hovsepian-izmir-1922-Majorie Housepian Dobkin’in, Bir Kentin Yıkılması, 1922 İzmir’i adlı
incelemesi 1922 yılı İzmir’ine odaklanmasına karşın geniş Osmanlı coğrafyasındaki Hıristiyan unsurlarının dalga dalga
saldırılarla sistemli bir şekilde yok edilmesi ve kadim topraklarından kazınma tarihinin bir özetidir. O sadece 1922
İzmir’ini resmetmez o günleri naklettiği gibi, sonrasındaki olayları çeşitli
kaynaklardan aktararak okuyucularla paylaşır.
Yaşam şartları tümüyle fetihçilerin zevkine kalmış,
ruhsatlı haraç sistemine boyun eğen Hıristiyanlar var oldukça ve dış fetih olanakları varken iyi işleyen Osmanlı sistemi, bu olanak ortadan kalktığında kendi tebaasına
yönelmiştir. Dobkin’in sözleriyle Yönetici sınıf, üretkenliğini artırmak için
hiçbir hazırlık yapmamıştı, dolayısıyla çoğu zaman daha yüksek bir yaşam
standardına sahip gibi gözüken Hıristiyan komşularına dikti gözünü. İç fethin hedefi, Elen kökenli Osmanlı vatandaşları ile
Ermeniler olur.
Gerçi Yönetici sınıfın dışında kalan Türkler de bu
sistemin mağdurlarıydılar, fakat vergilerin aslan payını her zaman
İmparatorluğun asıl emek gücünü oluşturan reaya ödemiştir. Osmanlı sisteminde
Hıristiyanlar,ister kendilerine ister mülklerine yönelik olsun, yapılan
yanlışlıklar için adalet aramaları boşunadır.
Yunanistan’ın nispeten küçük bir kısmının, Rusya,
Britanya ve Fransa’nın büyük yardımıyla, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını
elde ettiği ve diğer Rum yurttaşlarını özgürleştirme niyetini ilan ettiği
1830’dan sonra, Patrik idam edilir. Artık
Müslüman yöneticiler
İmparatorluktaki diğer Hıristiyanlar’ı muhtemel hain ve Avrupalıları da
kalleş olarak görmeye başlamışlardır. Bu
fobi aynı zamanda Hıristiyan unsurlardan kurtulmanın bir bahanesini sağlar ve
özellikle Hamid tarafından derece derece
uygulamaya konulur. İttihad ve Terakki /
1. Jön Türk ardından Kemalist/2. Jön
Türk yönetimi Hamid’den devralınan politikayı sonuçlandıracaklardır.
Jön Türk
yönetiminde Hıristiyanlara yönelik şiddet dalga dalga yükselir: 1909 ila 1911 arasında,
Makedonya’nın köy ve kasabalarındaki Hıristiyan liderler esrarengiz bir biçimde
kayboldular ya da ölü bulundular. Ne gariptir ki, bu kurbanların hemen hepsi
Hamit’i devirme hareketinde rol oynamış insanlardı. Selanik’teki Amerikan
Konsolosu George Horton infazlara tanık olmuştu. ‘Program, önde gelenlerin yok
edilişlerinin ardından daha sıradan insanlara doğru genişlemeye başlamıştı,’
diye yazıyordu. ‘Selanik sokakları, valiyi ziyarete gelip de kocaları, oğulları
veya kardeşleri hakkında haber almak isteyen biçare köylü kadınlarıyla doluydu.
Aldıkları cevap pek alaycıydı: “Büyük ihtimalle kaçıp gitmiş, seni terk
etmiştir,” veya “Amerika’ya gitmiştir belki de.” Ancak gerçek daha fazla
saklanamadı ve çobanlar dağlarda, ormanlarda hendek ve koyaklarda bulunan
cesetlerden haber getirmeye başladılar. … Bir sonraki aşama güya
“silahsızlandırma” idi. Bu, Hıristiyan unsurun silahlarının alınıp Türkler’e
silah dağıtılması demekti. Amacın saklanan silahların toplanması olmadığı aramalar
sırasında uygulanan işkencelerden belli oldu.’
