Sait Çetinoğlu
Literatürde kimlik, çıkış noktası itibariyle bir yandan
kişisel yani doğuştan gelen bir takım referanslara dayandırılmasına rağmen,
kimlik sonradan kazanılan ve kültürel kodlar üzerinden kurulan bir algı
biçimidir. Tanıma ve tanınmayla ilintili olarak iki yönlü bir kavram olan
kimlik Hem bireysel düzeyde ben kimim, hem de toplumsal düzeyde biz kimiz
sorusuna verdiğimiz ve karşı taraftan aldığımız yanıt bireysel ve kültürel
kimliğimizin cevabı olmaktadır. Dolayısıyla bütün kimlik algıları kesinlikle
bir “öteki”ne ihtiyaç duyar. Türk kimliği de inşasında bu öteki ihtiyacını
öncesinde gayrimüslimlerin şahsında sonrasında Türk olmayan kimliklerin
şahsında cisimleştirmiştir.
Her ne kadar İmparatorluk döneminde Osmanlılık şeklinde
ifade edilse de Türk Milliyetçiliği ve Türk Kimliğinin inşası ile ilgili öncü
fikir ve çabalara Yeni Osmanlılarca rastlamaktayız. Bu düşünceler İttihatçılar
ve ardılı Kemalistlerin esin kaynağı olacaktır. Namık Kemal, Türk Dili
üzerinden bir Türk Kimliği inşa fikrini şekillendirme çabası içindeki en önemli
figür olarak belirir. Namık Kemal, Midilli’de sürgünde iken Menemenlizade
Rifat’a yazdığı 30 Ağustos 1878 tarihli mektubunda, diğer dilleri Türk dili ve
kimliğine bir tehdit olarak görülmesini ve bunun ortadan kaldırılmasına yönelik
tedbirlerin alınmasının altını çizer: ‘Elimizden gelse, memleketimizde mevcut
lisanların Türkçeden maada kafesini mahvetmeye çalışmak iktiza ederken,
Arnavutlara, Lazlara, Kürtlere birer elifba tayiniyle ellerine şikak için bir
silah-1 manevi mi teslim edelim… Lisan bir kavmin diğerine inkılâbını men için
belki diyanetten bile daha metin bir seddir.” 13 Eylül 1878 tarihli mektubunda,
“Vakıa Kumlara, Bulgarlara bizim lisanı tamim etmek kabil değildir; fakat
Arnavutlara, Lazlara yani MüslUmanlara tamim etmek pek kabildir. Oralarda,
münasip yolda idare olunur mektepler yapılır ve hatta bizim o nakıs maarif
nizamnamesinin hükmü icra olunur ise, yirmi sene sonra Lazca, Arnavutça bütün
bütün unutulur i” Görüldüğü gibi Namık Kemal’in Türk kimliğinin inşasının en
önemli bileşeni asimilasyon gibi bir zor politikasıdır. Namık Kemal’in açtığı
yolda ilerleyen ardılları zor politikasını Namık Kemal’in hayal edemeyeceği
noktalara taşıyacaklardır. Namık Kemal açıkça gayrimüslimleri dışlayan
fikirleri de ifade etmekten çekinmez: “eğer Hıristiyanlar bizim egemenliğimizi
isterlerse anlaşırız, pek doğaldır ki onları hükümete almadığımız için yakınma
hakkına sahip olmayacaklardır.” Ali Suavi, niçin Türklerin yönetici olmaları
gerektiğini, ‘Türk ırkının askeri, medeni ve siyasi rolleri itibariyle bütün
ırklardan üstün ve eski bir ırk olduğu teziyle savunur.
Bir diğer Yeni Osmanlı ideologlarında Şinasi de Türk
Kimliğinin inşa¬sında dile ve Türkçe bir gazeteye özel bir önem atfederek:
“Türk yurdunda gayrimüslim tabakanın kendi lisanlarıyla birer gazete çıkarmakta
oldukları halde millet-i hâkime’den hiç kimsenin Tercüman-ı Ahval’ın
inti¬şarına kadar böyle bir teşebbüse girişmediği”. [ne] hayıflanmaktadır.
