Tartışmaların ardından söz alan, Maliye Vekili Mustafa
Abdülhalik (Kângırı Mebusu sonraki adı Çankırı; soyadı Renda olup, tehcirde
Bitlis Valisi), emvali metruke kanunun kimlere uygulanıyorsa onlara
uygulandığını belirterek, ısrarlı sorular üzerine gayet net yanıt verir, “Bize
mensup olmayanlara mümkün olduğu kadar müşkülat göstereceğiz’ der.
Bu kadar net ifade edilir; ‘biz’den olmayan ‘öteki’
hedeftedir.
Önce 2’nci ve ardından da 4’üncü madde kabul edilir ve
aleni celseye geçilir. Gizli oturumda görüşülen bu iki maddeyle birlikte 18
maddelik tasarı, 3 Nisan 1340 tarih ve 459 no’lu 1324 Temmuzundan 1339 Senesi
Gayesine Kadar Bilcümle Matlubat ve Düyunu Hazinenin Sureti Mahsubuna Dair
Kanun olarak kabul edilir (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 5, Ankara, 1948, s.
382-384).
Vatandaş bireyin Hazine’ye yani devlete olan borcu ve
alacağının mahsup ve takas edilmesi işleminde 1. maddede belirtilen istisna
dışında, Türkiye Cumhuriyet vatandaşı Ermeni ve Rumların da nasıl ayrıma tabi
tutulacağı 2. ve 4. maddenin gizli celsede tartışıldığı biçimde formüle
edilir.
Kurtuluş savaşın finansmanına katkıda bulunanlara
ellerindeki mazbataya göre, Müslüman ve öyle anlaşılıyor ki Yahudi ise ödeme
yapılacakken, Rum ve Ermenilere, yani Hıristiyanlara ödeme yapılmayacağının
formülü gizli celsede açıklanır.
Cumhuriyetin ilanından sonra ve 24 Anayasası’nın
kabulünden hemen önce BMM hükümeti idaresi altında yaşayanlardan Müslüman ve
Yahudi isen vatandaş yani ‘bizded ve Hıristiyan (Rum ve Ermeni) isen gayri
vatandaş yani ‘öteki’ tanımı, bir kanunda bu şekilde resmileştirilir.
1 Temmuz 1908-1 Mart 1924 döneminde Hazine’nin tüm gerçek
ve tüzel kişilerden kanunda belirtilen borcu ve alacağında mahsup işleminin
yapılmasıyla ilgili müracaat süresi bir çok kanunla 1 Haziran 1931’e kadar
uzatılmış olsa da, gizli celsede tartışıldığı ve beyan edildiği gibi 3 Nisan
1924 tarihli kanunla TC vatandaşı Rum ve Ermenilerin mahsup işlemlerinin
yapılmaması yönündeki sınırlama daha sonra çıkarılan kanunlarda da
değiştirilmez.
Mahsup işlemini düzenleyen kanunlar (3 Nisan 1340 tarih
ve 459 no’lu, 27 Ocak 1926 tarih ve 726 no’lu, 3 Şubat 1926 tarih ve 731 no’lu,
23 Haziran 1927 tarih ve 1138 no’lu, 17 Mayıs 1928 tarih ve 1274 no’lu, 31
Mayıs 1930 tarih ve 1661 no’lu) Kasım 1988’e kadar yürürlükte kalır (Resmi Gazete,
8 Kasım 1988 ve no: 19983).
Ayrıca 459 no’lu kanunun 1’inci maddesindeki ‘emvali
milliye ve emvali metruke satış işleminin istisna hükmü, 27 Ocak 1926’daki 726
no’lu kanunla kaldırılır. Buna göre Hazine, emvali metruke satışından
alacağının mahsubunu, tahsilini yapabilecektir.
Bu işlem, emvali metruke olarak nitelendirilen emvalden
dolayı ‘mübadeleye gayri tabi’ eşhas ve tüzel kişinin de, Hazine gibi alacağı
doğabileceğinin ifadesi olup, buna göre tazmini gerekebilir. Ama bu yöndeki
‘harp vergisi’ndeki mazbatayı ödememe halinin, emvali metrukede devam ettiğini
yani ödemenin yapılmadığını düşünmek mümkündür.
Kanunla, fiili durumun resmi ifadesi bu şekilde
düzenlenir ve uygulanır. Bu da ‘herkesin’ nasıl vatandaş olduğunun net
ifadesidir.
Bizzat kişilerle, Hazine adına kaydedilen ve yararlanılan
emvali met- rukeyle ilgili mazbataların tazmini gerekmez mi?
Dağıtmaya ve Satmaya Devam
Bazı tasarıda veya tasarının esbabı mucibesinde ya da
yasada resmi olarak ifade edildiği gibi ‘emvali metrukenin’ dağıtılmasını
öngören bir tasarı da, Halifeliğin kaldırılmasından sonra ve 24 Anayasası’nın
kabulünden önce görüşülür ve yasalaşır. Meclis’te gündeme gelen tasarıyla
sürgün edilenlerin geride kalan malının ne yapılması gerektiği tartışması Mart
1924’te yeniden yoğunlaşır. 441 no’lu kanunla ilgili tasarının geçmişi kasım
1923’e kadar geriye gidiyor (TBMM ZC, devre: II, Cilt 3, 12.11.1339, s. 345;
TBMM ZC, devre: II, Cilt 7, 13.3.1340, s. 411420; 441 no’lu kanun, DÜSTUR, 3.
tertip, Cilt 6, Ankara, 1934, s. 327). Uzun tartışmanın sonucunda birinci madde
oylanır ve kabul edilir.
Madde 1- Mübadeleye gayritabi eşhasa aidolup Hükümet
yedinde (idaresinde) bulunan metruk emlak ve arsa, düşman, usat (asiler) ve
hasbellüzum (gerektiği için) Hükümet tarafından hedim (yıkma) ve tahrip veya
harb dolayısiyle ihrak edilmiş (yanmış) olan emlak sahiplerine, muhtacolanlar
tercih edilmek şartiyle zayiatlarının derecesi nispetinde tevzi ve temlik
olunur (dağıtılır ve verilir).
Maddede yazıldığı gibi emvali metruke literatürüne bir
tanımlama daha eklenir. Mübadillerden sonra bir de mübadeleye gayritabi eşhas
yani mübadele edilmeyen yani sürgün edilen kişi için kullanılır ve 15 Nisan
1339 tarih ve 333 no’lu kanunun 6’ıncı maddesindeki, sebebi ne olursa olsun
‘kaybolan veya uzaklaşan hatta izinsiz istanbul’a giden’ kişilerin mallarının
tasfiye edileceği hükmü dikkate alındığında, mübadeleye gayritabi eşhastan en
geniş anlamda kanunen ‘sürgün edilen ve kaçan ve kaybolan ve uzaklaşan’ olarak
tanımlanan kişiler ifade edilir.
Mübadele kanunuyla Yunanistan’la Türkiye arasındaki
anlaşma gereği Yunanistan’a gönderilen Hıristiyanlara, yani Rumlara mübadil
denilince, bunlardan önce 14 Mayıs 1331 tarihli geçici kanunla sürgün
edilenlerle birlikte, değişik gerekçeyle taşınmaz malını bırakıp gitmek zorunda
kalan kişilere de mübadeleye gayritabi eşhas ya da gayri mübadil eşhas denir.
441 no’lu kanun gereği hazırlanan 30 Eylül 1924 tarihli
yönetmenlikte (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 5, Ankara, 1948, s. 657-658) dağıtılan
gay- rimenkulün o kişi adına kaydedilmesi ve tapu senedi verilmesi öngörülür.
Kanun bir yıl yürürlükte kalmasının ardından 13 Mart 1924
tarih ve 441 no’lu kanunun 1. ve 2. maddeleri, 15 Nisan 1341 tarih ve 622 no’lu
kanunla değiştirilir (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 6, Ankara, 1934, s. 327).
maddede dağıtıma ek olarak, metruk emlak ve arsaların
satılması hükmü getirilir.
Hükümetin ‘mübadeleye gayri tabi eşhasa ait’
gayrimenkullerin zararı oranında dağıtılması hükmüne, bir yıl sonra satılması
da ilave edilir.
2’nci maddedeki, dağıtılacak gayrimenkulün değerinin
Maliye bütçesinden karşılanması hükmüne de, bedelin 1331’deki (1915’deki)
kayıtlı değere göre belirlenmesi ifadesi eklenir.
Peki, niye gayrimenkulün kıymetinin belirlenmesinde 1920
veya 1923 değil de 1915 yılı? BMM’deki görüşmelerde de bu gündeme getirilir.
Kasım 1988’e kadar yürürlükte kalan bu 441 nolu kanunun
kabulünden 10 gün önce yani 3 Mart 1924’te Zonguldak Mebusu Halil’in 28 Ocak
1924 tarihli soru önergesine Başvekil ismet verdiği cevapta, gerek Ermenilerin
gerekse Rumların mallarının 8/21 Eylül 1332/1916 tarihli Mütemev- vilan Kanunu
gereği Balkan Harbinden sonra gelenlere verildiği, ama harbin bitimiyle dönen
Ermeniler ve Rumlar ve yeni durumla ilgili olarak Maliye ve Mübadele
vekaletleri tarafından yeni düzeleme nedeniyle tasarruflarında sınırlandırmaya
gidildiğini ifade eder (TBMM ZC, II/7-3.3.1924, s. 69-70). Ve ardından emvali
metrukeyle ilgili bir başka yasa kabul edilir.
Hükümetin elindeki arazi ve arsanın satılmasından Türk
sermayedarların da yararlanması bir kanunla düzenlenir (22 Şubat 1926 tarih ve
748 no’lu kanun, DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 7, Ankara, 1944, s. 420-421). Ticaret
ve sanayi odaları ile borsa ve belediyelerin iyi hizmet vermesi ve fabrika
yatırımı yapmasıyla diğer ortaklıklara, gerekli arazi ve arsa satışı
hedeflenir.