1909’da Kilikya’da Soykırımın küçük çapta bir provası
yapılır. İttihad ve Terakki’nin yerel yöneticileri ve Dedeağaç’tan gelen
Osmanlı birliklerinin koordinasyonu ile Adana’da yirmi beş bin Ermeni’yi katlettiler.
Ermeniler Hamit’ten nefret ettikleri ve Jön Türk rejimini fiilen
destekledikleri için, Adana katliamı anlaşılmaz geldi onlara. Jön Türklere olan
güvenin sarsılmasına rağmen Ermeniler,
gönüllü olarak katıldıkları Balkan Savaşları sırasında, başlarındaki Türk
komutanların emirleri doğrultusunda son derece sadakatle dövüşerek Osmanlı’ya
bağlılıklarını gösterdiler.
Soykırım’ın ikinci provası Ege ve Trakya’da uygulanır. Bu aynı zamanda
Ege Bölgesindeki Elen kökenli Osmanlı vatandaşları için sonun başlangıcıdır.
İttihat ve Terakki Murahhası Mahmut Celal ve Kuşçubaşı Eşref koordinatörlüğünde
valiler kaymakamlar ve askeri yöneticilerce yıldırma göçürtme ve oldürmelerle
karışık Elen göçü başlatılır. Bu yöneticiler başta Dr. Reşit olmak üzere bu bölgede edindikleri tecrübelerle 1915
Soykırımında başrolü alacaklardır.
Aydın Mebusu Emmanuil
Emmanuilidis 1919’da kaleme aldığı Osmanlı İmparatorluğunun Son Yılları
adlı anılarında Hıristiyanlara karşı
oluşan atmosferi şu sözleriyle nakleder: 1913 senesinin son
çeyreğinde,İstanbul’u ziyaret eden birisi,yollarda yeni elbiseli,kadife
pantolonlu ve kafalarına siyah kalpak giyen,garip insanlara rastlardı.Ancak
sonradan anlaşıldı ki bunlar meşhur fedailerdi.Yani Hıristiyanlara karşı alınan
kararları uygulamak için,İstanbul ve diğer illerde Jöntürkler tarafından
kurulan orduydu.Bir taraftan uygulama gücü hazırlanırken,diğer
taraftan,yapılmakta olan uygun bir propaganda ile,halk yaklaşmakta olan darbeye
hazırlanıyordu. Gazetecilik halkın düşüncelerini tahrik ediyordu ve dağıtılan
çeşitli günlük gazeteler,Rumlara karşı sönmez Türk nefretini kışkırtmayı hedef
alıyordu[1].Bu yayınların neticesi,Rumlar memlekette var oldukça,Türklerin
fakir kalacakları,Müslümanların şeref ve hayatlarının emin olmayacağı ve
Devletin de çeşitli tehlikelere maruz kalacağıydı.Balkan hükümdarlarının at
üstünde kadın ve çocuk cesetleriyle Türk bayrağının üzerine bastıklarını
gösteren fotoğraflar yayımlanıyordu.Üzücü haritalar basılarak, elden giden iller siyah renkle gösterilip okulların
duvarlarına asılarak,altlarına intikam kelimesi yazılıyordu ve Bulgaristan’a
ilhak edilen bölge bile yas rengi siyahla kaplıydı ve bunun da hesabını
Hellenizmin ödemesi gerekiyordu.İntikam ve nefret melekleri gibi,yurdun her
tarafına konuşmacı ve propagandacılar gönderildi.Bunlardan en fazla laik olanı
Ömer Naci İzmir’e gönderildi.Anti Hıristiyan nefreti kısa bir zamanda
düşünülemeyecek bir seviyeye geldi.
Rumlara karşı ilk darbe, savaştan önce vurulur. 1914
senesinin ilk yarısında,250.000 [Kuşçubaşı’na göre 1milyon] Elen kökenli
Osmanlı vatandaşı kovularak varlıklarına el kondu ve bu şekilde Trakya ile
İzmir bölgesinin Türkleşmesi için, ilk olumlu adım atıldı. Ama bu yeterli
değildi. Bu politikanın olumlu sonuçlanması için en az 10 yıllık bir sürenin
daha geçmesi gerekiyordu.
