Ercan Kanar / ercankanar@hotmail.com
2015 Nisan’ı Ermeni soykırımının 100. yılı. Her türden
milliyetçiler, ırkçılar yine salyalarını akıtacaklar. “İsyan vardı veya
düşmanla işbirliği yaptılar veya onlar katlettiler veya karşılıklı oldu” gibi
utanmazca yalanlarını süslemeye çalışacaklar. Ama artık dünya alem biliyor ki
mızrak çuvala sığmıyor. Soykırım kavramı ilk kez Polonya’lı hukukçu Raphael
Lemkin tarafından 1943 yılında Yahudi’lere yönelik holocaust uygulamasının daha
önceki imha ve katliamlardan farklılığını sergilemek amacıyla oluşturulmuş ve ilk
kez yine Lemkin tarafından kitabında kullanmıştır. Kavram Yunanca “genos” (ırk,
aşiret, kabile) ile Latince “Cide” (öldürmek) sözcüğünün birleşiminden
oluşmuştur. Soykırım suçu 1948 tarihli “BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” ile tanımlanmıştır.
***
2015’te Ermeni
Soykırımı Suçuyla Yüzleşilmesi, Kürt Sorununda Kokuşmuş Uzlaşma Değil Sıhhatli
Uzlaşma Yolunda Ciddi Adımlar Atılması, Genel Seçimlerde Nasyonal Olmayan Tüm
Solun HDP Etrafında Kenetlenmesi Dileğiyle.
Aralık ayının son günü. Her son Aralık günü gibi hüznün,
elemin tsunamisi beni sarmalar. Eylül
aşkın ve hüznün ayıdır. Ama Aralık sadece hüznün ayı gibi. 2014’te ihlallerin
tavan yaptığı bir yıl oldu. Trajikomik bir gerçekliğimiz var. Kendimizin ve
dışımızdaki gerçekliğin varlığına zerre kadar da olsa vakıf olduğumuz günden bu
yana hep Aralık’ın son gününde “ne kötü bir yıldı” diyoruz. Bunu bize dedirten
egemenler utansın. Kuşkusuz özel yaşamımızdaki bazı pırıltılı anların olduğu
yıllarda Aralık ayına kısmen de olsa torpil geçtiğimiz de olur. Hele hele o yıl
büyük bir tutku yaşamışsak, daha da ötesi bu tutku karşılıklı bir heyecan
fırtınasına dönüşmüşse. O yıl biraz da olsa karanlıklar içinde yıldız gibi
ışıldar. Tersi de olur. Derin tutkumuz karşılıksızlığın cehennemi yangınında
mecalsiz kalmışsa o yıl bir zindan yılı gibi gelir, yaşamımıza oturur.
2014 IŞİD dinci faşizminin Orta Doğu’yu cehenneme
döndürdüğü bir yıl oldu. Yine 2014 bu cehennemin tetikçisi IŞİD’i destekleyen
AKP iktidarının polis devleti yasalarını ardı ardına bize dayattığı yıl oldu.
Vahşi kapitalizmin işçi cinayetleri, kadın cinayetleri, ekolojik toplumsal
estetik mal varlığımıza hunharca saldırdığı bir yıl oldu.
Kuşkusuz 2014’te gerek coğrafyamızda gerekse dünyada az
da olsa özgürlük ışıltıları da yaşandı. Kürt halkının efsanevi Kobani direnişi
insanlığa bir özgürlük dersiydi. Katalanya halkının, İngiliz uluslar
topluluğundaki halkların kendi kaderini tayin hakkının ete kemiğe bürünmesi
yönündeki hamleleri de doğrudan demokrasi özlemleri açısından kıvanç vericiydi.
Daha da ötesi Katalanya’da, Rojava’da, Nepal’de, Zapatistaların bölgelerinde,
Latin Amerika’nın bazı bölgelerinde klasik burjuva hukukunun ve baskıcı hukuk
sistemlerinin can çekişmeye başlaması ve anarko-komünal, doğrudan demokrasiye
evrilen bir hukukun ayak seslerinin duyulması heyecan vericiydi.
Biraz kendi kendimizi de şımartalım. Hukuk dünyasında ilk
kez tüm gerçekleri yalın ve somut dillendiren, doğrudan demokrasiyi savunan,
alternatif hukuk arayışlarını aralamaya çalışan ‘Özgürlükçü Demokrat Avukatlar’
grubunun ortaya çıkışı da hukuk platformları açısından yeni bir umut tohumu
oldu.
GERÇEK ANLAMDA BİR MÜZAKERE OLACAK MI?