Satışlar 1915 Fiyatından
Mart 1926 itibariyle, Rum ve Ermeni taşınmaz mallarının
satışıyla ilgili 26 Eylül 1915 tarihli geçici kanun ve 15 Nisan 1923 tarihli
kanun ve diğerlerinde birçok maddede düzenleme yapıldığı halde, ‘satılan malın
fiyatı ne olacak?’ sorusuna yeniden yanıt aranmaya başlanır. Bugüne kadar
nasıl satıldı ve fiyatı belirlendiyse, öyle satılsın yöntemi terk ediliyor ya
da mal elden çıkarıldı, görünüşte ‘satış’ yapıldı ama aslında ‘satış’ işlemi
yapılmadı ki, yeniden fiyatı ne olacak sorusuna yanıt aranıyor.
Tasarı Meclis’te uzun tartışmanın ardından 13 Mart
1926’da 781 no’lu Mübadeleye Gayritabi Eşhastan Metruk Olup Hakkı Iskanı Haiz
Olanlara ve Verilecek Emvali Gayrimenkule Hakkında Kanun olarak ya- salaşır
(TBMM ZC, devre: II, Cilt 23, s. 72-88, 160-161 ve DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 7,
Ankara, 1944, s. 655-657).
Uzun ve anlaşılması zor bu 1’inci maddede, satılacak
gayrimenkullerle ilgili önce bir belirleme yapılıyor:
1) ‘Mübadeleye gayri tabi’ yani mübadil olmayan
kişilerden metruk 441 no’lu ve 662 no’lu kanunlara tabi gayrimenkuller,
2) 15.4.1339 tarihli kanuna göre kiralanan ve geliri olan
Hazine-i Ev- kaf’a, yani Vakıflar İdaresi’ne kaydedilenlerden mübadeleye tabi
olmayanların gayrimenkulleri,
3) Mübadeleye gayri tabi kişilerden metruk 1341 yılı
bütçesinin 23. maddesinin V fıkrası gereği vilayetlerin ‘idarei
hususiyeleri’ne, yani Özel İdareye verilenlerden mübadeleye tabi olmayanların
gayrimenkulleri,
4) Vaktiyle bedel karşılığı verilmiş ve verilecek olan
gayrimenkuller,
5) Muharebede meskenleri harap olanların ikametlerine
tahsis edilen ve geri alınmayan haneler olarak sıralanıyor.
madde de, Rumlardan kalan mallar kapsama alınır.
Fiyatlandırmayla ilgili iki gruplandırma yapılır.
‘Mübadeleye gayri tabi kişilerden metruk 441 no’lu ve 662
no’lu kanunlara tabi gayrimenkullerin satışı fiyatından 1915’deki kıymeti,
sahibi adına Maliyeyi Hazine’deki emanet hesabına yatırılacak ve artan kısmı da
Ziraat Bankası’na verilecek, ayrıca vakıf ile vilayetlerin Özel İdaresinin
metruk gayrimenkullerinin satışında da kanun maddesinde (bu malların sahibi ve
ödemesiyle ilgili) böylesi net ifade bulunmuyorsa da, 1915 değeri sahibi adına
emanet hesabına ödenecek ve fazlası da Vakıflara ve ‘İdarei Hususiyeler’e, yani
Özel İdarelere aktarılacaktır.
Fiyatlandırmada 1915 değeri dikkate alınır.
1) Kanunen, gayrimenkulün ‘terk edilmezden’ önceki sahibi
adına Maliye’deki Emanet Hesabına 1915’deki yazılı kıymeti kadar ödeme
yapılacaktır.
2) Kanunda atıf yapılan 15 Nisan 1341 tarih ve 622 no’lu
kanunun 2. maddesinde, fiyatlandırmanın 1915 başındaki kıymetine göre
yapılacağı net olarak ifade edilmektedir.
3) Nitekim daha sonra yürürlüğe konulan 24 Mayıs 1928
tarih ve 1331 no’lu kanunun 7. maddesi ve bu maddenin 2 Haziran 1929 tarih ve
146 no’lu tefsiri de nettir; fiyatın 1915 kıymetine göre belirleneceği
hükmündedir.
Savaş koşullarında fiyatların hızla arttığı vakıa.
İstanbul özelinde tüketici fiyatlar, 1914-1918’de 15,30
misli ve 1915- 18’de 12,75 misli, savaş sonrasındaki fiyatların gerilemenin de
etkisiyle
1914-26’da 14,85 misli 1915-26’da 12,37misli artmıştır
(Tüketici fiyatları 1914’de=1,0 analizi, Şevket Pamuk, İstanbul ve Diğer
Kentlerde 500 Yıllık Fiyatlar ve Ücretler, 1469-1998, DİE, Ankara, 2000, s. 22,
74).
Özetle 1920’lerin ortasında İstanbul tüketici
fiyatlarının 12,37 misli artmasına karşın, gayrimenkul fiyatlandırmasında 1915
kıymetinin dikkate alınmasıyla yani genel olarak fiyatlardaki 12,37 misli
artışın yok sayılmasıyla, ucuz fiyata satılmasına ortam yaratılır.
O günkü fiyatlara göre gayrimenkul ‘gerçek sahibi’nin
12,37 misli daha düşük gelir alması yani ‘12,3 yerine 1 alması’
hedeflenmiştir. Bu bile, sahibine hemen ödenmeyip Maliye’nin emanet hesabına
yatırılıyor.
781 no’lu kanun Kasım 1988’e kadar yürürlükte kalır. 62
yılda kaç tane ve ne kadar değerde gayrimenkul satılmıştır? Ve bu hesaplarda
ne kadar para toplanmıştır? Ve bu paradan gerçek mal sahibi olan kaç kişiye ne
kadar ödeme yapılmıştır? Soruları daha artırmak mümkündür.
‘Kan Bedeli’ Dağıtılan Ermeni Malı
Kanunda belirtilen ifadeyle Ermeni malları, Ermeni
soykırımının faili olarak bilinen İttihatçı liderlere de verilir. Osmanlı’nın
İstanbul Hükümeti kararıyla yargılamalar sonucunda idam edilenlere ve
yurtdışında öldürülen İttihatçı liderlerin ailelerine, Ermeni malları bir nevi
kan bedeli olarak dağıtılır (makalem AGOS, 27 Mayıs 2005’te yayımlandı).
İzmir Suikastı Davası (26 Haziran 1926) öncesinde TBMM’de
31 Mayıs 1926’da kabul edilen 882 no’lu Ermeni Suikast Komiteleri Tarafından
Şehit Edilen veya Bu Uğurda Suveri Muhtelife ile Düçan Gadro- lan Ricalin
Ailelerine Verilecek Emlâk ve Arazi veya Tazminat Hakkında Kanunda (TBMM ZC,
devre: II, Cilt 25, s. 270, 601-605, 645-646, 680-682, 697, 728-729; DÜSTUR, 3.
tertip, Cilt 7, Ankara, 1944, s. 1439) 12 kişinin ismi sıralanır:
Talât Paşa, Cemal Paşa, Cemal Azmi Paşa, Bahattin Şakir,
Cemal Paşanın Yaveri Süreyya Bey, Cemal Paşanın Yaveri Nusrat Bey ve Sait
Halim Paşa ile Kürt Mustafa’nın riyaset ettiği Divanı Harp kararıyla idam
edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey ile Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey, firar ve
intihar eden Doktor Reşit Bey ile Erzincanlı Hafız Abdullah Efendi ile Muş
Mutasarrıfı Servet Bey’dir.
Kanunla kuruş almadan ailelere 20 bin lira değerinde
Ermeni malı hibe edilir ve bu mallara 10 yıllık satılmama yasağı getirilir.
Ermeni malı verilecek İttihatçı aile listesinde İttihat
ve Terakki’nin Talat ve Cemal paşalar dışında, bilinen üç liderinden biri olan
Enver Paşanın ismi yer almıyor.
62 mebus tarafından imzalanıp Meclisle gönderilen önerge
için, Osmanlı’yı harbe sokan ve bildik sonucu yaşatan bu İttihatçılar
yönetimindeki İttihat ve Terakki hükümeti değilmiş gibi büyük övgüler
diziliyor, kanun gerekçesinde.
O dönem Türkiye’de yaşayan İttihatçılar, önce İzmir
ardından Ankara’da idamla yargılanır ve sonunda idam edilirken, dışarıda
öldürülmüş İttihatçılara övgülerle Ermeni malı verilir.
Kasım 1988’e kadar yürürlükte kalan kanunda 20 bin lira,
hükümet teklifinde ve Kavanini Maliye Encümen mazbatasında 50 bin lira olarak
düzenlenmiştir.
Ayrıca Ermeni mallarının bu ailelere kanunla dağıtılması
öncesinde, bu kişilerin ve tehcir nedeniyle idam edilenlerin aile fertlerinin
her birine vatanı hizmet tertibinden maaş da bağlanır. (14 Ekim 1922 tarih ve
271 no’lu kanun DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 3, Ankara, 1953, s. 90 ile 13 Nisan
1924 tarih ve 478 no’lu kanun DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 5, Ankara, 1948, s.
415-416). Maaş bağlanan bu İttihatçı aile listesinde de, Enver Paşa’nın
ailesinden hiçbir kimsenin adı yer almıyor.
‘Mülkün Yüzde 70-80’i Kayıtsız’
Emvali metruke transferinin yoğunlukla yaşandığı
1920’lerde, mevcut gayrimenkullerin yüzde 70-80’nin tapu senedi yoktur; yani
kayıtsızdır. Toprak mülkiyetindeki bu durum, bizzat Başvekil İsmet tarafından
1926 Haziranında açıklanır.
Tapu Daireleri Haricinde Elden Ele Geçen Emvali
Gayrimenkulenin Tapu Senedine Raptı Hakkında Kanun Layihası (1/963) gündeme
alınır (TBMM ZC, II/25-17 ve 24.5.1926, s. 191, 455) ve 1 Haziran 1926 tarihli
zaptın sonunda tasarıyla ilgili encümenlerin ve Başvekil’in mazbataları vardır.
Başvekil Ismet imzalı ve 15.5.1926 tarihli tasarının gerekçesinde, aynen şu
değerlendirme yapılır (TBMM ZC, II/26-1.6.1926, s. 13, ek zabıt s. 50-52):
“Senetsiz tasarruf yüzünden ahali arasında pek çok
ihtilafat ve münazaat (ağız atışması, çekişme) hadis olmakta olduğu halde bazı
ahvalde bilâsenet (senetsiz) tasarruf olunan yerlerin tapu senedine raptına
kavanin ve nizamatı mevzuanın müsait olmamasından naşi (sebebiyle) ihtilafat ve
münazaatı vakıa izale edilememektedir…
Türkiye’de senetsiz tasarrufa! yüzde 70-80 raddesine
baliğ olmakta bulunduğu anlaşılmaktadır…
Senetsiz tasarrufun men’i…
10 sene ve daha ziyade temellük ve tasarruf olunduğu
veyahut müddeti temellük ve tasarruf 10 seneye baliğ olmamakla beraber
tasarrufun niza- dan arî bulunduğu tahakkuk eyleyen yerlerin dahi zilyetleri
namına senede raptını teminen ikinci madde tanzim edilmiştir.”