Jön Türklerin yönetime gelmelerinden itibaren her
fırsatta Hamid’den devraldıkları Hıristiyan unsurların yok edilme
politikalarını dalga dalga uygulamaya koymuşlar ve birinci büyük savaş ile
birlikte tebaalarına karşı kötü muamele ve Soykırımın ruhsatını aldıklarını düşünerek geniş coğrafyada eş
güdümlü olarak gerçekleştirmişlerdir. 1914’te başlayan savaş Jön Türklere
istedikleri vatandaşlarına karşı Cihada ruhsat sağlar. İstanbul’daki A.B.D.
Elçiliğinde görevli olan Lewis Einstein şöyle yorumluyordu: ‘Müttefik filosu
Çanakkale’den geçmeyi başaramamış, Boğazlar alınamamıştı, dolayısıyla Osmanlı
liderler istediklerini yapabilirlerdi. Uğursuz politikalarının trajedisi bu
ifadede yatıyordu, çünkü “istedikleri şey” demek Ermeniler’in imhası demekti.’
1915 Nisanından itibaren Ermeni Soykırım süreci ile birlikte Batıdaki Elenler
ve Pontoslular için tehcir adı altında
ölüm yolculuğu başlar. Sahildeki ve
boğazlardaki Elenler İttifak Kuvvetleri lehine casusluk yaptıkları
gerekçesiyle, memleketin selameti için, kıyılardan uzaklaştırılır. Bu bölge
için başlatılan uygulama, her tarafta aynı şekilde, aynı talimatlarla tatbik
edildi. İdari makamlardan yurtlarının boşaltılması için o kadar küçük bir süre
veriliyordu ki, kimse yanına en ufak bir eşyasını bile almaya fırsat
bulamıyordu. Müslüman köylüler ganimet kokusunu alır almaz, hemen o bölgeye
sirayet ettiler. Kovulanlar yürüyüşe başlatıldıkları an, yağmalar da
başlıyordu. Yani kısaca burada da Ermenilere yapılanlar tekrar edildi der
Emmanuilidis.
Osmanlı Mebusu Emmanuilidis, Ermeni Soykırımını şu
sözlerle ifade eder. Ermeni felaketi bütün Türkiye’yi kapsadı. Her şehir, köy,
köşe, Ermeni mukimlerinden yoksun kaldı. Yalnız İstanbul, İzmir ve Halep muaf
bırakıldı. Bu oradaki Ermenilerin zarar görmedikleri anlamına gelmedi, çünkü
İstanbul’da sürgün konvoyuna dâhil edilmeleri için, yüzlerce Ermeni
tutuklanmıştı. İzmir’de Ermeniler azdı. Oradaki asıl tehlike kalabalık
Rumlardan gelmekteydi ve elbette sıra Rumlara da geleceği zaman, oradaki
Ermenilerin de icabına bakılacaktı.
Konsolos Horton 1922 İzmir’inde olanları şu sözleriyle
özetler. ‘Ermeniler’i yok etmek ve boş zamanlarda da Rumlar’la ilgilenmek üzere
belli bir plan var gibiydi,’ Horton’un gözlemi
Emmanuilis’in sözleri ile örtüşmektedir.
1918’de Mütareke ilan edilmesine rağmen Hıristiyan
unsurların emniyeti sağlanmamıştır. Robert Kolejin müdürü Caleb Gates, barış
şartlarının açıklanmasındaki gecikmenin ve şimdi olduğu gibi, Müslümanlar’ın
baskın oldukları bir bölgenin başına Ermeniler getirilirse, ‘yaptıklarından hiç
de pişmanlık duymayan ve Ermeniler’le ilgili düşünceleri hiç de değişmemiş’
baştan aşağı silahlı Türk ahalinin öfkesinin felaket getireceğinden korkuyordu.
Bütün o yaptıklarından sonra, Türkler’in, Ermeniler’den ödleri kopuyordu ‘ve
can korkusu olan bir cani her zaman en tehlikelisidir’. Gates, tüm bölgeyi
korumaya yetecek kadar askerin olduğuna dair hiç umudu yoktu ve İtilâf ya da
Amerikan askerleri kurtarmaya gelmeden önce Ermeniler’in boğazlanacağından
korkuyordu.