2015 gerek dünyada gerekse coğrafyamızda önemli olaylara
ve gelişmelere gebe bir yıl. Heyecan dolu bir yıl olacak. Kürt sorununda
sıhhatli bir uzlaşmanın temelleri atılacak mı? 2014’te temastan, diyaloğa
geçildi gibi. Diyalog aşaması
müzakerenin müzakeresidir. Müzakerenin çerçevesinin çizilmesidir. 2015’te
gerçek anlamda bir müzakere olacak mı? Göreceğiz. Anemik uzlaşma, kokuşmuş
uzlaşma yerine sıhhatli uzlaşmaya ihtiyaç var. Güçlü olan ve dünden bu yana
zulmetmiş olanın karşıyı anlayacağı, empati yapabileceği; dillerin ve halkların
hak eşitliği temelinde bir uzlaşmaya ihtiyaç var. Sıhhatli uzlaşmada en önemli
şey karşıyı ve kendini tanımadır. Düşmanlığı ortadan kaldıracak uzlaşma,
sürtüşmeyi azaltarak uyumu arttıracak uzlaşma. Bir duruşmada kazanabilecek
olsanız bile, rakibinize talebinin geçerliliğini ve meşruluğunu tanıdığınızı
gösterecek bir uzlaşma.
SOYKIRIMLA YÜZLEŞEBİLECEK MİYİZ?
2015 Nisan’ı Ermeni soykırımının 100. yılı. Her türden
milliyetçiler, ırkçılar yine salyalarını akıtacaklar. “İsyan vardı veya
düşmanla işbirliği yaptılar veya onlar katlettiler veya karşılıklı oldu” gibi
utanmazca yalanlarını süslemeye çalışacaklar. Ama artık dünya alem biliyor ki
mızrak çuvala sığmıyor. Soykırım kavramı ilk kez Polonya’lı hukukçu Raphael
Lemkin tarafından 1943 yılında Yahudi’lere yönelik holocaust uygulamasının daha
önceki imha ve katliamlardan farklılığını sergilemek amacıyla oluşturulmuş ve ilk
kez yine Lemkin tarafından kitabında kullanmıştır. Kavram Yunanca “genos” (ırk,
aşiret, kabile) ile Latince “Cide” (öldürmek) sözcüğünün birleşiminden
oluşmuştur. Soykırım suçu 1948 tarihli “BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” ile tanımlanmıştır. Buna göre soykırım;
“ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü
yok etmek niyetiyle, a-) Grup üyelerini öldürmek, b-) Grup üyelerinin fizik ya
da akıl bütünlüğünün zedelenmesi, c-) Grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir
bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, d-)
Grup içinde doğumları önleyecek önlemler alınması, e-) Bir grup çocukların
başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinin her hangi birine başvurulmasını”
kapsamı içine alır.
Lemkin BM soykırım sözleşmesinin hazırlanmasında ve
yazılmasında da önemli görevler üstlenmiş, siyasal ve kültürel içerikli
kıyımların da sözleşme kapsamı içine alınması için ısrarla çalışmış ama bunu ne
yazık ki sağlayamamıştır. Nürnberg statüsünde kavram kullanılmış, ancak
‘insanlığa karşı işlenmiş suçlar’ kapsamında değerlendirilmiştir. Roma
Statüsünde soykırım suçu özel olarak düzenlenmiş, Nürnberg statüsünden farklı
olarak bu suçlar için özel kast aramaya gerek olmadığı, genel kastın yeterli
olduğu belirtilmiştir. TCK maalesef Roma statüsünü değil Nürnberg statüsünü
temel almış; suçun işlenmesi için bir planın icrası şartını koymuştur. BM
‘soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılmasına ilişkin sözleşme’ye göre
Roboski Katliamı da Dersim Katliamı da bir soykırımdır. Yani sadece Ermeni
katliamı değil, bu işaret ettiğimiz katliamlarda, yine Asuri’lere, Süryani’lere
yapılan zulümlerde birer soykırım suçlarıdır. Türkiye Roma statüsünü temel alan
Uluslararası Ceza Mahkemesine taraf
olmaktan kaçınarak suçlarını örtmeye çalışmakta, kendi kendisiyle yüzleşmek
istememektedir. Türkiye bu tür suçlarda zamanaşımının olamayacağını, ayrıca suç
ve cezanın geriye yürümezliği ilkesinin istisnasını oluşturan yani bu tür suçlarda yasal düzenleme
daha sonra yapılsa bile cezalandırmanın geriye doğruda yürüyeceğini norm haline
getiren 1968 BM anlaşmasını ve yine bu yöndeki 1974 Avrupa Sözleşmesini kabul