Matbuat ulusçuluğuyla milli kimlik inşası Yeni Osmanlılarda vazgeçilmez bir
öneme sahiptir. Kimliğin inşasında bir diğer önemli nokta ise yukarıda
görüldüğü gibi millet-i hâkime fikridir. Bu aynı zamanda kimliğin oluşumundaki
özcü ve ırkçı niteliğin kaynağıdır.
Türk kimliğine giden yolu zor politikasıyla döşemede bir
çığır açan Abdülhamid Osmanlılık olarak tanımladığı imparatorluğun kimliğini
ümmet konsepti içinde tanımlayarak diğer kimlikleri dışlayacaktır.
Anlaşılabileceği gibi diğer unsurlar gayrimüslim kimlikler olacaktır. Hamid bu
zor politikasını uygulamada Maarif nazırı Münif Paşa eliyle eğitim politikasına
uyarlayacak, gayrimüslimlere reva görülen baskı ve imha siyasetini Hamid’in
kesintisiz Doğu komutanı Müşir Zeki Paşa, Batıda zaptiye nazırı Hüseyin Hilmi
Paşa eliyle uygulayarak Ümmet dışında kalan kimlikleri kan ve gözyaşına
boğacaktır, 1894-96 Ermeni katliamları ve Girit katliamlarında olduğu gibi
olağanüstü boyutlarda gayrimüslim katliamlarının bu döneme rast gelmesi tesadüf
değildir.
Türk Kimliğinin inşası ile ilk sistematik çalışmalara bu
dönemde rastlamaktayız. Yusuf Akçora’nın 1903’teki Uç Tarz-ı Siyaset bu
çalışmaların başında gelmektedir. Bu dönemdeki muhalif Osmanlıların düşünceleri
de Hamid’den farklı değildir. Jöntürkler/İttihat ve Terakki yeni Osmanlıların
bu milliyetçi mirasını devralmıştır. Hareket içinde büyük ağırlığı olan Ayan
Meclisi Reisi Ahmet Rıza da Osmanlıcılıktan Türk egemenliğini anlamaktadır.
Türk unsurunun diğer unsurlar üzerindeki hâkimiyet kurmasını sağlamayı, politikasının
merkezine koymaktadır. Osmanlıcılığı “Türk olmaktan gurur duyan bir
Osmanlıcılıktır’. Hüseyin Cahit (Yalçın) çok açık biçimde Türk egemenliğini
savunur ve “ne denirse densin memlekette millet-i hâkime Türklerdir ve Türkler
olacaklardık. Mizancı Murat: “Dostumuzun birbirinden başka zannetmek hatasında
bulunduğu Türklük, Osmanlıcılık ve Müslümanlık adına duada kusur etmeyiz
demekle üçünü bir arada düşündüğünü ifade etmektedir. İslamcılık ve
Osmanlıcılık, Türk Milliyetçiliğin farklı ifadelerinden başka bir şey değildir.
İttihat ve Terakki 1910 kongresinde Türkçü politikalar
öne çıkararak Türk milliyetçiliğiyle Türk Kimliği inşası, temel politikanın
merkezine konulur. Bu tarihten sonra Türk kimliğinin inşası imparatorluğun
bekasıyla eşdeğer önemde algılanarak. Bütün politikalar buna göre
şekillendirilecek- tir. Farklı Müslüman kimliklerin Türk kimliğinin potasının
içinde eritme politikası imparatorluğu yöneten kliğin temel politikası olacak
Müslüman kimlikler temessül siyasetinin denekleri haline gelerek,
imparatorluğun bir ucundan bir ucuna bütünlüğü parçalanıp sürülecek, hiçbir
yerde Türklerin dışındakilerin çoğunluk sağlamayacak şekilde dağıtılarak
asimile edilmeye Türk kimliği potasının içinde eritilmeye çalışılacaktır. Bu
politikaların oluşturulmasında Ziya Gökalp, Ahmet Ferit (Tek), Ahmet Esat
(Uras) gibi Kemalist dönemde de aynı politikayı oluşturmada görevli olan
kişiler ön plandadır. Bunlar araştırma ve önerileriyle İttihat’ın asimilasyon
ve imha politikalarının oluşmasında önemli rol aldıkları gibi Kemalist dönemde
de aynı rollerini sürdürürler. Bu politika, gayrimüslim nüfus açısından
karşımıza imha olarak karşımıza çıkmaktadır.