Gerekçesi bu şekilde açıklanan tasarının 1. maddesiyle
gayrimenkulleri 10 yıldır kullanan adına tapu kaydının yapılması öngörülürken,
2. madde de, kullanım süresinin 10 yıl olmaması halinde de hangi koşullarda
tapu senedi verileceği hükmü yer alır.
Toplam 6 madde olan tasarı kanunlaşamaz. Tasarı, 10 ay
sonrasında Başvekil İsmet’in 13.4.1297 tarihli tezkeresiyle hükümete geri iade
edilir (TBMM ZC, II/31-14.4.1927, s. 144-145).
1930’lu yıllarda sürgün ve mübadil kişilerden kalan
gayrimenkullerin tespiti ve kaydı sorunu yaşanıyor olacak ki, Maliye Vekaleti
Milli Emlak Müdürlüğü, Hazine’de olmayıp özel kişilerde olan emvali
gayrimenkullerle ilgili yaptığı açıklamada, ihbarda bulunacakları
ödüllendireceğini açıklar.
Lozan’dan Sonra ‘Sözde El Konmayacak’
Emvali metrukeye Hazine tarafından ‘el konulması’ işlemi,
Lozan Antlaşmasının yürürlük tarihinden öncesi ve sonrası ayrımına tabi
tutulur. Bu amaçla bir yönetmenlik hazırlanır. Lozan, her ne kadar ağustos
1923’de Meclis’te görüşülür kabul edilirse de, uluslararası niteliğinden dolayı
yürürlüğe girme tarihi 6 Ağustos 1924’tür.
Antlaşmada mülkiyet düzenlemeleri nedeniyle, ilk
öncesinde nasıl bir uygulama yapıldığı bilinmese de, Lozan’ın yürürlüğe
girmesinden yaklaşık iki yıl sonrasında 13 Haziran 1926 tarih ve 3753 no’lu
yönetmenlikle ilgili düzenleme yapılır (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 7, Ankara,
1944, s. 1549-1550).
Kişinin durumuyla ilgili kanunda yapılan belirlemeye göre
13 Eylül 1331 tarihli geçici kanun ve 15 Nisan 1339 tarihli kanun hükümlerinin,
‘eşhasın durumuyla’ ilgili olarak Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği 6
Ağustos 1924 öncesinde uygulanacağı ve sonrasında uygulanamayacağı yönünde
açıklık getirilir. Yönetmenlik, 17 Temmuz 1927 tarih ve 5451 no’lu
yönetmenlikle kimi maddeleri değiştirilir (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 8, Ankara,
1946, s. 1068-1069).
1926’da yürürlüğe giren yönetmenlikteki net hüküm, bir
yıl sonrasında yapılan değişiklikle maskelenir. Bu değişiklikle, Lozan
Antlaşmasının yürürlüğe konulmasından önce ‘emvali metruke’ sayılan mallarla
ilgili olarak 13 Eylül 1331 ve 15 Nisan 1339 tarihli Tasfiye Kanunun öngördüğü
işlemlerin yapılmasına devam edileceği hükmü muğlâk ifade edilir. Ayrıca
gayrimenkulün ‘sahibi ve vekiline iade ve teslim edileceği’ hükmü de sadece
‘sahibine iade edilir’ olarak değiştirilir.
Yani taşınmaz mal, bir biçimde ‘emvali metruke’ olarak
değerlendirilmişse, Lozan’ın yürürlük tarihi 6 Ağustos 1924’ten sonra dahi
Hazi- ne’nin vazıyed edeceğinin resmi ifadesi muğlâk olarak düzenlenir.
Yönetmenlik 5 Ekim 2006 tarihine (5 Ekim 2006 tarih ve
26310 no’lu Resmi Gazete) kadar yürürlükte kaldıysa da, iki yıl sonra 24 Mayıs
1928’de çıkarılan 1331 no’lu kanunla esas olarak 6 Ağustos 1924 sonra da
vaziyet edileceği hükmü net ifade edilir.
1331 no’lu kanunun 6. maddesi 2. fıkrasında, sürgün
edilenlerin taşınmaz malların, kanunun yürürlüğe girdiği 30 Mayıs 1928’e kadar
bedeli karşılığı satılmamış veya satılması için ayrılmamış olanların Hazine
adına kaydedileceği hükmüyle, el koymaya devam edileceği ifadesi net olarak
yazılmaktadır. 1331 no’lu kanunun 7. maddesi de, malların iade edilmeyeceğiyle
ilgili düzenlemeyi içerir. 1926 sonrasında, hatta 1963’deki Anayasa Mahkemesi
kararında da, Lozan Antlaşmasının yürürlüğe girdiği 6 Ağustos 1924 tarihi
üzerinde durulur ve mala el konulması yönünde karar verir, mal sahibinin hep
İstanbul’da yaşaması, kaçmamış ve kaybolmamış ve İstanbul’da ölmüş haliyse
dikkate alınmaz.
Nitekim devletin uygulamalarının devamlılığı bakımından,
bir bakanlık genelgesinde de ifade edilir. 12 Eylül askeri darbe hükümeti,
seçimin galibi Anavatan Partisi Lideri Turgut Özal’a (13.12.1983-9.11.1989)
hükümetin devredilmediği günlerde 31 Ekim 1983’de Bülent Ulusu hükümetinin
Devlet Bakanı Şuayip Üşenmedin Maliye Bakanlığı ile tapu ve Kadastro Genel
Müdürlüğü Yabancı İşler Dairesi Başkanlığı’na gönderdiği genelgede, mübadil,
kaybolmuş, kaçmış ve uzaklaşmış kişilerin mallarının devlete geçtiği hükmü
hatırlatılarak, herhangi bir tapu işleminin yapılmaması, bilgi, belge ve tapu
kaydının verilmemesi istenir. Cunta genelgesi, 29 Haziran 2001 tarih 2001/7
no’lu olarak yeniden ilgili birimlere tekrar gönderilir.
Bildik ‘yabancı uyruklular’ gibi tanımın yer aldığı ve
‘sürgün edilen veya kaçan ya da kaybolan veyahut uzaklaşan’ kişilerin
mallarıyla ilgili uygulama birliğinin ifadesi olan genelgede, halen Hazine ya
da kullanan kişi adına tescil edilmemiş taşınmaz mallarının varlığından
bahsedilerek, bunların sahipleri üzerine işlem yapılmaması istenir.
Ermeni ve Rum Malına ‘Tapu Kaydı’
Sürgün edilen Ermenilerden veya mübadil Rumlardan ya da
kaçan veyahut kaybolan kişilerden (ki bu dini anlamda gayrimüslimlerdir) kalan
malların 1915’deki fiyatıyla ilgili satışından, dağıtılmasına kadar bir dizi
uygulamaya yönelik yasal düzenlemenin ardından bu malların vesikalarının yani
yeni sahipleri üzerine kayıt edilerek tapu senedi verilmesi hükümet
gündemindedir.
1928 yılın mayıs ayında Büyük Millet Meclisi’nde, yeni
yıla ait bütçe görüşmelerinin de etkisiyle tam 132 tane tasan bir ayda
kanunlaşır. Bunlardan bir tanesi de tapulandırmaya ve diğeri de emvali metruke
gelirlerinin bütçeye kaydedilmesiyle ilgilidir.
21 Mayıs 1928’de Meclis gündemine gelen tasarı 24
Mayıs’da görüşülür ve 1331 no’lu Mübadil, Gayrimübadil, Muhacir ve Saireye
Kanunlarına Tevfikan Tefiz veya Âdiyen Tahsis Olunan Gayrimenkul Emvalin
Tapuya Raptna Dair Kanun olarak kabul edilir (TBMM ZC, devre: III, Cilt 4, s.
221, 354-355; DÜSTUR, 3. Tertip, Cilt 9, Ankara, 1948, s. 732-734;). Kanunla,
önemli dört husus getirilir:
1) Böylece taşınmaz malların eski sahiplerine iadesi
engellenecek (m. 7).
2) Bu mallar, kullanan ya da satın alanlar adına kayıt
edilecek (m. 1-2).
3) Bu işlemden doğan bedel de Hazine tarafından
karşılanacak.
4) Hazine adına vazıyed edilmeye devam edilecek (madde
6).
Ne kadar ödeme yapıldığı sorusuna yanıt vermeden, bu tür
mallarla ilgili hesabın tasfiye (24 Mayıs 1928 tarih 1349 no’lu kanun) edilip,
bütçeye gelir kaydedilmesi de Maliye’nin sahibine yapacağı belirtilen
ödemenin aslında yapılmayacağının da ifadesidir.
Tasarının 1. maddesi okunur ve kabul edilir. 1. maddeye
göre, hem mübadeleye tabi ahaliye hem de 13 Mart 1926 tarih ve 781 no’lu kanuna
göre mübadeleye tabi olmayan eşhasa ait gayrimenkulleri satın alanlara verilen
tefîiz (veya tefviz) vesikası karşılığında tapu senedi verilecektir. Yani böylece
kayıtsız olan taşınmaz mallar, kayıtlı hale getirilecektir. Hem Ermeni hem Rum
taşınmaz malları verilebilecek, satılabilecek ve tapu senedi kaydı da
yapılacaktır. Artık emvali metrukenin tasfiyesinin yazılı hale getirilmesi,
tümden tasfiyesi ya da diğer bir deyişle transferi gündemdedir.
maddeye göre de, mübadillerle emvali metrukeyi bir bedel
karşılığında satın alanlar dışındakilere, 1) Memleketinde mal terketmiyen
mübadillere, 2) Gayrimübadillere, 3) Muhacire, 4) Mülteciye, 5) Aşiret
efradına, 6) Harikzedelere 13 Mart 1340 tarih ve 441 no’lu kanun gereği
dağıtılan gayrimenkul karşılığında verilen muvakkat tasarruf vesikaları
karşılığında tapu senedi verilecektir; yani kaydı yapılacaktır.
