Dergi, sosyalist hareketin “görmezden gelme” tutumunu da
eleştirerek, yeniden tartışmaya ve öz eleştiriye çağırıyor. Derginin nisan
sayısında tüm sayfalar bu konuya ayrılarak, 100 yıllık yalnızlığın izi
sürülüyor, 1915’ten bu yana yoksun bırakıldıklarımızın peşine düşüyor. 100
yıllık acının ve utancın yüzüne, tarih, kültür ve sanat aynasından bakıyor.
Ermeni’siz Türk’ün neler kaybettiğini anlayabilmek için, yalnızca vicdanın ve
aklın değil, tarihin, dilin, sanatın, zanaatların, edebiyatın, kısacası insanı
insan yapan her zenginliğin de kapısından geçmeye çabalıyor.
***
Evrensel Kültür, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında özel
bir sayı ile Ermenilerin bu topraklarda bıraktığı izlerin ve yokluklarının
yarattığı trajedilerin izini sürüyor. Dergi, sosyalist hareketin “görmezden
gelme” tutumunu da eleştirerek, yeniden tartışmaya ve öz eleştiriye çağırıyor.
Evrensel Kültür, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında özel
sayı ile geliyor. Derginin nisan sayısında tüm sayfalar bu konuya ayrılarak,
100 yıllık yalnızlığın izi sürülüyor, 1915’ten bu yana yoksun
bırakıldıklarımızın peşine düşüyor. 100 yıllık acının ve utancın yüzüne, tarih,
kültür ve sanat aynasından bakıyor. Ermeni’siz Türk’ün neler kaybettiğini
anlayabilmek için, yalnızca vicdanın ve aklın değil, tarihin, dilin, sanatın,
zanaatların, edebiyatın, kısacası insanı insan yapan her zenginliğin de kapısından
geçmeye çabalıyor.
SOLUN PAYINA DÜŞEN
Evrensel Kültür, dosyasındaki çarpıcı yazılarla yeni bir
tartışmanın ve öz eleştirinin kapısını aralıyor.
Dosya sunu yazısında; “Türkiye solu, kendisini ‘Türk
solu’ olarak kavradığı bütün geçmişi boyunca kendi önünü tıkayan engelleri
kendi eliyle yaratmış, bu yüzden de egemen ideoloji ile arasında oluşturması
gereken kalın çizgiyi acemice ve titrek bir elle çizmiştir.
Bizim, burada, kendi payımıza da önemli bir özür dileme
düştüğünü görmemiz gerekiyor” diyen Evrensel Kültür, özür dilemesi gerekenlerin
yalnızca bu ülkenin egemen sınıfları ve katliamcı politikacıları olmadığını
vurguluyor. Dosyada Yüksel Akkaya, Ayşe Hür ve Kadir Akın’ın kapsamlı yazıları
da işçi hareketi ve sosyalist hareketin tarihinde Ermenilerin nasıl bir yer
tuttuğunu ayrıntılı biçimde anlatıyor.
‘NASIL KAYBETTİĞİMİZİ İDRAK EDERSEK...’
Dosyanın yanı sıra, derginin tüm sayfaları da Ermenilerin
yokluğunun bu topraklarda bıraktığı “eksik”liğin izini sürüyor. Hakkı Özdal,
“Türkler, Kürtler, Ermeniler: Yüz Yıllık Yalnızlık” başlıklı yazısıyla tam da
bu halimize eğiliyor, Ahmet Tulgar “Anneannem” ile başka türlü bir kişisel
tarih okuması yapıyor. Aydın Engin’in yazısı şimdilerde gündem bile olamayan
“Tabuların Tabusu”na dair; yani “Ermeni Metrukesi”ne... Nevzat Onaran ise
“İttihat ve Terakki’den AKP’ye...” süregelen siyaseti sorguluyor.
Agos Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan’ın
röportajında söylediği “Neyi, nasıl kaybettiğimizi idrak edersek, sonrası da
gelir” cümlesi aynı zamanda bir yol haritası sunuyor önümüze. Evrensel
Kültür’ün özel sayısı ile giriştiği çabanın da özeti bu cümle.
