İrfan Aktan
Manuel Kırkyaşaryan’ın ailesiyle birlikte Adana’dan
çıkarılışının üzerinden tam 100 yıl geçti.6 Mart 1906’da Adana’da doğan Manuel Kırkyaşaryan,
1915’te ailesi ve bölgedeki Ermenilerle birlikte tehcir ediliyor. Ölüm yolculuğunda
annesi Mariam, gözlerinin önünde nehre atlayıp intihar ediyor. İki gün sonra,
geceyarısı uyandığında babası Stephan’ın açlık ve yorgunluktan ölmüş olduğunu
görüyor. Henüz 9 yaşındaki Manuel, 17-18 yaşına kadar Midyat-Cizre bölgesindeki
Kürt köylerinde kâh satılarak; kâh kaçarak, rençberlik, ırgatlık yaparak bir
şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Ölümlere, tecavüzlere, gaddarlıklara,
hırsızlıklara, talanlara tanık oluyor.
Kötü olmayan (“iyi olan” demek kolay değil) insanlarla da
karşılaşıyor Manuel. Kimi zaman ekmek veren biri çıkıyor karşısına, kimi zaman
onu “sahiplenen” bir aile, ölüm döşeğindeki (“döşek” lafın gelişi tabii)
akranıyla ahırda gizlenmelerine göz yuman köylüler yahut anadan üryan bırakılan
Manuel’e örtünmesi için peçesini uzatan bir kadın. Tehcir kafilesinden bir
şekilde kopup Kürdistan köylerinde oradan oraya savrulan küçük Manuel, ilk
gençliğine kadar kendi kavminin izini sürmekten geri durmuyor ve nihayet
Hristiyanların yaşadığı bir köye, oradan da Ermenilerin olduğunu öğrendiği Musul’a
yürüyerek gidiyor! 1915’te Adana’daki sıcak yuvasından çıkıp az da olsa soluk
alabileceği Halep’e vardığında yıl 1924’tür 18-19 yaşlarındaki Manuel, hayatta
kalabilen diğer Ermeni çocuklarının çoğu gibi öksüzdür. Halep’te önce teyzesini
buluyor, sonra da kızkardeşlerinden birinin Amerika’da, diğerinin Kıbrıs’ta
olduğunu öğreniyor. İlanlarla, mektuplaşmalarla birbirlerinin varlıklarından
haberdar oluyorlar. Halep’teki teyzesi genç Manuel’i Amerika yerine daha yakın
olan Kıbrıs’a, küçük ablası Ojen’in yanına gönderiyor.
Manuel’i 82 yıl her gece uyandıran kâbus
Nihayet 1937’de Kıbrıs’ta, Adana’daki kapı komşularının
kızı, “beşik kertmesi” Zaruhi’yi buluyor ve 1937’de evleniyorlar. 1968 yılında
da çocuklarının izinden, Avustralya-Sydney’e göç ediyor Kırkyaşaryan çifti.
1980 yılına kadar işsiz kaldığı günler dışında durmadan muhtelif yerlerde
çalışan Kırkyaşaryan, 74 yaşında evine çekiliyor ve oturup tehcir anılarını
kimseyi sokmadığı odasında kısık bir sesle teybe kaydediyor. Ölümünden önce
kimsenin bu kasetleri dinlemeyeceğine dair de aile fertlerine söz verdirtiyor.
En son iki yaşındayken gördüğü ablası Siruhi’yi ise 77 yaşındayken gidip
California’da ziyaret ediyor. 1997’de ölene kadar sağlıklı bir yaşam sürdüren
Manuel’in her gece saat 02 sularında kâbusla uyandığını ise anılarını
kitaplaştıran Baskın Oran aktarıyor. Bu saat, 9 yaşındayken konakladıkları bir
yerde uyanıp yanıbaşında babasını ölü bulduğu saattir.
Manuel öldükten sonra, oğlu Stephan (dedesinin adını
taşıyor) ses kayıtlarını Baskın Oran’a ulaştırıyor. Oran da büyük bir
titizlikle bu kasetleri çözüyor ve ilk defa 2005 yılında, ses kayıtlarının da
bulunduğu bir CD’yle İletişim Yayınları’ndan, “M.K. Adlı Çocuğun Tehcir
Anıları” ismiyle bastırıyor. Manuel’in ilerleyen yaşına rağmen çalışmaya devam
etmesine razı olmayan çocuklarına her seferinde verdiği bir yanıt var: “Ben
dokuzumda öleceğidim. Bu hayat bana Allah’ın lütfudur.”
Ermenilerin kemikleri
Kırkyaşaryan’ın hikâyesinde sayısız gaddarlık tanıklığı
var ama herhalde en mide bulandırıcısı, Halep’teyken karşılaştığı bir olaydır.
Onun ağzından aktaralım: “Ve dedik, burası Derzor çölüdür, devamı var, şimdik
devam ediyoruz. 1925 senesiydi, vakıtlar yaz, ben ise Halep’te Topçuyanların
garacında vorşopta zanaat öğreniyordum. Yani orada çalışıyordum. Günün birinde
baktım ki, bir böyük otombil yüklü garaca geldi. Üstü gayet yüksek çuvallarınan
yüklenmiş bi şeyler varıdı. Dedim, ‘Ne gadar yüklemişler bunu, ağır değil mi?’.
Ve bana dediler, ‘Hayır, ağır değildir, hafiftir. Öyle çok görüküyor fakat hafiftir.’
‘Nedir,’ dedim, ‘çuvalların içindeki?’ Bana dediler, ‘Onun içindekinler,
vaktında Ermeni muhacirleri ki, Derzor çöllerine gittiler ve yani götürdüler ve
orada öldürdüler, onların kemikleridir’ dediler. ‘Ne yapacaklar bunu?’ dedim.