Tapu senedi verilen vesika, 1. maddede mübadillerle bedel
karşılığı satılan mal için verilen tefviz ya da kanunda yazıldığı haliyle ‘
teffız vesikası’ iken 2. maddede ‘muvakkat tasarruf vesikası’dır. 2. maddede,
öncesinde gayrimenkul dağıtıldığı için tasarruf vesikası verilenlerden birisi
de aşiret mensubudur. Kanunla eldeki tüm vesikaların tapu senedi olarak
değiştirilmesi amaçlanır.
Bu, mülkiyetteki dağıtma veya satışla oluşan fiili
durumun kanunen Türkleştirilmesidir. Aynı zamanda bu, mülkiyetin tapuda
Türkleştirilme- sidir. Artık yeni bir dönem. Böylece mülkiyette fiilen ve
resmen tapu değişikliği dönemi kanunen ve resmen başlatılır.
maddeye göre, 13 Eylül 1331 ve 15 Nisan 1339 tarihli
kanunlarla el konulmuş ve konulacak olan taşınmaz mallardan, mübadillere
ayrılsın ya da belli bir bedel karşılığı satılmış olsun ya da Hazine adına
kayıtlı bulunan mallar hak sahiplerine iade edilmeyecek ve bunlara, malın
bedeli 15 Nisan 1341 tarihli (622 no’lu) kanuna uygun olarak 1915’deki
kıymetine göre Maliye tarafından ödenecektir.
Kanuna göre mallar satılıyor, ama ödemeyi yapmayı taahhüt
edense Maliye, yani devlet.
Malların eski sahibiyle ilgili düzenleme yetersiz
bulunmuş olacak ki, uygulamaya yönelik sorunlara açıklık getirmek amacıyla
hükümet 24 Mayıs 1928 tarih ve 1331 no’lu kanunun 7. maddesinin kapsamının ne
olduğuyla ilgili olarak 2 Haziran 1929 tarih ve 146 no’lu 1331 numaralı
kanunun 7. maddesi tefsiri (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 10, Ankara, 1953, s. 921),
geleceğe yönelik uygulamadan bedelinin ödenmesine, sahibine iade edilmeyeceğine
kadar kesin hükümler içerir:
Hazine vaziyet edecek: 13 Eylül 1331 ve 15 Nisan 1339
tarihli kanunlarına göre Hazine, Mayıs 1928’e kadar taşınmaz mallara el koyma-
dıysa bile el koymaya devam edecektir.
Iade edilmeyecek: Mallar, kanunlar gereği tahsis edilmiş
veya bedel karşılığı satılmış veya Hazine adına el konulmuş olsun, hiçbir
şekilde sahibine aynen iade edilmeyecek, ancak Şurayı Devlet yani Danıştay
kararıyla iade edilebilecektir. Bununla Lozan’ın yürürlük tarihi sonrasında da
Hazine’nin el koymasına imkân yaratılır.
Hak etmişlere de verilmeyecek: 24 Mayıs 1928 tarih ve
1331 no’lu kanun yürürlüğe girdiği 28 Mayıs 1928 tarihi öncesinde ve
sonrasında, malını almasıyla ilgili yapılan işlemler geçersiz kılınacak ve hak
edecek konumda olsalar dahi verilmeyecektir.
1915’deki değerinden ödeme yapılacak: Mal sahibine ya da
malı hak edecek kişiye 1331 yani 1915 yılı başındaki değerine göre ödeme
yapılacaktır. Ödemenin 1915’deki değerinden ve Maliye tarafından yapılacak
olması, satış işleminin niteliğini net ortaya koyuyor. Bu halde mallar şahsa
satılırken, ödemeyi yapansa devlettir.
24 Mayıs 1928 tarih ve 1331 no’lu kanun, 10 Temmuz 1945
tarih ve 4796 no’lu kanunla yürürlükten kaldırılırken, bu kanunla ilgili
23.3.1929 tarih ve 1407 no’lu ek kanun da 8 Kasım 1988’e kadar yürürlükte kalır
(Resmi Gazete, 8 Kasım 1988 ve sayı: 19983).
Genel olarak kanun bu haliyle, sahibi ‘sürgün edilen veya
kaçan ya da kaybolan veyahut uzaklaşan’ olarak tanımlanan kişilere ait taşınmaz
mallar tapu kaydıyla yeni bir kimliğe kavuşturacak hükümler içeriyor.
Zilyetlere de Tapu Senedi
Emvali metrukenin gerçek ve tüzel kişilerle kamuya
transferi sürecinde kayıtlı hale getirme yani tapu senedi düzenleme işleminde,
‘bir şeyi elinde bulundurma ve fiili olarak kullanma’ olarak tanımlanan
zilyetlik de dikkate alınır. Elinde tefviz vesikası olmayan, ama taşınmazları
öngörülen süredir kullananlara tapu senedi verilmesi amacıyla, 1929
Haziranında kabul edilen kanunla, yeni bir düzenlemeye gidilir.
2 Haziran 1929’da ve 1515 no’lu Tapu Kayıtlarından Hukuki
Kıymetlerini Kaybetmiş Olanların Tasfiyesine Dair Kanuıila (DÜSTUR, 3. tertip,
Cilt 10, Ankara, 1953, s. 896), belli süre kullanmış olanlara tapu senedi
verileceği belirtilir. 1. madde, arsaları 15 yıl ve diğer araziyi 10 yıl
kullananlara kaydının yapılması ve tapu senedi verilmesi hükmünü içerir.
Kanunun 1. maddesiyle tapu defterinde kayıtlı olduğu
halde gayrı resmi olarak binalar, bağ, bahçe ve arsaları 15 yıl, yani 1914’den
beri, diğer araziyi 10 yıldır, yani 1919’dan beri tasarruf edenlere tapu
senedinin verileceği, ilgili karşı tarafın da üç yılda dava açabileceği
hakkının bulunduğu hükmüne yer verilir.
Defterdeki kayıtlı durumun yaratacağı sorunun iki ayda
çözümlenmesiyle ilgili düzenleme de 2. maddede yer alır.
Tapulandırmaya yönelik faaliyet daha sonraki yıllarda da
devam etmiş olacak ki, Ocak 1950’de tapuya kaydın yargıç kararıyla olacağı ve
ilgili birimler tarafından harita ile krokilerin de eklenmesi yönünde kanunda
değişiklik yapılır.
Bu kanunla ilgili olarak yaşanan sorunların çözümlemesi
amacıyla Bakanlar Kurulu’nun 14.5.1930 tarihli 9331 no’lu kararnamesiyle kabul
edilen tüzükte (1515 no’lu kanun, konusu gereği bu cilde konmuş notuyla
DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 10, Ankara, 1953, s. 897-901), bir başkası adına
kayıtlı gayrimenkulün, fiili bir uygulamayla (satın alma, bağışlama, takas vs.
işlemlerle) mülkiyetine sahip olan kişinin, yasada belirlenen süredir
kullanması halinde, o mülkiyeti kendi adına nasıl kaydedeceğinin ve tapu
senedini nasıl alacağının koşulları 17 maddede bir bir sıralanır.
Kanunen Türkleştirme
Tapulandırma konusu üç yıl sonrasında yeniden Meclis ve
hükümet gündemindedir. Mülkiyetin sahipliğiyle ilgili değişikliğin yani fiili
durumun hukuki sürecinin tamamlanması, kayıt edilmesiyle ve tapu senedi
verilmesiyle sağlanacağı için yeniden düzenlemeye gidilir.
24 Mayıs 1928 tarih ve 1331 no’lu ile 2 Haziran 1929’da
ve 1515 no’lu kanunlar gereği yapılan kayıt etme faaliyeti yeterli bulunamamış
ya da eksikler tespit edilmiş olacak ki, yeni bir kanun daha çıkarılır.
5 Şubat 1931’de meclis gündemine gelen tasarı, 19 Martta
yapılan görüşme sonunda kabul edilir; 1771 no’lu Mübadele ve Teffız işlerinin
Kafi Tasfiyesi ve intacı Hakkında Kanun toplam 22 madde olup, 28 Martta
yürürlüğe girer. (DÜSTUR, 3. Tertip, Cilt 12, Ankara, 1931, s. 222-27). Kanunun
1. maddesinde kesin olarak tapulandırmaya dikkat çekilir.
Madde 1) 16 Nisan 1340 tarih ve 488 numaralı Mübadeleye
tabi ahaliye verilecek emvali gayri menkule hakkındaki kanunun ikinci
maddesinin son fıkrasında yazılı had dahilinde 1331 numara ve 28 Mayıs 1928
tarihli (24 Mayıs olacak, N.O.) mübadil, gayrimübadil ve muhacirlere tahsis
olunan gayri menkullerin tapuya raptına dair kanunun birinci maddesinde
gösterilen nisbetler kat’i tasfiyeye esastır.
Bu nispetler dâhilinde mevcut hükümlere tevfikan (uygun
olarak) ittihaz edilmiş (belirlenmiş) olan teffiz (bedel karşılığı verme)
kararları kat’i ve muteberdir. Bu kanunun neşrinden sonra teffiz kararı ittihaz
olunamaz.
Kanunla belirlenen ‘Iskani adi derecesini gösterir 4.
maddeye merbut cetvel’de araziler, zeytinlik, tütün ekim alanları, bağlar
verimliliğine göre derecelendirilip asgari-azami dönümleri belirlenir ve aile
nüfusunun beşten fazla ve az olmasına göre dağılımı öngörülür. Demek ki kanun
öncesinde bedel karşılığı araziler satılmış, ama ödemede sorun yaşandığı için
olacak ki, bu sorunun 6. maddede giderilmesi hedeflenir. Bunun gereği cetvele
göre bedelsiz verilecek araziyle ilgili kanunun yürürlüğe girmesine kadar
yapılan ödemelerin geri verilmeyeceği ve ödenmeyen taksitlerin de tahsil
edilmeyeceği ifade edilir.
Ve bu gibi gayrimenkullerin gerek dağıtılmasında gerekse
bedel karşılığı satılanların tapulandırılması işleminden tapu harcı
alınmayacağı 7. madde hükmüdür. Daha önceki 13 Eylül 1331 ve 15 Nisan 1339
tarihli kanunlarda emvali metrukenin tasfiye işlemini gerçekleştirmek üzere
kurulan Tasfiye Komisyonu ile benzerlik taşıyan Tasfiye Heyeti’nin kurulması
öngörülür (madde 8).
Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 6 ayda, Teffiz
Komisyonundan alınan istihkak mazbatalarının Tasfiye Heyeti tarafından
incelenmesinin ardından mazbataların sahipleri namına tasfiye vesikası
düzenleneceği ve bunun da Maliye Bakanlığı tarafından imzalanması öngörülür ve
bu vesikaların bir makbuz karşılığında sahiplerine verilmesi zorunluluğu
getirilir.
Ödemelerdeki sıkıntıyı gidermek üzere yeniden bir faizli
taksitlendir- me programıyla ilgili yapılandırma, üç maddelik 21 Mart 1931
tarih ve 1773 no’lu kanunla (DÜSTUR, 3. Tertip, Cilt 12, Ankara, 1931, s. 228229)
düzenlenir. Bu kanundaki hükümler yeterli olmamış ki, yeniden bir kanun daha
yürürlüğe konur. Temmuz 1931 tarih ve 1866 no’lu 1771 no’lu kanuna ek kanunla
(DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 12, s. 985), meskenle ilgili borçlar affedilir.
Kanunla ödemede yaşanılan sıkıntıya, eldeki bilgilere
göre birileri adına kayıtlı malları satan devlet, yine kendi aldığı kararla bu
alacağı affeder.
Emvali metrukenin 1920’lerin ikinci yarısında fiilen
dağıtılması ve satılmasına yönelik faaliyet, 1930’lar başında kesin tapulandırmada
yani kanunen Türkleştirmede yoğunlaşır.
Bununla mülkiyet transferi sürecinin kesin mevzuat gereği
tamamlanmasının amaçlandığı anlaşılıyor. Elbette bu oluşturulan mevzuatın
içeriği, aslında ekonominin Türkleştirilmesi’nin net ifadesidir..
Bütçeye ‘Emanet’ten 300 Bin Lira
Emvali metrukenin sahibine iade edilmeyeceği ve kullanan
namına tapu senedi verileceği yönündeki yasal mevzuatın yapıldığı dönemde,
gündemdeki bir diğer konu da sürgün edilenler adına emanet hesabında tutulan
‘Emvali metruke hesabı’nın tasfiyesidir.
Emvali metruke hesabı carilerinin bütçeye irad kaydına
dair (1/217) numaralı kanun tasarısı ve Bütçe Encümeni mazbatası gündeme alınır
(TBMM ZC, devre: III, Cilt 4, 23 ve 24.5.1928, s. 287, 353, 386). Ve tasarı 5
madde olup, tartışılmadan kabul edilir.
maddeye göre, 31 Mayıs 1928 itibariyle emvali metrukeyle
ilgili emanet hesabında bulunan ‘alınmamış paralar’ bütçeye gelir kaydedilecek
ve bundan sonra ortaya çıkacak hâsılat hakkında da aynı işlem yapılacaktır.
Madde 2) Birinci madde mucibince hâsılatı müteferrika
faslına alınacak mebaliğden 300 bin liraya kadar miktarın 1928 senei maliyesi
Maliye vekâleti bütçesinde açılacak bir faslı mahsusa tahsisat olarak kayd ile
sene zarfında emvali metruke masarifi idare ve teşkilatı için sarfa (harcama
yapmağa) Maliye Vekili mezundur.
maddeye göre, 222 milyon 30 bin 788 lira olduğu 1928
gelir bütçesinin 300 bin lirası yani kanundaki genel tanımıyla ‘sürgün edilen
veya kaybolan ya da kaçan veyahut uzaklaşan’ kişiye ait malın bedeli olarak
emanet hesabında kalan bütçeden karşılanır. Gerekçesi de emvali metruke- nin
idare ve teşkilatı için harcanması şeklinde ifade edilir.
1928-2008 döneminde gelir bütçesi, 921,5 misli artarak
222,03 milyon liradan 204,6 milyar YTL’ye (katrilyon TL’ye) yükseldiği dikkate
alınacak olursa, bu basit hesapla 300 bin liranın bugünkü değeri 276,4 milyon
YTL’dir. TL’de 6 sıfır atıldığı dikkate alınırsa artış 921,5 milyon misli olup,
miktar da 276,4 trilyon liradır.
Acaba, 1928 bütçesine 300 bin lira eklenmesini sağlayan
emanet hesabında toplanan para ne kadardı? Ayrıca toplanan para ile paranın
kaynağını oluşturan malın gerçek değeri arasındaki oran kaça kaçtı?
Ne kadar mal satıldı ve ne kadar para toplandı?
Bu konuyla ilgili olarak Maliye Vekili’nin Kasım 1922’de
yaptığı değerlendirme, fikir edinmeye imkân sağlıyor.
Meclis’te İzmir’deki yangın ve vurgunun tartışılması
sırasında Maliye Vekili Haşan Fehmi, Ermeni sürgününü hatırlatarak, şöyle devam
eder (TBMM GCZ, III-29.11.1338, s. 1140):
“Tehcir neticesinde mal sandıklarına irat kaydedilen
miktar ile kaybedilen paranın miktarı nedir?
100 misli, 10 bin mislidir.
Bu gayri tabilik… Santimi santimine bunu idare etmek
ihtimali yoktur.”
Yani vekil, yaklaşık altı yıl öncesinde mal sandıklarına
irat kaydedilenle, kaybedilen mal arasında 100, hatta 10 misli fark bulunduğu
ifadesiyle, talanın boyutunu çiziyor.
Ve öncelikle 300 bin lira alındığına göre, daha sonraki
yıllarda da emanet hesabından bu şekilde aktarım sürdü mü? Devam ettiyse yıllık
ne aktarılan miktar ne kadardı?
Ve 5 maddelik tasarı 1349 no’lu Emvali Metruke Hesabı
Carilerinin Bütçeye irat Kaydine Dair Kanun olarak 24 Mayıs 1928’deki oturumda
kabul edilir (DÜSTUR, 3. tertip, Cilt 9, ciltte kanun kayıt no’su 228’dir).
1928-31 dönemi bütçe kayıtları, emvali metruke satışından
önemli bir kaynağın aktarıldığını ortaya koymaktadır.
207,2 milyonluk 1928 yılı başlangıç bütçesinde ise 6,9
milyonluk ‘Beşinci kısım’ gelirlerin 2,9 milyonu ‘Emlak hâsılat ve 700 bin
lirası da ‘Satılacak emval bedeli’dir.
220.5 milyon liralık 1929 yılı bütçesinin yaklaşık 7,8
milyon lirası ‘Beşinci Kısım: Müesseseler hâsılatı ve menafi.i olup, bunun yani
7,8 milyon liranın 3,1 milyonu ‘Emlak hâsılatı’ve 700 bin lirası da ‘Satılacak
emval bedeli’ kalemlerine aittir.
222.6 milyonluk 1930 bütçesinde ise emlak hâsılatı 2,9
milyon lira ve satılacak emval bedeli de 600 bin liradır.
186.7 milyon liralık 1931 yılı başlangıç bütçesinin 4,1
milyonu 5. kısma ait olup bunun 1,9 milyon lirası ‘Satılan emval ve emlak
hâsılatı’dır.
Tüm bunlar, en azından 1930’ların başında emvali metruke
hesabının bütçenin önemli gelir kaynakları arasında yer aldığının
göstergesidir.
1926’daki emvali gayrimenkulenin vergilendirilmesi ve
1928’deki merkezi ve tek bütçe oluşturmak açısından emvali metrukenin hesabı
carilerinin bütçeye gelir kaydedilmesi, merkezi iktidarın hem vergi gelirini
artırma gayretinde olduğunu hem de gayrimenkulün tasarrufiyesi açısından belli
bir düzeye gelindiğini göstermektedir.
İttihatçı Kanun 73 Yıl Yürürlükte Kaldı
Sürgün edilen veya kaybolan kişilerin gayrimenkullerinin
tasfiyesini öngören ve 23 Aralık 1876 tarihli Kanuni Esasi’ye, İttihatçı
iktidar döneminde kabul edilen ve yürürlüğe konan 13 Eylül 1331 tarihli geçici
kanun, 1921 ve 1924 anayasaları döneminde de yürürlükte kalır ve Anayasa
Mahkemesi kararına göre 1961 Anayasası’na da aykırı değildir.
Ve 1982 Anayasası döneminde de yürürlükte olduğu dikkate
alınacak olursa, aynı yasa hükmünün, beş anayasa döneminde uygulama imkânı
bulması yönündeki uygulama birliği, anayasalardaki değişikliğin niteliği
bakımından da önemlidir.
Öyle bir kanun ki, anayasalar değişse de aynı hükümler
geçerli olabildi!
Ermeni, Rum ve genel olarak ‘öteki’nin mülkiyetinin
tasfiyesine yani mülkiyetinin Türkleştirilmesine imkân veren yasalar 1988’e
yılına kadar yürürlükte kalır. Demek ki, artık ya tasfiye ya da transfer
edilecek mülkiyet kalmadığı veyahut da, 100 yıllık mülkiyet mevzuatının
gerekli yolu bulacağına olan güvenin ifadesi olarak pek çok yasa Kasım 1988’de
yürürlükten kaldırılır. Bu kanunlardan biri de, 26 Eylül 1915 tarihli geçici
Tasfiye Kanunu’nu da yeni değişikliklerle yürürlüğe koyan 15 Nisan 1923 tarihli
333 no’lu kanundur.
İttihatçı iktidarın Tasfiye Kanunu, gerçi Ocak 1920’de
kararnameyle yürürlükten kaldırılmış olsa da, dönemin özelliği dikkate
alınırsa, Nisan 1923’teki yeni düzenlemeyle birlikte 73 yıl yürürlükte kalan
bir yasadır.
Uygulanma İmkânı Kalmamış olan Kanunların Yürürlükten
Kaldırılması hakkında Kanun’la (kabul tarihi: 27.10.1988, kanun no: 3488/
Resmi Gazete, 8.11.1988, sayı: 19983), 73 yıldır yürürlükte bulunan 13/26 Eylül
1331/1915 tarihli Tasfiye Kanunun icrasına son verilir. 14 Mayıs 1331 tarihli
Sürgün Kanunu ise yaklaşık 3,5 yıl yürürlükte kalır.