Dil Bilimci Necmiye Alpay’ın yazısı tam da buna dair; Türk
Dil Kurumunun İlk Genel Sekreteri Agop Dilaçar’dan Sevan Nişanyan’a uzanan
yıllarda Ermeni dil bilimcileri anlatıyor, “Tragedyanın Alanında Dilciler”
başlıklı yazısıyla. Janet Barış “Yüz Yıllık Yalnızlık” ile sinema alanındaki
Ermenilere, Feryal Öney “Kadınların Müziği; ‘Kanto’lar Peruz Hanımlar” başlıklı
yazısıyla müziğin Ermeni kadınlarına yöneliyor. Stepan İlhan ise “Mezopotamya
Ermeni müziği”ni anlatıyor.
Sennur Sezer’in dizelerle Jak İhmalyan’ın resimlerine
baktığı dergide, Özcan Yaman “Yüzleşmenin Görsel Dili” yazısıyla soykırım
fotoğraflarını inceliyor.
TİYATRODAN BALIKÇILIĞA...
“Manug’dan Gorky’ye Uzanan Yüz Yıllık Yürüyüş” başlıklı
yazı Burhan Kum’a ait. Kum, bir Ermeni ressamın izini sürüyor.
Ahmet Yıkık’ın yazısının gündemi ise Usta Yazar Mıgırdiç
Margosyan.
Zebel Yeseyan portresinin başlığı “Bir Kadının
Trajedisinin Ağır Bilinci”, kaleme alan ise Benan Tüfekçi.
Tahir Şilkan, “Türkiye Romanında Ermeniler” başlıklı
yazısıyla usta romancılarımızın Ermenilere ve soykırıma nasıl baktığını irdeliyor.
Fatih Polat, özgün bir konuyu mercek altına alıyor ve
Türkiye balıkçılığında özel bir yere sahip olan Karekin Deveciyan’ı gündeme
getiriyor.
Fırat Güllü, “Üç Ayrı Bakış Açısı”nı tartışarak Güllü
Agop’u anlatıyor.
Türkiye’nin futbol tarihinde Ermenilerin yeri ise Erdem
Aksakal’ın yazısına konu oluyor.
C. Hakkı Zariç, “Toz Yüzyılı” adlı şiirini Paramaz ve
yoldaşlarına ithaf ederken; dergide ayrıca pek çok Ermeni şaire ve ayrıca
Ermenilere de temas eden Louis Aragon’un ünlü “Kızıl Afiş”ine yer veriliyor.
PARAMAZ’LARIN SON GECESİ
Evrensel Kültür’ün özel sayısında Türkçeye ilk kez
çevrilen tarihi önemde bir anı-anlatı da yer alıyor. 15 Haziran 1915’te idam
edilen Hınçak Partisi üyesi sosyalistlerle ile görüşen ve idam anına tanıklık
eden Rahip Kalust H. Boğosyan, kendi kaleminden gördüklerini anlatıyor. 1921
yılında Ermenice yayımlanan “20 Darağacı” adlı kitapta yer alan makale,
Evrensel Basım Yayın’ın kitabı Türkçede yayımlama hazırlığı çerçevesinde Aris
Nalcı tarafından Türkçeye çevrildi. İstanbul’da “Bab-ı Ali No: 78” adresinde
kurulu bir Ermenistan Yayınevi’nin yayımladığı kitap, Haziran ayında “20
Darağacı” adıyla Türkçede yayımlanacak. Yetvart Çopuryan’ın derlediği kitapta;
20’lerin idamı bütün yönleriyle işleniyor, faaliyetleri, suçlamalar, yargı
süreci anlatılıyor. Paramaz’ın kendi kaleminden “Ermenilerin talepleri”
başlıklı makalenin yanı sıra, idam edilenlerin biyografileri, haklarında
yazılan makale ve şiirler de kitapta yer alıyor. Kitaba yazı ve şiirleriyle katkıda
bulunanların çoğu idam edilenlerin yakın arkadaşları...