Dediler bana, ‘Bir şirket Evropa’dan gelmiş bu kemikleri toplatıb alıb
İskenderun Limanı’na götürecek ve ordan vapura yükledip Evropa’ya
yollayacaklar.’ ‘Ne yapacaklar?’ dedim. ‘Orasını bilmeyiz’ dediler.”
Soykırıma uğrayan Ermenilerin kemiklerinin toplanıp
satıldığına dair tanıklık Kırkyaşaryan’ınkinden ibaret değil. Baskın Oran daha
sonra bu meseleye dair başka belgeleri, Kırkyaşaryan’ın yukarıda iktibas
ettiğimiz sözlerini tekrar naklederek bir yazısında paylaştı:Ermeni kemikleri
ihracatı…
Manuel Kırkyaşaryan’ın anıları yayınlandığında Hrant Dink
hayattaydı. On yıl önce yayınlandığında memlekette büyük yankı uyandıracağını
zannettiğim “M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları” kitabı, Ermeni Soykırımı’na dair
tüm hakikatleri olduğu gibi, bu çarpıcı hikâyeyi de sünger gibi içine çekip
görünmez kıldı. Kırkyaşaryan, ta Sydney’de, üstelik ömrünün son demlerinde
hikâyesini teybe kaydederken bile ismini açıkça veremiyor ve söze “Benim ismim
M.K.” diye başlıyorken, Hrant Dink, soykırım gerçeğiyle yüzleşilmesi için
İttihatçıların gömülü olduğu mezarlığın hemen ötesindeki Agos Gazetesi’nden
cesur bir sesle “yüzleşin” diye haykırıyordu. O haykırışın soykırımcı
zihniyette yaratacağı tesiri Kırkyaşaryan da Dink de biliyordu…
Soykırım anması ve Çanakkale zaferi
Kırkyaşaryan’ın ailesiyle birlikte Adana’dan
çıkarılışının üzerinden tam 100 yıl geçti. Şimdi kemiklerinin bile satılıp
muhtemelen gözlük çerçevesi yapıldığı Ermenilerin yanında geç de olsa durmanın
zamanı! Lakin soykırımcı zihniyet bir gıdım olsun geri adım atmıyor.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Ermeni Soykırımı’nın 100. yıl anmalarının
yapılacağı 24 Nisan tarihine kendince ince bir manevrayla Çanakkale anma
programını tertipledi. 102 “dünya liderini” de bu anmaya davet ederek, yine
kendince soykırım anmasının etkisini kırmaya niyetlenmiş olan Erdoğan,
Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ı da davetliler listesine ekledi.
Sarkisyan’dan gelen incelikli yanıtın Ağrı Dağı’nın bu tarafındaki devlet
erkânında kızartabileceği bir yüz yok maalesef. Mektuptan naklen: “Tarihi
saptırma araçlarını her geçen yıl ‘geliştiren’ Türkiye, 18 Mart 1915’te
başlayıp 1916 yılının Ocak ayının sonuna kadar devam etmesine rağmen, bu yıl
ilk defa, Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünü 24 Nisan’da kutlayacak. Üstelik
İtilaf Devletlerinin kara çıkartmasının tarihi de 25 Nisan 1915’tir. Bu tarihin
seçilmiş olması, uluslararası topluluğun dikkatini Ermeni Soykırımının yüzüncü
yılını anan etkinliklerden inceliksiz bir tavırla uzaklaştırmaya çalışmaktan başka
hangi amaca hizmet etmektedir? Dahası, bir anma etkinliği düzenlemeden önce,
Türkiye’nin hem kendi halkına, hem de tüm insanlığa karşı çok daha önemli bir
görevi var, o da Ermeni Soykırımının tanınması ve kınanması.”
Sarkisyan, mektubunu bir notla bitiriyor: “Ekselansları
(Tayyip Erdoğan- İ.A.) birkaç ay önce sizi 24 Nisan’da Yerevan’da Ermeni
Soykırımının masum kurbanlarının anısına düzenlediğimiz törene davet etmiştim.
Bizde davete yanıt almadan davet edilenin evine misafir olmak adetten değildir.”
Sisifos işkencesi
Dink’in devlet organizasyonuyla katledilişinin yıldönümü
olan 19 Ocak’ın hemen öncesine denk düşen bu incelikli mektup tarihin
sayfalarında yerini alacak almasına da, Türkiye’nin bu inceliği idrak edecek
yöneticilere kavuşması anlaşılan daha epey zaman alacak. Tarihin üstesinden
gelmeye çalışmak gibi beyhude bir çabanın, 100 yıldır karanlık maziden kaçmanın
yollarını arayanlara bu Sisifos işkencesini daha ne kadar çektireceğini az çok
tahmin edebiliyoruz. Ama kendi mazisinden kahramanlık söylenceleri devşirmek
dışında çabası/gayesi olmayan bir devletin (ve onun eteklerine yapışarak
ilerlemeye çalışan toplumsal kesimlerin) yarattığı korku kendilerini de kapsar.
Bu korkuyla daha kaç 19 Ocak’ın, 24 Nisan’ın üstünden atlanabileceği ise meçhul.
Ara Güler’in, Fatih Akın’ın “Kesik” filminin galasında söylediğini herkes
kulağına küpe etmeli: “Yaşasın tarih!” Tarih yaşıyor, yaşayacak. O yüzden dün
(19 Ocak) Agos Gazetesi’nin önüne asılan pankarttaki çağrı, herkesi lanetli
tarihten kopup kurtuluşa çağırıyordu: “Yüzleş!”
Zete

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.