1913’ten itibaren ete kemiğe bürünen bu baskı ve imha
politikası Anadolu’nun otokton kadim halklarına ölüm ve gözyaşından başka bir
şey getirmez. 1913 ten itibaren Helen kökenli Osmanlı vatandaşlarına (Rumlara)
karşı sistematik baskı, korkutma, öldürme ve göç ettirme politikalarının
uygulanmasıyla Rum nüfusun yok edilmesine, Ermeni Halkının tehcir adı altında
Mezopotamya’ya sürgün edilerek yollarda kırılıp Ermeni nüfusun yok edilmesine
kadar uzanır. Savaş sonrasında gayrimüslim nüfus neredeyse bu coğrafyadan
kazınmıştır.
Yeni Osmanlılar-İttihatçılar-Kemalistler zincirindeki
başat olan bu ırkçı ve dışlayıcı düşünce, bütün eşitlik tasavvurlarının baştan
reddedilmesinin ve Türklerin dışındaki unsurların/kimliklerin
ötekileştirilmesinin ve reddedilmesinin gerekçesini oluşturur. Bu bakımdan Türk
kimliğinin inşası zora dayanmasının yanında diğer kimliklerin inkârı ve yok edilmesi,
Türk kimliğinin oluşturulmasının vazgeçilemez temeli olarak karşımıza çıkar. Bu
nedenle Türk kimliğinin inşası diğer unsurlara kan ve gözyaşına mal olmuştur.
Her milli kimliğin oluşturulmasının bir kurguya dayanması beraberinde yığın
sorunları taşımakla beraber, Türk kimliğinin oluşturulmasının temelindeki
millet-i hâkime zihniyeti bu coğrafyadaki acıların temelini oluşturur. Bu
bakımdan Türk kimliği başından itibaren sorunlu olup, dışlayıcı, özcü ve ırkçı
karakteri halklara acı ve gözyaşından başka bir şey getirmemiştir.
Savaş sonrasında, bu politikanın yenilgisiyle dağılan
İmparatorluğun küçük bir parçasında (Arapların haricindeki) Müslüman nüfusun
çoğunlukta olduğu bölgelerde İttihatçılar/Kemalistler tarafından Türkiye
Cumhuriyeti’nin Türk kimliğiyle yeniden kurulması kimlik inşasında yeni bir
dönemi işaret ederken, Milli Mücadele denilen Yunanistan ve Ermenistan ile
yapılan savaş Türk kimliğinin İttihatçı politikalar çerçevesinde yeniden
inşasında yeni bir kırılma noktasını ifade eder. Her ne kadar Milli mücadele’ye
yardımcı olan birçok gayrimüslim olmasına rağmen milli mücadelede
gayrimüslimlere yer yoktur. BMM’de bir tek gayrimüslim mebusun bulunmaması bu
noktayı işaret etmektedir. Bu unsurların istenmediği Türk kimliği içinde bu
unsurların yer almayacağı da Lozan’da murahhas sağlık bakanı Rıza Nur
tarafından açıkça ifade edilmiş ve mübadele ile de hayata geçirilme fırsatını
yakalanmıştır. Lozan’da Helen kökenlilerin dışında kalan Ermeniler ve
Musevilerin de gönderilmesi düşünülmüşse de onları kabul edecek bir devletin
bulunmamasının bu fikrin gerçekleştirilmesini önlemiş olduğunu Rıza Nur
üzüntüyle kaydeder. Kısaca yeni devletin kuruluş konseptinde gayrimüslimlerin
yerinin bulunmadığı kuruluş belgesini (Lozan) imzalayanlar tarafından açıkça
ifade edilmiştir. Baş Murahhas İnönü, iktidarında her fırsatta bunu bizzat dile
getirerek uygulamaya koyar. Lozan’da başaramadığı işi zaman içinde
sonuçlandıracaktır. Türk kimliği dışında kalanların bir kısmı tamamen bu
coğrafyadan silinir, bir kısmı baskılar sonucu göç ettirilerek folklorik bir
figüre indirilir bir kısmı bu sert asimilasyon sürecine dayanamayarak
Türkleşir. Bir kısmı ise direnmeye devam eder.
Lozan’da kurtulamadığı azınlıklara karşı bundan sonra
yapılacaklar ise bu unsurlardan bir an önce kurtulmak için yürütülen baskı ve
yok etme uygulamaları rejimin sistematik politikaları olarak günümüze uzanır.
