Meline Anumyan // Mail: anu_mel@mail.ru
İttihatçıların 1926 Yargılamaları. 1923-1926 tarihlerinde
Türkiye’de yaşanan siyasi gelişmeler, muhalefet cephesinde bulunan İttihatçı
liderler ve İzmir suikastı…İttihatçılar, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya
Savaşı yenilgisi sonrasında birkaç gruba bölünür. İçlerinden bir grup,
padişahla işbirliğine başlar, İttihatçıların liderlerinden oluşan diğer grup
yurt dışına kaçar, üçüncü grup ise milli hareketin çekirdeğini oluşturur. Bu
son grup da kendi içinde alt gruplara bölünür. Bu alt gruplardan biri, milli
bir devlet kurmaya tamamen taraftarken, diğer grup, milli hareketin zaferinden
sonra, eski sistemin yeniden tesisini arzu etmekteydi. İttihatçı elit, anayasal
monarşinin korunmasına niyetliyken, Mustafa Kemal ve arkadaşları, cumhuriyet
taraftarıydı.
İttihatçılar, milli hareketin zaferinden sonra, tüm
şartlara ve devlet sistemine rağmen, her ne pahasına olursa olsun iktidarda
kalmaya niyetliydi. Doktor Nazım, Rahmi ve Cavit beyler, Hüseyin Cahit, İsmail
Canpolat ve diğerleri, yeni bir siyasi parti kurmaya hiç gerek olmadığı ve
Türkiye’deki tüm siyasi oluşumların, İttihat ve Terakki üzerine kurulabileceği
konusunu Mustafa Kemal’e telkin etmesi için, İttihatçılardan Kara Kemal’i
kışkırtır. Aynı Kara Kemal, 1922’nin Ocak ayında İstanbul’da, İttihat ve
Terakki Partisi’nin yeniden tesisi için gizli çalışmalar yürütmüştü. 29 Kasım
1922 tarihinde İstanbul’da, eski İttihatçıların gizli toplantısı gerçekleşir.
Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki Partisi’ni diriltme denemelerinin önünü almak
niyetiyle, yakın çevresinde İhsan’ı ve İstiklâl Mahkemesi üyesi Kılıç Ali’yi
İstanbul’a, Kara Kemal’le görüşmelerde bulunmaya gönderir. Lakin İttihatçılar,
ondan sonra da gizli faaliyetlerine son vermez.
Mustafa Kemal de diğer taraftan İttihatçıları, özellikle
de partinin sıradan üyelerini kendi tarafına çekmeye çalışmaktaydı.
Atatürk’ün biyografı Falih Rıfkı Atay, konuyla ilgili
olarak, “Mustafa Kemal İttihat-ve-Terakki’nin bir vatanseverler partisi
olduğunada şüphe etmemiştir. Sorumlu olanlar, başında bulunanlardı. Onlar da
gurbette ölmüşlerdi. Acaba geri kalanlar, eski bir İttihatçı olan Mustafa
Kemal’in şefliğini tanıyarak onunla çalışacaklar mı idi? Küçük kadro için
mesele yoktu. Fakat Doktor Nazım gibi, Kara Kemal gibi hemen hemen Talât
ayarında nüfuzlu merkez-i umumiciler ne fikirde idiler?” diye, yazmıştı.
Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından önce,
ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarında bazı önemli ve temel reformlar
gerçekleştirmişti. Türkiye’nin, Kemalistlerin yönetime gelmesinden önce
ekonomik olarak Batılı devletlere bağımlı geri kalmış bir ülke olduğunu
belirtmek gerekir. Uluslar arası kapital, Kemalistlerin zaferinden sonra da
Türkiye’de, hemen tüm sanayi ayrıcalıklarını, demiryolu ve deniz
taşımacılığını, bankaları, ticari şirketlerini elinde tutmaktaydı ve genç
Türkiye hükümeti, imparatorluğun borçlarını kapatabilmek için yabancı bankalara
devasa meblâğlar ödemeye mecbur olmuştu. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından
sonra (23 Temmuz 1923), Türk ekonomisinin hemen tüm temel alanları Avrupalı
kapitalistlerin elinde bulunmaktaydı. 1924 yılında, içlerinde 7 demiryolu
şirketi ve 23 banka olmak üzere, 94 yabancı şirket Türkiye’de faaliyet
göstermekteydi. 1923 tarihinde İzmir’de düzenlenen ekonomik toplantı (İzmir
İktisat Kongresi), ekonomik sorunların çözümüne yönelikti. O dönemlerde
Türkiye’de bulunan Sovyet diplomatı S. Aralov, bu toplantıyla ilgili “Muhalif
liderler, İzmir toplantısının ekonomik konuların tartışılmasından ziyade,
Mustafa Kemal tarafından, kendi reklamını yapmak ve yeni bir parti kurmak için
düzenlenmiş olduğu görüşünü dillendirmekteydi. (…) Siyasi gruplar arasındaki
mücadele daha o zamanlar sertleşmişti”,- diye, belirtmektedir.