Jön Türkler için Savaş bitmemiştir.Bir anlamda iç savaş
olarak 1922’ye kadar devam ederek. 1922 Eylül’ünde Kemalistlerin zaferiyle
sonuçlanır. Kemalistler İzmir’e Sakallı
Nurettin Paşa komutasında girdiklerinde gavur İzmiri feth ederler.
Yağma, talan, öldürmeler ve yangın tam da fethin
kendisidir.
Fetih ordusunun yanındaki
Türk askerleri çakşırlı pantolon giymiş, çapraz fişeklik takmışlardı ve
bir dizi kama taşıyorlardı. Bu birliklere bazen çete deniyordu, hoş olaylara
vakıf yabancılar muvazzaf askerlerle çete birlikleri arasında pek ayrım
yapmazlardı. Türk liderler, eski asilerden oluşan grupların 1920’de M. Kemal’in
ordusuyla bütünleşip o tarihten bu yana disiplin altına alındıklarını kabul
ediyorlardı. Bir Birleşik Devletler askerî istihbarat raporuna göre, 1922
yılında, söz edilen disiplin, ‘mükemmel ve üst rütbelilerin saldıkları
korkuyla, vahşetle ve ibretle sağlanıyor’ idi. Aynı raporda, moralin de ‘yağma
arzusuyla’ diri tutulduğu yazılıydı.
İlk yağmalanacak yerler Ermeni ve Rum dükkânlarıydı.
Şimdilik ara sokaklarda olmak üzere, küçük sivil gruplar işe girişmişlerdi
bile; daha sonra, İtalyan ve Türk devriyelerin müdahale etmediklerini anlayan
askerler de gaza gelmişlerdi; kısa süre sonra subayları da katılacaktı onlara.
Rue Franque’daki gösterişli dükkanlara girdiler ve kollarının altında dantel ve
satenler, ceplerinde saat ve mücevherlerle yürüyüp gittiler. ‘Hiçbir
müdahaleyle karşılaşmadan veya korku duymadan hareket ediyorlar,’ diye yazıyor
Fransız bir subay. ‘Hiç acele etmiyorlar, en değerli şeyleri alıp kalanı atıyorlar.
Neden çekinsinler ki? Polis görevi gören devriyeler onlara yardım ediyor.’
Yağmalar bir süre sonra yerini silahlı soygunlara
bıraktır. O gece Kızılhaçlı Binbaşı Davis Brsitol’a telgraf çeker: ‘Mülteciler
ülkeyi terk etmeli ya da alınmalılar. Can güvenlikleri yok. Bunun, Milliyetçi
Hükümetin ırk sorununun çözümü olarak aldığı son karar olduğuna inanın.
Akşama doğru, Türkler’in sistematik bir biçimde
Ermeniler’in peşine düştükleri iyice belli olmuştu. Konsolos Yardımcıları Park
ve Barnes, Litchfield’e doğru yola düzülürken, uçlarından kan damlayan
sopalarıyla beş ayrı grubun rıhtımdaki mülteciler arasında dolaştığına ve
kurbanlarını aradıklarına tanık olmuşlardı. Bu gruplardan birinin bir adamın
tepesine çöküp öldüresiye dövdüklerini görmüşlerdi. ‘İnanılmayacak kadar
vahşice bir şey,’ diyordu Barnes.[i] ‘Son darbe indiğinde saldırganlardan üç
metre kadar ötedeydik. İskeleye yığılıp da denize atıldığında vücudunda
kırılmadık bir kemik kalmadığına emindim.’ Amerikalılar’ın yüzlerindeki dehşet
ifadesini fark eden Türkler’den biri, kurbanın Ermeni olduğunu açıklamaya
çalışmıştı kibarca ve omuzlarını silkerek ‘Başka ne yapmalıydık ki?’ demişti.
Ermeni mahallesi mezarlığı andırıyor,’ diye kaydetmiş 13
Eylül’de, bir Fransız subay
Bazı genç kadınlar, kızlar, özellikle de güzel olanları,
alıp götürüldüler ve başında nöbetçilerin beklediği bir eve tıkıldılar.