Sürgün edilenin veya savaş ortamında gitmek zorunda
kalanların mallarıyla ilgili cumhuriyet döneminde pek çok kanun çıkarılır ve
bunlar uygulanır. İhtiyaç duyulmaması halinde de bir bir yürürlükten
kaldırılır. Hatta yürürlükten kaldırılsa da, bu kanunların mevcut gerekçesine
göre genelgeler (12 Eylül’ün Bülent Ulusu Hükümeti’nin 31 Ekim 1983 tarihli
genelgesi, tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün 29 Haziran 2001 tarih ve 2001/7
no’lu genelgesinde tekrar yayımlanır), yayımlanmaya ve bunun gereğinin
yapılmasına devam edilir.
Hatta ilgili kanunlar yürürlükten kaldırılsa dahi,
Osmanlı tapu arşivlerinin ‘kapalı’ kalması istenir. MGK Seferberlik ve Savaş
Hazırlıkları Planlama Daire Başkanı Tuğgeneral Tayyar Elmas, 26 Ağustos 2005
tarihinde Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda, Müdürlüğü,
“Buralardaki bilgiler asılsız soykırım ve Osmanlı Vakıfları mülkiyet iddiaları
gibi konularda istismara yol açabilir” şeklinde uyarır (Hürriyet, 19 Eylül
2006). 90 yıl sonra bile tapu kayıtları açılmaz…
Konuya bakış ve değerlendirmede İttihatçı mevzuatın
egemenliği halen devam etmekte olup, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Ermeni ve
Rumların faaliyet gösterdiği vakıflar, ‘Yabancı’ Tüzel Kişiler olarak
değerlendirilir (TC Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, sayı: 2006/1,
tarih: 6.2.2006; AKP Hükümeti’nin o dönem vakıflardan sorumlu Bakanı M. Ali
Şahin, Hürriyet, 15 Mayıs 2006).
Daha öncesinde Yargıtay kararında, TC vatandaşı Rum ve
Ermeniler, ‘Türk olmayan’ ve de ‘yabancı’ olarak tanımlanır. Bu, 1910’lardan
1970- lere ve 2000’lere İttihatçı zihniyetin hâlâ egemen olduğunun ifadesidir.
Vatandaşlar arasındaki bu denli ‘köklü’ ayrımın sonucu
olarak, gayrimüslimlerin vakıf mallarına ‘vazıyed etme operasyonları’
yapılır..
Yanan Tapu ve Nüfus Kayıtları
Zamanın Başvekili ve Malatya Mebusu İsmet’in 1926’da bir
tasarının gerekçesinde belirttiği gibi taşınmaz malların genelinde yüzde
70-80’inin tapu senedinin yani resmi hiçbir kaydının olmaması sorunu sonraki
yıllarda da devam eder.
Yukarıda değindiğim gibi dedem, memleketim
Malatya-Hekimhan- Hasançelebi’de yıllardır ekip-biçtiği toprağının tapusuna
ancak 1980’de kavuşabildi. İlçedeki nüfus kayıtlarının yanmasının ardından
15-20 yıl sonra Malatya-Hekimhan’a tapu-kadastronun gelmesi, belki de bir
tesadüftür!
Bu tapulama işlemi öncesinde, 1960’lı ve 70’li yıllarda
Anadolu’nun pek çok ilçe ve kasabasında ya tapu ya da nüfus idaresinin veyahut
ikisinin birden evrakları yandı; Hekimhan’da da nüfus idaresi ve daha başkaca
evrakların bulunduğu bina da benzer akıbeti yaşadı. Bugün dahi resmen birçok
insanın doğum tarihi gibi gerçek nüfusu hakkında bilgiye ulaşılamamaktadır.
12 Eylül’le askeri bürokratik elitin egemenliğinin
sürdüğü bir dönemde, hem 1915’den beri yürürlükte olan yasa kaldırılırken hem
de terkedilmiş taşınmaz mallarla ilgili yeniden tapulandırma ve Hazinenin malı
haline getirmeye yönelik düzenleme artık bir kanunla değil yönetmenlikle
yapılır oldu.
Emvali metrukenin, tamamen devlete kalan taşınmazlardan
yani artık Hazine’nin malı olduğu yönetmenlikle valilik ve kaymakamlığa bizzat
bildirilir. Ayrıca kullanan kişiye yani zilyet namına tapulandırma işlemine
devam edilmesi de istenir.
Maliye ve Gümrük Bakanlığı Milli Emlâk Genel Müdürlüğü,
11 Şubat 1989’da 3402 sayılı Kadastro Kanunuyla ilgili yayımladığı tebliğde
yeni hükümlerin sıralanır (sayı: Mile 2. Şb. 3245-2716/4659 ve kaynak: http://
milliemlak.gov.tr/_mevzuat/_genel_tebligler/GenelTeblig_-151 .htm).
Tebliğden anlıyoruz ki, o tarihte hâlâ tapu sorunu
çözümlenememiş olup, şu düzenlemeye gidilir:
3402 sayılı kanunun 14. maddesinin 1. fıkrası hükmüne
göre, ‘Tapuda kayıtlı olmayan ve aynı çalışma alanı içinde bulunan ve toplam
yüzölçümü sulu topraklarda 40, kuru toprakta 100 dönüme kadar olan (40 ve 100
dönüm dahil) bir veya birden fazla taşınmaz mal çekişmesiz ve aralıksız en az
20 yıldan beri malik sıfatyle zilyedliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut
tanık beyanlarıyla isbat eden zilyedi adına tesbit edilir.’
Anılan kanunun 18. maddesinin U. fıkrasında ise: ‘Orta
malları, hizmet malları, orman ve devletin hüküm ve tasarrufu altında olup da
bir kamu hizmetine tahsis edilen yerler ile kanunları uyarınca Devlete (D’si
büyük) kalan taşınmaz mallar tapuda kayıtlı olsun olmasın kazandırıcı zaman
aşımı yolu ile iktisap edilemez’ hükmü yer almaktadır.
O taşınmazı, en azından 20 yıldır kullandığını yani onun
kendisine ait olduğunu vesikalarla veya tanıkların şahitliğiyle belgeleyen kişi
adına tapuda kaydının yapılacağına yönelik düzenlemeye 1990’larda yapılmaya
devam edilir.
III) ÖZÜR VE TAZMİN
İttihatçılar ‘hem gayri Türk, hem de gayrimüslim’
kimliğine göre politikasını öyle netleştirdi ki, Anadolu’nun her köşesinde
‘önce can, sonra mal güvenliği sorunu yaşandı… ‘Gayrimüslim politikası’
kapsamına Hıristiyanların yanı sıra zamanla Aleviler de alındı ve bunun sonucu
olarak ‘gayrimüslim’ politikası özünde Sünni İslam olarak netleşti ve buna göre
uygulana geldi..
Bugünlerdeki Ankara’nın sözde kalan ‘Alevi Açılımı’ işte
bu politikanın sonucu olarak resmen ifade edilir oldu…
İttihatçı Türk Milliyetçiliği öylesine düşmanlık temeline
dayalı milliyetçiliktir ki, esasında bunun Türk’e de hayrı olmadı…
Bugün dahi o politikanın sorunlarını yaşamıyor muyuz?..
İktidar dönemindeki uygulamalarından dolayı İttihatçı
liderler, İstanbul’da Divan-ı Harp’te (27 Nisan-17 Mayıs 1919, 7 duruşma
yapıldı) yargılanır ve Osmanlı hukukuna göre ‘katliam, işkence, ırza saldın,
mal ve para yağmalamak’ gibi fiillerden dolayı suçlu bulunur. Talat, Enver ve
Cemal paşalarla Dr. Nazım birinci dereceden suçlu bulunarak idam cezasına
çarptırılır. Ayrıca Teşkilatı Mahsusa Reisi Bahattin Şakir’e de Harput Dava-
sı’nda idam cezası verilir. (‘Tehcir ve Takti! Ittihad ve Terakki’rdn
Yargılanması, 1919-1922, Der. Vahakn N. Dadrian, Taner Akçam, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yayınları). Buna göre İttihatçıların katliamı tertiplediği ve malı
ve mülkü yağmaladığı Osmanlı mahkemesi kararıyla sabittir…
Dönemsel olarak 1920’lerde tek parti iktidarını kuran ve sonrasını
şekillendiren CHP de, 1910’ların hem politikasından beslendi hem de
kadrosuyla teşkilatlandı…
Resmi ideolojinin bu temelde oluşturulmasından dolayı,
çok partili hayata geçmekle de şekilselliğin ötesinde özünde bir değişiklik
yaşanmadı…
1920’lerin birinci yarısında Erzurum Kongresiyle başlayan
ve Amasya Protokolüyle devam eden Lozan’da gündeme gelen Kürt sorununu çözmeye
yönelik tavır, ikinci yarısında kırılmayla Kürtlerin sürgünü ve operasyonlarla
yaşanan sürece dönüştü ve devam etti:
1930’larda Yahudilere yönelik operasyonlar ve Dersim’de
‘Dağ Türkü’ Kırımı ve Sürgünü (devletin resmi raporundaki tanımlama Kürt değil
‘Dağ Türk’ü), 1940’larda ve 1950’lerde gayrimüslimlere karşı Varlık Vergisi ve
6-7 Eylül imhası, 1960 cuntası ve Rum sürgünü, 12 Mart devamında gayrimüslim
vakıf mallarının gaspı ve binlerce gencin sivil faşistler tarafından
öldürülmesi ve Maraş Alevi Kırımı, 12 Eylül toplumsal ve sosyal kırımı,
1990’larda 3 milyon Kürt’ün sürgünü, Sivas Yangını, çeyrek asırdır süren ‘düşük
yoğunluklu savaş’ ve faili meçhullerle yaşana gelindi 2010’a..
Bu topraklar demokrasiye hep hasret kaldı…
1927’de^ci nüfus sayımına göre 31 anadil konuşulmaktadır…
1927’de^ci 13,6 milyon olan nüfusun yüzde 86,4’ünün
anadili Türkçe ve %8,7’sinin de Kürtçe (1,2 milyon kişi) olup, geriye kalan
%4,9’u da Arapça (%0,98, yani 134 bin kişi), Rumca (%0,87, yani yaklaşık 120
bin kişi), Ermenice (%0,47, yani yaklaşık 65 bin kişi), Yahudice (%0,5, yani
yaklaşık 69 bin kişi) ve diğer diller toplamıdır. 13,6 milyonun dinsel
dağılımında %97,3’ü Müslüman, %2,7’si de gayrimüslimdir (TC Başvekâlet
İstatistik Umum Müdürlüğü, 28 Teşrinievvel 1927, Umumi Nüfus Tahriri, Fasikül:
I, Ankara, 1929).