1934 Trakya Olayları ile Musevi nüfus baskı ve saldırılarla Trakya’dan göç
ettirilir. Vatandaş Türkçe Konuş uygulamalarıyla Türkçe konuşamayanlara baskılar
uygulanır. Yeni bir suç türü icat edilir Türklüğe Hakaret; birçok azınlık
mensupları bu uydurma suçtan yargılanarak baskı altında tutulur: Başbakanlık
Cumhuriyet Arşivinde Türklüğe hakaret suçları adı altında verilen bini aşkın
örneklerde nedense bütün suçlular gayrimüslim ve Müslüman “azınlıklar”dan
oluşması bu cümledendir. 1941’deki 20 Kur’a Askerlik uygulamasıyla gayrimüslim
erkekler askerlik adı altında çalışma kamplarında 18 ay son derece zor
koşullarda çalıştırılır. 1942’deki Varlık Vergisi adı altında yeni bir Ekonomik
ve Kültürel Jenocid uygulamaya konulur. Vergiyi ödeyemeyen binlerce gayrimüslim
toplama kamplarına alınır. 1955’te 6/7 Eylül olaylarıyla azınlıklara ait
işyerlerine, evlerine ve kurumlarına ölümlere varan saldırılar Özel Harp Dairesi
eliyle düzenlenir. 1964’te Etablis Rumlar sınır dışı edilir. 1974’te Rum
vatandaşlara yeni baskılar yeni bir sürgünü getirecektir. Hukuk kurumları
tarafından vatandaşlarının yabancı oldukları tescil edilmesine kadar örneklenen
uygulamalar, Türk kimliğinin dışlayıcı karakterini vurgular. Bu olgunun en
önemli vurgusunu son günlerde Mili savunma bakanı Vecdi Gönül tarafından
yapılmıştır. Gönül Türk kimliğinin inşasının başarısını Ermeni ve Helen kökenli
yurttaşların bu coğrafyadan silinmesine bağlamaktadır. Kurucu irade de bu
olguyu yeri geldiğinde her zaman vurgular. Gönül’ün sözleri kurucu iradenin
sözlerinin tekrarından başka bir şey değildir. Aynı sözleri Mustafa Kemal
Atatürk, Talat Paşa’nın Almanya’daki kemiklerinin Türkiye’ye getirilmesini
isteyen Talat Paşa’nın eşi Hayriye Hanım’la olan diyalogunda vurgular.
Yeni/Kemalist rejimde gayrimüslim “azınlık” mensuplarının
üzerlerine düşen, her kriz dönemlerinde yeni bir sınav vermek olacaktır. Kısaca
Cumhuriyet rejimi tarihi aynı zamanda azınlıklar üzerindeki baskı tarihi olup
Türk kimliğinin inşası “azınlık” unsurlara baskı ve yok etmeyle at başı
gitmektedir. Her kriz döneminde Türk kimliği açısından yeniden imana
çekilirler.
Kurucu iradenin/Kemalizm’in Türklerin dışında kalan
unsurlar Türkleştirilebilir olarak algılaması buna göre politikalarını
kesintisiz olarak uy¬gulamaya koyması ve Türk kimliği dışındaki kimliklerin
inkârı rejimin karakteri belirleyerek yen/kemalist rejimin tarihini bir
asimilasyon, baskı, sürgün ve yok etme tarihine dönüştürmüştür. Barışçı ve
pasif direnişçi bir halk olan Malakanlar bu coğrafyadan silinmiş. Süryaniler,
Ezdiler ve Rumlar bir folklorik figüre indirilmiştir. Ancak rejim, Kemalizm’in
bu zora dayalı kimlik inşası ve dayatmacı karakterine karşı direnişi
kıramamıştır.
Kemalist rejim her “azınlığın” çoğunlukta olduğu ya da
Türk unsurunun azınlık olduğu coğrafyaları bir kriz bölgeleri olarak algılaması
ve bu bölgeleri kriz yönetimi koşullarına yani olağanüstü yöntemlerle yönetmeye
mahkûm etmesi, Kemalist rejimin meşruiyet krizini ifade etmesinin yanında Türk
kimliğinin de krizini ve başlangıcından itibaren sorunlu oluşunun altını
çizmektedir.
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on
TumblrShare on Google+
FILED UNDER: Güncel
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.