etmelidir. Roma statüsüne dayalı uluslararası ceza mahkemesinin yetkisini bir
an önce tanımalıdır. İnsan hakları kurumları ve özgürlükçü hukukçular 2015
yılında bu yöndeki talepleri bir kampanyaya dönüştürmelidir. Bu tür suçlarla
toplumsal bellek diri tutularak, devlet olarak yüzleşmenin gerçekleşmesi çabası
hızlandırılmalıdır. Sözleşmenin 66. yılında Erivan’da geçtiğimiz günlerde
soykırımla ilgili Erivan meclisinde
uluslararası bir toplantı düzenlendi. Bu toplantıda İsrail’e de Ermeni
soykırımının tanınması çağrısı yapıldı. Toplantıya Uruguay devlet başkanı yardımcısı
da katıldı. Bilindiği gibi Uruguay Ermeni soykırımını tanıyan ilk
ülkelerdendir. Toplantıda Türkiye’ye de
çağrı yapılarak Türkiye’nin Ermeni, Süryani, Asuri soykırımını tanıması,
özür dilemesi, yerleşim alanlarına doğal isimlerinin iadesi, topraklarından
koparak Türkiye’den gitmek zorunda kalanlara istedikleri takdirde vatandaşlık
verilmesi, maddi ve manevi zararın tazmin edilmesi, mümkün olduğunca
toprakların ve yerleşim alanlarının iadesi, toplumsal belleğin diri tutulması
için kurbanlar ve mağdurlarla ilgili anıt ve müzeler yapılması, sınır
kapılarının açılması çağrısı yapıldı. İnsan hakları Ulusalüstü hukukuna sadık
tüm kişi ve kurumların bu taleplerin karşılık görmesi için 2015’de gayret
göstermesi halkların dostluğu ve kaynaşması için elzemdir.
BU SEÇİMDEN BAŞARILI ÇIKMALIYIZ
2015 aynı zamanda genel seçim yılı. Dinci faşizm yolunda
hızla ilerleyen AKP iktidarına karşı tek ciddi seçeneğin HDP olduğu açık. Bu
seçimden behemahal başarılı çıkmalıyız. Nasyonal sol hariç, solun her türlü
rengi HDP rengi etrafında bir seçim bloğu için elini vicdanına atarak, akıl
ile, bilim ile, coşku ile ayaklanmalıdır. Net ve anlaşılır, doğrudan
demokrasiye evrilen özgürlükçü ve toplumcu hedeflerle isabetli belirlemelerle
bir özgürlük fırtınasını sandıklara taşımalıyız.
2015’de savaş mağdurlarına, mültecilere, vatansızlara, şu
veya bu saikle ötekileştirilenlere daha çok sahip çıkmalıyız. Antalya valisi
gibi şovenist, ırkçı idareci ve uygulamalarına karşı daha gür sesimizi
çıkarmalıyız. Amerika’da, Avrupa’da giderek tırmanan, Türkiye’de de iktidar tarafından
körüklenen ırkçılığın, milliyetçiliğin, ulusalcılığın, şovenizmin insanlığa
dayatılan bir zehir olduğunu haykırmalıyız.
Aslında senenin son yazısında edebi estetiğin
seçkinlerinin şiir dizelerinden kısa alıntılar yapmak istiyordum. Ne var ki
hali ahvalimiz buna fırsat vermiyor. 30 Aralık gece vakti ofiste şiir
antolojisini bir kez daha karıştırdım. Geçmişteki şiir vurgunluğum depreşmişti.
Esas alanı edebiyatın diğer kolları olan değerli yazarların yazdıkları çok
güzel şiirlerde var. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Aziz Nesin’in vs. Orhan Kemal’de
yazmış ama. Nazım’a göstermiş. Nazım, ‘bok gibi’ demiş. ‘sen şiir yazma, roman
ve hikaye yaz’ demiş. Böylelikle büyük romancı Orhan Kemal roman yolunda
parlayan bir yıldız olmuş. Kuşkusuz esas yönleri şiir olmayanların şiirleri
güzel olmasına rağmen; bir Garcia Lorca’nın, Nazım Hikmet’in, Petöfi’nin,
William Shakespeare tadını vermiyor. Keşke Nazım Hikmet’in dili eril olmaktan
da arınsaydı. Keşke azınlıklar ve etnik sorunlara biraz daha gözü, kulağı açık
olsaydı. Kürtler üzerindeki zulmü, Ermenilerin, Asurilerin, Süryanilerin
yaşadığı korkunç felaketleri şiirlerinde dile getirseydi.
Yeni yıla karla giriyoruz. Karlı hava sevilmez mi? Yeni
yılın yağan karlar gibi bembeyaz, beyaza yakın; toplumsal, bireysel güzellikleri
her türlü engel ve kirlere rağmen yağdırması dileğiyle, eğilmeyerek, erdemli
nihai özgürlük mücadelemizin hiç bitmeyecek coşkusuyla yeni yıla umutla
girelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.