Nüfusun 1927’deki dağılımına göre, 2010’da 72 milyonluk
Türkiye’de gayrimüslimler 1,9 milyon ve anadil Türkçe ve Kürtçe olmayanların
dışındaki diğer dillerin toplamı da 3,5 milyon kişi (bunun 626 bini Rumca.,
338 bini de Ermenice) olması gerekiyordu.
Oysa bugün 72 milyonun sadece 2 bini Rum ve 60 bini
Ermeni.
Peki, ne oldu da 1927’deki dağılım bile korunamadı?
Demek ki, resmi dilden hiç düşmeyen ‘hoşgörü ve huzur
ortamıyla’ anlatılmak istenen budur.
Demek ki, ‘hoş görüldükleri’ halde yine de azaldılar.
Ya resmen hoş görülmeselerdi!
Sadece nüfusun bu 80 yıllık haritası bile, 1910’larda
yaşanılanla, sonrası arasındaki irade birliğini ortaya koymaktadır.
Bunun ekonomik hayata yansıması, yine bu kesimlerin
tasfiyesi olarak yaşanır.
Böylesi uygulamaların sonucunda, halen toplumsal barış
sağlanabilmiş değildir. Bundan dolayı toplumsal, sosyal ve ekonomik maliyeti
artan sorunlar artarak bugüne gelindi.
Son çeyrek asırda, Kürt sorununun toplumsal barış
temelinde çözül- memesinden dolayı ‘dökülen kanın’ neler yaşattığının birer
şahidiyiz.
Ve bu politikalarının sonucu olarak, 1910’larda başlayan
‘öteki’nin mülkiyetini tasfiye etme süreci sonraki yıllarda da devam eder.
Bu, malın ve mülkün zorla transferi özelinde ekonominin
Türkleşti- rilmesidir.
Bazı gayrimenkuller de yargı kararıyla Hazine adına
kaydedilir:
Erzurum Kongresi’nin Yapıldığı Bina
Erzurum Kongresi, 23 Temmuz 1919’da emvali metrukelerden
Ermeni Sanasaryan Mektebinde toplanır (Mahmut Goloğlu, Erzurum Kongresi, s.
77; Dr. Haluk Selvi, Millî Mücadelede Erzurum, 19181923, Atatürk KDTYK
Yayınları, Ankara, 2000, s. 109). Bu okul vakfının İstanbul’daki gelir
sağlamak için kurduğu (söylendiği biçimiyle) ‘Sansaryan Han’ da, geçmişte
‘birçok insanın canın alındığı, işkence gördüğü’ İstanbul Emniyet Genel
Müdürlüğü binası idi ve bugün de İstanbul Adliyesi’ne aittir. Sanasaryan
Han’ın Hazine adına kaydı, 1928’lerde başlayan ve dört-beş yıl süren mahkeme
sürecinin sonunda yapılır (Cumhuriyet, 10.12.1928, 03.11.1929, 18.03.1930,
02.04.1932). Mahkemenin Nisan 1932’de Ermeni Cemaati lehine verdiği karar
temyizle bozulur. Hanla beraber mektep arazisi de Hazine’nin olmuş olacak ki,
yıkılır ve yerine Atatürk Endüstri Meslek Lisesi yaptırılır. Sivas Kongresi’nin
toplandığı binaysa Müze olarak ayaktadır.
Çankaya Köşkü
29 Ekim 1923’den bugüne Cumhuriyet Reisinin resmi
ikametgâhı olan Çankaya Köşkü’nün arazisi de, 1915’de el konulan
gayrimenkuller- dendir. Köşkün yeri Ermeni ailesi Kasapyanlarm Bağıdır.
Ankara’nın tepesindeki bu arazide Kasapyan ailesinin üç katlı binası da 1932
yılına kadar ilk Cumhurbaşkanlığı Köşkü olup, sonradan müze olarak restore
edilir. Ve ailenin Keçiören’deki bağ evine de Vehbi Koç ailesi el koyar.
(Bağın sahibi Roz-Ohannes Kasapyan’ın torunu Edward J. Çuhacı’nın açıklaması,
Agos, 20 Nisan 2007, sayı: 577).
Şişli’deki Mustafa Kemal Müzesi
Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonraki süreçte Mustafa
Kemal’in 1919’da Samsun’a çıkmadan önce kaldığı Rauf (Orbay), İsmet (İnönü),
Kazım Karabekir, Ali Fuat (Cebesoy) beylerle ve daha pek çok kişiyle görüşmeyi
sürdürdüğü için ‘Mustafa Kemal’in kurtuluş planlarını hazırladığı ev’ olarak
bilinen ve bugün Atatürk Müzesi olan Şişli’deki bina da Kasapyan ailesinin
(Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, 1881-1919, Cilt I, Remzi
Kitabevi, İstanbul, 1969, s. 349). Eğer isim benzerliği değilse, Ankara’daki
Cumhurbaşkanlığı Köşkü ve Şişli’deki ev de Kasapyan Ailesi’ne aittir.
Heybeli Ada Çarkçı Mektebi
Dünya Savaşı’nda 1917-18 yıllarında Heybeli Ada Rum
Ticaret Mektebine Hazine tarafından el konur ve ilave 100 bin liralık
harcamayla tamir edilerek Heybeli Ada Bahriye Çarkçı Mektebi’ne dönüştürülür.
Mütareke yıllarında Rumlar tekrar kullanmaya başlar. Binanın geri alınmasıyla
ilgili 1924’lerden itibaren resmen başlayan girişimle yeniden el konması
üzerine açılan dava 1930’lardan sonra tamamlanır, davayı Hazine kazanır
(Cumhuriyet, 07.11 ve 11.11.1929, 18.03.1930, 26.11.1932).
Surp Agop Ermeni Mezarlığı
Surp Agop Ermeni Mezarlığı, Ermeni Patrikhanesi ile
İstanbul Belediyesi arasında, dava konusudur. Belediye, metruk mezarlık
olduğu; Şurayı Devletçe tasdik edilen yeni nizamnameye göre bütün mezarlıkların
belediyeye ait olduğu iddiasındadır. Mezarlık 56 bin metrekare ve 2,4 milyon
lira değerindedir. Ermeni Patriği, mezarlık arazisinin Fatih zamanında cemaate
verildiğinin ilamını gösterir ve Belediye ise Fatih’in oğlu II. Beyazıt’a
verdiğini sadece ‘beyan’ eder. 1930’ların ortasında davayı, Ermeni Patrikhane-
si’nin Ermeni milletini temsil salahiyetinin olmadığı, mezarlığın da Ermeni
malı olmadığı gerekçesiyle belediye kazanır. Ve itiraz sonuçsuz kalır. Davayı
kazanan Istanbul Valisi ve Belediye Başkanı CHPfi Muhiddin Ustündağın görevi
bıraktıktan sonra 1939’da ‘otobüs yolsuzluğu ve Sürpagop Mezarlığı işi’
nedeniyle yargılanır. Suçu da, Patrikhane ile yapılan sulh (davayla ilgili
belediyenin 180 bin lira zarar ve ziyan davası açtığı, sulhla bu davadan da
vazgeçildiği vs.) için Dâhiliye Vekâleti’nden onay almamasıdır. Sonunda
Üstündağ beraat eder, ama görev sırasındaki hesaplar nedeniyle 7 bin lira
borçlu çıkarılır (Cumhuriyet, 12.03.1931, 20.07.1932, 30.05.1934, 05.07.1935,
03.02.1936, 24.06 ve 20.07. 1939).
Hasançelebili Ohannesler
Ve 1910’lardan bugüne, dönemsel olarak İttihatçı
iktidarın uygulaması ile başlayan süreci, o tarihte Hasançelebi’de yaşayan ve
hayli malı ve mülkü olan komşumuz Ohannesler Ailesi özelinde değerlendirmeye
çalışacağım:
1915-19 dönemi: İttihatçılar iktidarda olup, dış ve iç
düşmana karşı harbin birleştirildiği ve bu yönde imha politikasının izlediği
yıllar…
27 Mayıs 1915 tarihli Sürgün Kanunu gereği “Hadi 24
saatte, nakl ediliyorsunuz” mealinde bir idari amirin kararıyla sürgün talimatı
komşumuz Ohanneslere de verilmiş olacak ki, ‘dün varken, bugün yok’lar..
Çocukluğu 1915’e ve hemen sonrasına denk gelen
büyüklerimizin anlattığına göre, 350 haneli Hasançelebi’de 1 Ermeni Ohannesler
Ailesi varmış…
Malatya’yı Ruslar işgal etmediği ve o anlamda sınır
bölgesi ‘güvenlik sorunu yaşanmadığı’ ve ‘Ermeni ayaklanması’ olmadığı halde,
Ohannesler ailesi de, Sivas-Kangal’dan gelen ‘Ermeni sevkuyatıylf Malatya’ya
doğru ‘bilinmeze’ savrulur…
Teşkilatı Mahsusa çetelerinin işbaşında olduğu ‘kanlı
günler’ yaşanır.
Komşumuz Ohanneslere ne oldu, nereye götürüldü?
Ohanneslerin götürüldüğü ‘sevkuyat’tan köyümüzde üç tane
Ermeni kız çocuğu kaim.; bir Hasançelebili olarak yaşadılar ve öldüler.
26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu gereği, Ohannesler
gerçek kişi olduğu için malına ve mülküne Hazine adına el konmuş olmalı..
İttihatçı mevzuat gereği ‘emvali metruke’ olduğu beyan edilen tarla da
Ohanneslerin elinden alınmış ki, olmuş Ağa’nın Tarlası..
İttihatçı mevzuata göre, Hasançelebili Ohanneslerin
mülkünün kaydı, Ma’mûretülazîz Tasfiye Komisyonu (33 komisyondan biri) ‘cari ve
esas’ defterlerinde olması gerekiyor.
Bu defterlere göre Ohanneslerin malı mülkü ve adına
emanete konan paralar ne kadardı ve ne oldu?