Devriyeler heveslerini onlardan çıkartıyorlar.
Gazeteci Clayton, portatif daktilosunda yeni bir destan
döktürüyordu: ‘Bakımsız Türk mahallesi hariç, İzmir diye bir şey kalmadı.
Azınlıklar sorunu artık sonsuza kadar halloldu.
Konsolos George Horton, dehşet, vahşet ve mezalim
açısından İzmir’in bitişiyle kıyaslanabilecek tek şeyin Romalar’ın Kartaca’yı
imhası olduğunu düşünüyordu: ‘Üstelik Kartaca’da, hükümetlerinin sorumlu olduğu
duruma seyirci kalan bir Hıristiyan filosu da yoktu.’ Türkler yağmalamış,
boğazlamışlardı ve şimdi de kenti yakıyorlardı ‘çünkü kendilerine müdahale
edilmeyeceği kanaatini edinmişlerdi, sistematik bir biçimde.’ Ed Fisher’a göre
olup bitenler Bulwer Lytton’ın Pompei’nin Son Günleri’yle kıyaslanabilirdi
ancak.
‘İzmir’den yanımda götürdüğüm en önemli izlenim, insan
ırkına ait olduğum için duyduğum utançtır.’diyen Konsolos Horton’un işaret
ettiğ ‘Ermeniler’i yok etmek ve boş
zamanlarda da Rumlar’la ilgilenmek üzere belli bir plan dahilinde hareket
edilir.
Körfezde denizin boğulan
Ermeni ve Rum cesetleriyle dolu olduğunu ifade eder Gazeteci Ahmet Emin
Yalman. İzmirli bundan dolayı uzun zaman balık eti yemediğini de ekler.
Müttefik güçler için M. Kemal’in Rum ve Ermeniler için
canını sıkmanın zamanı hiç değildi.
George Horton İzmir’de 100,000’den fazla kayıp olduğunu
hesaplamıştır. Onun hesabı çok daha sağduyuludur, çünkü yangından hemen önceki
günlerde İzmir’de kabaca 400,000 Osmanlı Hıristiyan’ı (doğma-büyüme İzmirli
artı mülteci) varken, 1 Ekim itibariyle en az 190,000’inden haber yoktu. Amiral
Bristol’un kayıp rakamları özellikle düşüktür.2000 rakamını telaffuz eder.
Birleşik Devletler temsilcisi Kemalistlerden imtiyaz peşindedir. İngilizler
yüklü sigorta bedellerini ödemmenin[2] hesabını yapmakta iken Fransızlar cömert
bir teklifte bulunup, eğer ‘sağlıklı ve ahlakî bir açıdan’ seçme şansları
olursa, hasat mevsiminde çiftlik işçisi olarak istihdam edilmek üzere yüz ya da
iki yüz mültecinin ‘deneme mahiyetinde sevk’ini kabul ediyorlardı.
Bir yabancı geminin güvertesine atamayan on binler,
kendilerini yeniden göç yollarında bulurlar. Bu tutsaklardan Bızdıkyan
anlatımıyla, yerleşim bölgelerinden geçen sürgünleri sivil kalabalık tutsakları sopa, bıçak, kazma
ve silahlarla karşılıyormuş. Bazen erkeklerin üstüne rastgele saldırıyorlarmış;
bazen de daha seçici oluyorlarmış. Her biri adeta öldürmeye yeminliymiş gibi
hareket ettiklerinden, fazlasıyla Rum ya da Ermeni ölmüş. ‘Türkler’in Ermeniler’e
karşı çok daha hınçlı olduklarını vurgulamak lazım,’ diyordu Bızdıkyan,
kendisiyle yapılan röportajda. ‘Bu bir muamma. Niye öyle olduğunu bilemiyoruz,
ama öyleydi.’ Bir başka tanık, ‘Bir adamın üstüne, “İşte bu, Ermeni!” diye
bağırarak atlarlardı,’ diyordu Aşiyan. ‘Bazen, aslında çok sağlam bir usul
olmasa bile, bir adamı Türkçe konuşturur ve aksanından anlamaya çalışırlardı.
