İşte göründü Divriği, oh… şehrim ne kadar arzulanıyorsun
böyle ! Divriği, çevresindeki dağlarla örülü bir vadinin bir tarafına kurulu,
ağaçlıklarıyla süslü, bol meyve ve suyu ile çok uyumlu bir şehirdir. Küçük bir
vadiyle ikiye ayrılmış olan şehrin, Boklu Çay adı verilen iki taraf ayıracında
kirli bir su akar. Bir tarafında yüksek bir tepeye kurulu, yer-yer duvarları
yıkık, ama kuleleri hâlâ sağlam ve ayakta olan eski bir kale vardı. Kalede ve
onun hemen altında, Kaledibi adı verilen yamaç kısmında yapılı evler
bulunmaktaydı.
Fakat çarşı, Hükümet evi, hamamlar, meydanlar vs. şehrin, çok
daha fazla insanının yerleşik olarak yaşadığı, hem Ermeni, hem de Türklerin,
geniş bahçeli evlerinin bulunduğu diğer tarafında bulunuyordu. (Karekin
Srvantsdyants, «Toros Ağpar»)
Divriğili için gurbetçi olmak çok sıradan bir durumdu.
Genellikle, yaşadığı yerde refah içerisinde bir hayata sahip olamayanlar
gurbete giderken, varlıklı olanlar şehri hiç terketmezdi. Gurbete gidip,
çalışarak zengin olanlar, ailelerini genellikle Divriği’de bırakmayı ve onları
birkaç senede bir gelip ziyaret etmeyi tercih ediyorlardı. Divriğili bağımsız
olarak yaşamayı seviyordu, özgür koşullarda kazanılan kuru ekmeği, başkalarına
hizmet ederek kazanılan pastaya tercih ediyordu. Konstantinopolis’ten başka,
Bulgaristan, A.B.D., Güney Amerika, Yunanistan, Mısır ve daha başka ülkelerde
de sayıları üçyüze varan Divriğili gurbetçi vardı.
Sebastia çok daha önemli bir iletişim merkezi olduğundan,
şehir ticari bakımdan geri kalmıştı. Kendiiçindeveçevresindeyseticaribüyükmerkezler
bulunmuyordu. Sonuçta, Ermeniler halıcılıkla, ipek böcekçiliğini geliştirdiler.
Ermeni tüccarlar, kendi ticari işlerini bazen Halep’e gidip alış-veriş yaparak,
ama çokça manifaturacılıkta meşhur «İbranosyan» Şirketi üzerinden yapmaktaydılar.
Şehirde, tüccar, değişik zanaatkârlar, doktorlar, avukatlar, eczacılar,
öğretmenler ve diğer birçok meslekleri icra eden çok Ermeni vardı. Çarşıda, hem
tandır, hem de fırında pişirilen ekmek vardı ama, çarşıdan ekmek satın almak,
fakirliğin sembolü ve de ayıp sayılırdı.
Divriği’de her türden meyvenin en seçkini vardı, ama
onlardan en sevileni, en değerlisi, önemlisi ve kutsanmış olanı dut idi. Dut,
yetişir yetişmez, Divriğili’nin artık herhangi bir şeye ihtiyacı kalmazdı.
Onlar, dutu kurutup, pek meşhur pestillerini hazırlarlardı. Birçok aile, dut
rakısından o kadar para kazanıyorlardı ki, refah içerisinde yaşamak bir yana,
aynı zamanda zenginleşiyorlardı bile ! (H. Zartaryan)
Kaynak: XV. Yüzyıldan 1915’e Günümüz Türkiye’sinde
Ermenilerin Ticari-Ekonomik Faaliyeti Toplu belgeler, derleyen: Khaçadur
Dadayan, «Gasprint» Yayıncılık, Yerevan, 2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.