Ohanneslere ödeme yapıldı mı, ne kadar?
Mevzuat gereği Tasfiye Komisyonu altında faaliyet
göstermesi gereken Emvali Metruke İdare Komisyonu kayıtları nerede?
Meclisi Mebusan’da soruları yanıtlayan dönemin İttihatçı
Sadrazamı Sait Halim, kabinesinin muvakkat kanunlarıyla ‘nakl edilmesine’ onay
verdiği Ohanneslerin ne yaşadığından bihaber; her halde böyle günah çıkarıyor.
Çünkü Sadrazam, ‘nakl ediniz’ dediğini, ama ‘öldürünüz’ demediğini itiraf
eder, üç yıl sonra…
1920 dönemi: İstanbul Hükümeti, Anadolu’daki kurtuluş
hareketiyle birlikte Amasya protokolüyle bir yol haritası çizer…
İmzalanan ve görüşülen protokollerde ‘tehcirde suç
işleyenlerin cezalandırılması’ ve ‘geleneksel ve toplumsal hukukumuz
kapsamında Kürtlerin serbestçe gelişmesinin temin edilmesi’ yönünde irade
birliğine varılır…
Seçim yapılır ve Osmanlı Meclisi Mebusan’ın İstanbul’da
toplanmasından dört gün önce 8 Ocak 1920’de İstanbul Hükümeti yayımladığı
kararnameyle, 26 Eylül 1915 tarihli Tasfiye Kanunu’nu ve ilgili yönetmenliği
yürürlükten kaldırır ve malın, mülkün geri sahiplerine iade edilmesiyle ilgili
neler yapılacağını bir bir sıralar.
Eğer 8 Ocak 1920 tarihli kararname o günkü iklimde
Malatya’ya ulaş- tıysa, Ohanneslerin malının ve mülkünün iadesi vs gibi işlemlerin
yapılması gerekiyor.
Neler yapılmış olabilir?
1921-23 Dönemi: Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin
toplanması ve İstanbul’u siyasi gücünü tasfiye sürecine bağlı olarak, İttihatçı
mevzuatın yaptığı tanımlamaya göre ‘emvali metruke’ ile de ilgilenir.
Malatya, kurtarılan bölgelerle ilgili yürürlüğe konan 20
Nisan 1922 tarihli ve 224 no’lu kanun kapsamında olmaması gerekiyor; çünkü
işgal edilmedi.
14 Eylül 1922’de, İttihatçı Tasfiye Kanunu’nu ilga eden
İstanbul Hü- kümeti’nin 8 Ocak 1920 tarihli kararnamesi BMM’de önce gizli ve
ardından aleni celsede yapılan oturum sonucunda yürürlükten kaldırılır.
Ve bundan beş ay sonra da BMM’de yapılan görüşme
sonucunda 15 Nisan 1923 tarih ve 333 kanunla, ittihatçı Tasfiye Kanunu yeni
ekleriyle birlikte tekrar yürürlüğe konur.
Böylece Ohanneslerin malı ve mülkü 1915’lerde olduğu gibi
tekrar Tasfiye Komisyonu ile tasfiye edilmesi yeniden gündemdedir. Komisyon
faaliyetini ‘esas ve cari’ deftere kaydeder.
Buna göre, Ohanneslerin malı ve mülküne tekrar Hazine’nin
el koyup, tasfiye işlemine başlanmış olmalı.
Bu yıllarda oluşturulan Tasfiye Komisyon’u, Ohanneslerin
malı ve mülküyle ilgili ne gibi işlemler yaptı ve ‘esas ve cari’ deftere neler
kaydetti?
1924 ve sonrası: İttihatçı Tasfiye Kanunu’nun yürürlüğe
konması sonrasında, 1930’lu yıllara kadar, sürgün edilen Ermeni ve mübadil Rum
emvali dağıtımından, satılmasına kadar işleme tabi tutulur.
Daha öncesinde açık artırmayla satılır şeklindeki
mevzuatta, satış fiyatının ne olacağıyla ilgili, 15 Nisan 1926 (622 nolu
kanun), 13 Mart 1926 (781 nolu kanun) ve 24 Mayıs 1928 (1331 nolu kanun)
tarihlerindeki kanunlarla belirginliğe gidilir:
‘Fiyatın belirlenmesinde Malın ve mülkün 1915’deki
kayıtlı değeri dikkate alınır.’
Başvekil İsmet’in 1926’da beyan ettiği gibi gayrimenkulün
olduğu yüzde 70-80’nin kayıtsız o günkü ortamda, çıkarılan yasa ve
yönetmenliklerle satış işlemiyle verilen tefviz vesikaları, tapu senedine
dönüştürülür ve o kişi adına tapuya kayıt edilir. Ve ayrıca öngörülen sürede
zilyedinde olduğunu belgeleyen adına da kaydı yapılarak, tapu senedi verilir.
Satış işleminde malı ve mülkü alan adına ödemenin
Maliye’nin yaptığı hükmü yasalarda yer alır ve bu ödenen bedelin malı ve mülkü
alandan tahsiliyle ilgili yaşanan sorunlar dikkate alınarak, Maliye’ye borçlu
olanlar af edilir.
1876 Anayasası’na göre yürürlüğe konan ve ardından 1921,
1924, 1961 ve 1982 anayasaları döneminde icra edilen Itthatçı Tasfiye Kanunu,
Kasım 1988’de yürürlükten kaldırılır. Beş anayasanın bir konuda irade birliği
yapıyor olması da, sanıyorum bir rekordur.
Bu halde bile, mevzuatta Hazine adına el koymaya imkân
veren düzenlemeler tamamen tasfiye edilmiş değildir… Nitekim 1970’lerden
itibaren TC vatandaşı gayrimüslimlerin 1936’daki yasaya göre mal ve mülk
edinilen vakıf mallarına 1915’lerdeki gibi yeniden Hazine adına el konmaya
başlanır…
Heybeli Ada Ruhban Okulu eğitimi de bu yıllarda kesilir…
Son yıllardaki ‘reformlardan ya da açılımdan’ gınâya
geldik, her ‘vakıflar yasası reformunda’, malların iade edileceği veya bu
sorunun çözüleceği resmen açıklanıyor, ama sonuç değişmiyor; çünkü mallar iade
edilmiş gibi yapılıyor; resmen oyun oynanıyor…
Önce 1915’li ve ardından 1920’li ve daha sonra 1930’lu
yıllarda emvali metrukenin tasfiyesi ya da transferiyle ilgili hazırlanan
mevzuata göre yapılan uygulamanın sonucundadır ki, köyümüzden sürülen
Ohanneslerin tarlası, İttihatçı mevzuatla oldu ‘Ağa’nın Tarlası’…
Bu, ‘öteki’nin malının zorla tasfiyesi anlamında
Türkleştirilmesi’dir…
Soruyorum:
Ohanneslerin yaşadığı, hangi vicdana ve hangi ahlaka
sığar?
Ohanneslerin alın terini döktüğü malı ve mülkünün tazmini
hakkıdır…
İlgili kimi kanunlar yürürlükten kaldırılmış olsa dahi bu
hak geçerlidir…
Şöyle ki:
Ohanneslerin malı ve mülkü, hiç onayı olmadan, ‘rızasıyla
bırakmışlar ve sahipsizmiş’ gibi ‘emvali metruke’ olarak nitelendirilmekle
resmen gasp edilmiştir…
26 Eylül 1915 ve 15 Nisan 1923 tarihli (333 no’lu) kanun
gereği, Osman! ve Cumhuriyet döneminde kurulan Tasfiye Komisyonıinun
(Osmanlı’da Ma’mûretül-azîz, Cumhuriyet’te de büyük olasılıkla yine Elazığ),
Ohanneslerin malı ve mülkünü, alacağını ve borcunu tamamen ‘tasfiye’ ederken
tüm işlemlerini kaydettiği ‘esas ve cari’ defterler açılmalıdır!
Bu defterlerde, mevzuatta ifade edildiğine göre,
Ohannesler ile ilgili tüm satış ve parasal işlemlerini görmek mümkün olacaktır.
Sadece Elazığ’ın değil, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemindeki
tüm Tasfiye Komisyonları’nın ‘esas ve cari’ defterleri niye kamuoyuna açılmıyor?
Yine İttihatçı mevzuat gereği Ohannesler adına Mal
Sandığı’na veya Maliye’ye (26 Eylül 1915 ile 13 Mart 1926 tarih ve 781 no’lu
kanun gereği) yatırılan ‘emanetteki parası’nın tamamı ödendi mi, ödenmedi mi?
Bunun kaydı var mı?
Eğer ödeme tam yapılmadıysa veya ödenmeyen kısım 24 Mayıs
1928 tarih ve 1349 no’lu kanun gereği bütçeye aktarılsa dahi, bunun da tazmini
gerekmez mi?
Ayrıca, 24 Mayıs 1928 tarih ve 1331 no’lu kanunun T.
maddesinin, ‘malı ve mülkünü geri almayı hak etmesi halinde sadece 1915’deki
değerinin ödeneceği’ hükmü gereği, eğer böyle bir süreç yaşandıysa, Ohannesler
ile ilgili ne gibi işlem yapılmıştır?
Ayrıca, 3 Nisan 1925 tarih ve 459 no’lu Mahsup Kanunu
gereği, Ohannesler adına harp vergilendirilmesinden ödenmeyen mazbata kaydı var
mıdır?
Yine bu 459 no’lu kanunu değiştiren 27 Ocak 1926 tarih ve
726 no’lu kanunun 1. maddesi gereği, Ohanneslerin ‘emvali metruke’ olarak kaydı
yapılan malının satış işleminden Hazine alacağıyla ilgili mahsup işlemi yapıldı
mı?
Eğer ‘mahsup işlemi’ gerçekleştirilmişse, bu,
Ohanneslerin de alacağının olduğunu ortaya koymaz mı?
Yerinden, yurdundan kopartılan ve bilinmeze sürülen
komşum Ohanneslerin acısını paylaşıyorum; bunu, yıllar sonrasında ifade ettiğim
için de özür diliyorum.
Bunun ilk adımı, yerelde geçmişle yüzleşmenin ve
barışmanın dilini besleyecek güvenceyi vermek ve özgürlük ortamını
yaratmaktır!..
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on
TumblrShare on Google+
FILED UNDER: Güncel
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.