Bazen esmer bir Rum, sırf Ermeni sanıldığı için öldürülürdü.’
Bu anlatımlar Ayvalık doğumlu çağdaş Elen edebiyatının
güçlü kalemi İlias Venezis’in anlatımlarıyla da uyumludur. 31328 numaralı esir
Venezis’in esaret günlerini anlatttığı özyaşam öyküsü Esaretin Günlüğü Numara 31328 ‘de esir grup içindeki
Ermenilerin kimliklerini gizlediklerini,
çünkü Ermenilerin özellikle aranıp katledildiğinin örneklerini nakleder.
İyi insanlar da yok değildir: ‘Derken bir gün patronum
bana dönüp dedi ki, “Stepan, senin için bir şeyler yapacağım; benim mahvım da
olabilir, ama yapmazsam da vicdanım rahat etmeyecek. Sana bir Rum adı
takacağım, sana bazı belgeler hazırlayacağım ve bu cehennemden kurtulup ailene
kavuşabilesin diye, seni bir sonraki mahkûm grubuyla Atina’ya göndereceğim.
Allah yardımcım olsun!’
Kartaca’nın yok edilmesi ve büyük Roma ve Londra
yangınları Batı vicdanında bugün bile yankı bulmaktadır, fakat sadece elli yıl
önce büyük bir kentin imha edildiği neredeyse unutulmuştur.
[1] Bu gazetelerden birinde iki kız kardeşin güya
başlarına gelen bir olay anlatılıyordu. Bir gün iki kız kardeş bir Yunan
mağazasından alışveriş yaparlarken, Selanik göçmeni olan bunlardan biri, mağaza
sahibinin suratında, bir akrabasının ırzına geçerek, onu öldürmeden önce
göğüslerini kesen bir Yunan askerini tanıdı. Böyle ve daha korkunç hikâyeler
halka anlatılıyordu.
[2] Savaş’ın bitiminden sonra İzmir yangını ile ilgili
150 civarında dava açıldığı Amerikan kaynaklarından bildirilir. Konsolos
Yardımcısı Frederick O. Bird’ün 24 Haziran 1924 tarihli raporunda : “…İngiliz
şirketinin poliçe sahiplerinden, mülkleri terkedilmiş mallar kanuna maruz
kalan, ikematgah olarak sigorta edilmişken sonra dış (yabancı) devletler
dairesi ve ikematgah olarak kullanılan ve izmir yangınından sonra bir kaç ayda
mülkleri yokedilmesine rağmen poliçe
karşılığının ödenmesinin reddedildiği Ermeni kökenli Türk yurttaşı biri için,
garanti edilmiş ödemeyi yapmayı reddeden şirket, mallar yok edildiği zaman
mülkiyet hakkının o kişide olmadığını varsaymıştır.” Denilmektedir. Böylece
yangın kurbanlarının tazminatları ödenmez ve sigorta şirketleri ülkeyi terk
ederler.
21 Temmuz 1924 Cumhuriyet Gazetesindeki yargı ilginçtir.
Hükümet kendini varis tayin eylemiştir:
“Yangının savaş zamanı olması ve İzmir’in de savaş
alanında olması fikrini savunan sigorta şirketleri tazminat taleplerini
reddetmektedirler. Bu çekişmenin üstüne, Hükümet, şirketleri ya tazminat
taleplerini ödemeye ya da Türkiye’deki faaliyetlerini sona erdirmeye çağırdı.
Şirketler yüksek meblağdaki tazminat değerlerini ödemek yerine İzmir’deki
ofislerini kapatmayı ve oradan çekilmeyi tercih ettiler.
Hükümet, Rum veya Ermeni mültecilerine ait olan ve dörtte
üçü yok olan binalardan dolayı en buyuk tazminat talebine sahiptir. Tüm
terkedilmiş mallar hukumete geri döndügüne göre, yangın zararlarının büyük payı
hükümete düşüyor ve Terk edilmiş Mallar Komisyonu adına Hükümetin tazminat talebi
12 milyon dolardır.”
[i] Barnes’in Dışişlerine raporu, 18 Eylül 1922. NA,

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.