Musa Anter
Diyarbakır valisi meşhur İttihatçı Doktor Reşit idi.
Ermenilerin tehciri için ferman çıkarmıştı. Her yerde Ermeniler toplu halde
şuraya buraya sürülüyordu. Gerekli müstahaklarını buluyorlardı. Ancak Çüngüş
bölgesinde kuvvetli oldukları için kimse onlara dokunamıyordu. Nihayet babam,
mutasarrıf ve vali Dr. Reşit Bey şöyle bir plan hazırladılar. Bugün özel idare
dediğimiz teşkilatın seçimini yaptılar. Bile bile hep Ermeniler seçtik. Ondan
sonra Kirkor Efendi, beş Ermeni büyüğü daha ve tabii seçkin yirmi Ermeni genci
de muhafız olarak mazbatalarını almak için Maden’e gittiler. Resmi muamele
bitti. Mutasarrıf onları tebrik etti. Ve onlardan şu ricada bulundu: “Kirkor
Efendi, Dr Reşit Bey sizi çok görmek istiyor. Bu vesile ile hem ziyaret edersin
ve hem de teşekkür edersin.” Kirkor Efendi teklifi makul buldu. Tüm kafilesiyle
Diyarbakır’a hareket etti. Tabii o vakit araba yok, atla gidiliyordu.
Yanlarında güya muhafız zaptiyeler yani jandarmalar vardır. Bunlar
Diyarbakır’ın Seyrantepe mevkiine gelince, bunların yüzünü Siverek yoluna
çeviriyorlar. Ve daha önce alınan tedbirle, bu gün Pirinçlik dediğimiz yere gelince,
hepsi aniden kurşuna diziliyor. Çüngüş kaldı mı başsız! Ondan sonra her gece,
kapsülsüz bir dizi bomba ve fişek ve patlamaz tüfekler Ermeni ileri
gelenlerinin evine bırakılıyordu ve sanki aramada bu silahlar orada bulunmuş
gibi, seçme Ermeniler o gördüğümüz kilisede hapsediliyordu. Gece olunca bunlar
alınır, diri diri du deng’e atılırlardı.
Çüngüş acayip bir yerdir. Volkaniktir, dağlıktır. Eski
eserlerle doludur ve de çok acılı hatıraları vardır. 1954’de seçim propagandası
için Yusuf Azizoğlu, Mustafa Ekinci, gazeteci olarak ben ve diğer partililer
Çüngüş’e gittik. Haliyle Güllü Ağalara (ki şimdi Güldoğan soyadını almışlar)
gittik. Bizzat Güllü Ağa’nın oğlu Mustafa Bey bizi ağırladı. Malum eski
seçimlerde meydanlarda halkı kandırmaya lüzum yoktu. Yerine göre ya şeyh, ya
ağa ya da patron bu işleri ayarlardı. Bizim Çüngüş’te Mustafa Bey’i görmemiz
kafi idi. Gerisini o ayarlayacaktı. Mustafa Bey, görmüş geçirmiş adamdı, Ricam
üzerine bize Çüngüş’ün turistik yerlerini gezdirdi. Büyük ve havalı bir Ermeni
kilisesinin harebesi kalmıştı. Sonra Ermeniler zamanından kalma büyük ve tabii
haraf dabağhanelere vardı. Mustafa Bey’in dediğine göre Çüngüş’te işlenen çeşit
çeşit deri ve kösele Hindistan ve Amerika’ya kadar satılıryormuş.
Çüngüş çok mamur bir kasaba imiş ama Ermeniler hem
çoğunlukta ve hem de yöreye hakim imişler. Çevrede iki-üç Ermeni köyü varmış ki
nüfusları 3-4 bin kişi imiş. Çüngüş’ün içinde de altı bin kişi yaşarmış. Tüm
sanat ve ticaret Ermenilerin elinde imiş.
Dağ yamaçlarını bize gösterdi Mustafa Bey. Ermeniler
zamanında hepsi üzüm bağı, badem, incir ve armutmuş. Fakat şimdi tüm setler
yıkılmış, erozyon da toprağı silip süpürmüş, ne bağ kalmış ne badem.
Bakımsızlıktan tam bağ, dağ olmuş. Hatta dağ da değil kaya olmuş.
Sonra Mustafa Bey bizi Çüngüş’ten iki kilometre uzakta
olan bir volkan kraterine götürdü. Adı, du deng idi. Adı da şurdan geliyormuş:
İçine bağırınca ayni ses sana aksediyordu. Denedim, aynen öyle idi. Malum, du
deng, Kürtçede “iki ses” demektir. O kadar derin ki içine taş attım, sesi
duyulmadı. Kışın içine bir dere akıyormuş. Derenin suyu 10 kilometre
uzaklıktaki Fırat nehrine karışıyormuş.