GÜNAHSIZ KUŞLARIN ÇAĞRISI
“20 Darağacı” kitabında dönemin ünlü Ermeni rahiplerinden
Kalust Boğosyan, “İdamların ve idamların öncesindeki gecenin tek tanığı” olarak
tanıtılıyor. “Papaz Efendi, onlarla yüz yüze görüştüğünde söyle onlara, bu
dünyada rahat durmazsan ölümün bu şekilde olur. Ha olmadı, öteki dünyada da
devrim yapmayı denemesinler, orada cezası çok daha ağırdır” sözleriyle çağrılan
Rahip Boğosyan, Divan-ı Harb’e ilk girişini şu sözlerle anlatıyor:
“Divan-ı Harb’in önüne gelmiştik ki şehitlerimizin
asılacağı üç ayaklıları gördüğümde aniden durdum. Kan beynime hücum etti soğuk
bir ter kapladı bedenimi ve bitkin düşecekken yanımdakiler tuttular.
(...) Girişin sütunlarında ve tavanında yuva yapmış
güvercinler de uyanmıştı ve hüzünlü zuu zuu seslerini çıkarıyorlardı, sanki
ağlıyor ve ağıt yakıyorlardı kendilerini Ermenistan için kurban eden o
babayiğitlere. Günahsız kuşların çağrısı beni daha da hüzünlendirdi, gözüm
yaşlı bir şekilde olacakları bekliyordum”.
RÜŞVET İSTEMİŞLER
Rahip Boğosyan’ın idam öncesi anlara dair aktarımları da
oldukça çarpıcı:
“Zihnen ve bedenen o kadar güçten düşmüştüm ki
dediklerini zar zor duyabiliyordum. Tüm ayinler tamamlandıktan sonra her birine
bir kağıt ve kalem verdiler. Vasiyetlerini yazmaları için. Sonra da ölüm
gömleklerini getirdiler ve herkese birer tane dağıttılar. O anda ölüme mahkum
edilenlerden biri subaya dönerek Türkçe bağırdı:
- Madem ki beni ölüme mahkum ettin, o zaman benim
gömleğimi de gel sen giydir ve kollarımı bağla!..
Subay dehşet içerisinde gerilerken, o devam etti:
- Neden korkuyorsun?”
Bu sözden sonra subay memnuniyetsiz bir şekilde yaklaştı,
gömleği giydirdi ve ellerini bağladı.
O ana kadar sessizliğini koruyan Şebinkarahisarlı Karnik
bir anda Türkçe bağırdı:
- Ey katiller! Eğer istediğiniz 30 altın rüşveti vereydim
beni serbest bırakırdınız değil mi?”
İŞÇİ YERVART’IN ŞARKISI
İdam edilen 20’lerin idamın hemen öncesinde haykırdığı
“Bizi, 20 kişiyi asıyorsunuz, ama 20 binler gelecek ardımızdan.” sözlerine de
yer veren Rahip Boğosyan, bayılmamak için insanüstü bir güç sarf ederek
idamları sarayın camından izlediğini anlatıyor. İdamlar sürerken aniden duyulan
bir şarkıdan da söz ediyor Boğosyan, “Aniden bir şarkı duyulmaya başlandı.
Yervant’tan geliyordu. İşçi. Şarkı ile karşılıyordu küçümseyerek ölümü...” Ve
şarkının sözlerini de aktarıyor Boğosyan: “ Her yerde ölüm birdir / İnsan bir
kere ölecek / Ne mutlu ona ki, milletinin / özgürlüğü için kurban oluyor...”
Şarkı boğaza düğümlenen ip ile son buluyor. Bütün
süreçleri ayrıntısıyla ve gözlemlerini de katarak anlatan Boğosyan, 20’lerin
gömüldüğü yeri anlatarak yazısını bitiriyor: “Açıkbaşyan’ın vasiyetine
istinaden, Edirnekapı Ermeni Mezarlığının duvarının dış tarafında ortak bir
çukurda kardeşçe yatıyorlar. Mezar taşı yok, çiçekler yok, çünkü onlar
çiçeklerin üzerinde yürümediler, onlar dikenli yoldan yürüdüler ve çiçeklere
ihtiyaçları yok. Her türlü baskıdan özgürleşene ve vatan topraklarına taşınana
kadar bu kutsal naaşların yattığı yer, onların arkadaşları için hac yeridir.”
(İstanbul/EVRENSEL)
SON DÜZENLENME TARİHİ: 01 NİSAN 2015 16:15www.evrensel.ne

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.