Mustafa Bey, izahlarının hoşuma gittiğini görünce, yaşlı
olmasına rağmen çoştu. Diyarbakır’a kadar bizi yolcu etti. Aynı arabada yan
yana oturduk ve bana bir öyküsünü anlattı. Kızıl saçlı Efendi Memet adındaki o
vakit genç olan oğlu da bu öykünün şahididir. İnşallah Memet Güldoğan Bey
hayattadır ve bu yazıları okur.
Şimdi Mustafa Güldoğan bey anlatıyor:
“Efendim o vakit Çüngüş’te iki ağa vardı. Müslümanların
ağası babam Güllü Ağa idi. (Burada sözünü kestim, ‘Efendim Müslüman ve
Türklerde ağa yok, yoksa baban Kürt müydü?’ Güldü ve ‘Karıştırma Anter!’ dedi.)
Ermenilerin büyüğü de Kirkor Efendi idi. Babam, Ermeni üstünlüğünden çok
rahatsız oluyordu. Derken 1. Dünya Harbi koptu. O vakit Çüngüş kaza, Bakırmaden
mutasarrıf ve Diyarbakır da vilayet idi. Diyarbakır valisi meşhur İttihatçı
Doktor Reşit idi. Ermenilerin tehciri için ferman çıkarmıştı. Her yerde
Ermeniler toplu halde şuraya buraya sürülüyordu. Gerekli müstahaklarını
buluyorlardı. Ancak Çüngüş bölgesinde kuvvetli oldukları için kimse onlara
dokunamıyordu. Nihayet babam, mutasarrıf ve vali Dr. Reşit Bey şöyle bir plan
hazırladılar. Bugün özel idare dediğimiz teşkilatın seçimini yaptılar. Bile
bile hep Ermeniler seçtik. Ondan sonra Kirkor Efendi, beş Ermeni büyüğü daha ve
tabii seçkin yirmi Ermeni genci de muhafız olarak mazbatalarını almak için
Maden’e gittiler. Resmi muamele bitti. Mutasarrıf onları tebrik etti. Ve
onlardan şu ricada bulundu: “Kirkor Efendi, Dr Reşit Bey sizi çok görmek
istiyor. Bu vesile ile hem ziyaret edersin ve hem de teşekkür edersin.” Kirkor
Efendi teklifi makul buldu. Tüm kafilesiyle Diyarbakır’a hareket etti. Tabii o
vakit araba yok, atla gidiliyordu. Yanlarında güya muhafız zaptiyeler yani
jandarmalar vardır. Bunlar Diyarbakır’ın Seyrantepe mevkiine gelince, bunların
yüzünü Siverek yoluna çeviriyorlar. Ve daha önce alınan tedbirle, bu gün
Pirinçlik dediğimiz yere gelince, hepsi aniden kurşuna diziliyor. Çüngüş kaldı
mı başsız! Ondan sonra her gece, kapsülsüz bir dizi bomba ve fişek ve patlamaz
tüfekler Ermeni ileri gelenlerinin evine bırakılıyordu ve sanki aramada bu
silahlar orada bulunmuş gibi, seçme Ermeniler o gördüğümüz kilisede
hapsediliyordu. Gece olunca bunlar alınır, diri diri du deng’e atılırlardı. Beş
on gün içinde Çüngüş’te Ermenilerin beli kırıldı. Ondan sonra tüm Ermenileri
şehirden çıkarıp hepsini du deng’e attık. Ancak Kirkor’un güzel bir kızı vardı.
Babam onu öldürmedi, bana aldı. Bir gün du deng’in önünden gidiyorduk, aniden
arkamdan attan atladı ve du deng’e doğru koştu. Zor yakaladım. “Ne yapıyorsun
kız?” dedim. “Ne yapacağım! Annemin, babamın yanına gideceğim!” dedi. Fakat çok
yaşamadı. Bir yıl içinde verem oldu ve öldü. Biz bunları du deng’e atarken, du
deng’in kenarında içerlek bir yer vardı. Demek üç-beş sportmen Ermeni oraya
girmeyi becermişler. Zaten babam du deng’in önünde nöbetçi bekletiyordu. Gece
olunca nöbetçiler bir sesler duymuşlar. Meğer gençler çıkıp kaçmak
istiyorlarmış. Tabii derhal nöbetçiler onları da geberttiler… Bak Anter,
enteresan bir olay daha vardır. İstersen onu da anlatayım.”
“Hay hay!” dedim.
“Efendim malum kefere (kafirler) zengin adamlardı. Babam
üst başı onların olsun diye, bunları öldürmek için adamlarına bölüyordu. Bir
gün adamlarımız, “Seninki çoktur, benimki azdır” diye silahlı kavgaya
giriştiler. Babam zor bela olayı önledi. Hani derler ya, koyun can derdinde,
kasap et derdinde. Kimse adamların ölümünü düşünmüyordu, elbiseleri için kavga
ediyorlardı.”
Dedim ya, hatıralarımda iç açıcı hiçbir şey bulamazsınız.
İşte bu öykü de böylece burada bitsin. Çünkü elimden
geldiği kadar da olayı sansür ettim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.