Kemalistler, ekonomik reformlar haricinde, Türkiye’nin iç
siyasi hayatında da temel siyasi değişimler gerçekleştirir. Özelikle
padişahlığın ve halifeliğin kaldırılması belirtmeye değer. Mustafa Kemal,
halifeliğin kaldırılması önerisinin ülke içinde sert tepkilere neden
olabileceğini göz önünde bulundurarak, önce sadece padişahlığın kaldırılması ve
padişahın sürgüne gönderilmesi sorununu ortaya atar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922 tarihinde
padişahlığın ortadan kaldırılması konusunda kanunu kabul eder. Padişahlığın
kaldırılmasından sonra, rejimin sağlam temeller üzerine oturtulup, padişah
taraftarlarının etkisinin azaltılmasına yönelik bir dizi etkinlikler
gerçekleştirilir. Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923 tarihinde İsmet İnönü ile
hazırlamış olduğu, üç noktadan oluşan bir taslağı meclisin tartışmasına sunar.
Türk devletinin devlet sistemi cumhuriyettir.
Türk devletinin başı TBMM’dir.
Türk devleti, bakanlar kurulu tarafından yönetilecektir.
Bu taslak, aynı gün içinde Meclis tarafından kabul
edilir. Muhaliflerden hiçbiri, açıkça bu taslağa karşı çıkmaz.
Halifeliğin kaldırılmasına gelince, 3 Mart 1924
tarihinde, Şeyh Saffet Efendi liderliğinde bir grup milletvekili, halifeliğin
kaldırılması ve Osmanlı hanedanlığının tüm üyelerinin Türkiye’den sürgün
edilmesiyle ilgili bir kanun tasarısını TBMM’ne sunar. Bazı milletvekillerinin
itirazlarına karşın kanun, 1924 Martında TBMM tarafından kabul edilir.
Mustafa Kemal 8 Nisan 1923 tarihinde, yeni kurulan Halk
Fırkası’nın 9 prensiplerini ilan eder. Bu prensipler, partinin ön seçim
programının temelini oluşturur ve cumhuriyetin siyasi sisteminin düzenlenmesi
konusunda büyük rol oynar. Türkiye’nin iç siyasi hayatında aktif rol oynamak
isteyen ittihatçılar da, yukarıda belirtilen programa karşılık, esas talebin
padişahlığın ve halifeliğin yeniden tesisi olduğu, “9 maddeden” oluşan bir
taslak hazırlarlar. İttihatçılar, İttihat ve Terakki Partisi’nin aynı şekilde
yeniden teşkil edilmesinin halkın infialine yol açacak kadar prestij kaybetmiş
olduğunun bilincinde olarak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası etrafında
toplanır. Parti tüzüğünün Kara Kemal tarafından düzenlenmiş olmasına rağmen,
parti lideri olarak Kâzım Karabekir, yardımcıları olarak ise Hüseyin Rauf Orbay
ve Ali Fuat Cebesoy seçilir.
Mustafa Kemal’in daha 1919 yılında, Erzurum ve Sivas
kongreleri esnasında İttihatçıların muhalefetiyle karşılaşmış olduğunu
belirtmek gerekir. Cumhuriyetin ilanından sonra muhalefet esasen padişahlığın
ve halifeliğin kaldırılmasına karşıydı. İlk zıtlaşmalar, İstanbul ve Ankara
basını sayfalarında gerçekleşir. Rauf Orbay başbakanlık görevinden istifa
ettiğinde Halk Fırkası’nın, birçoğu tarafından beklenen bölünmesi, 9 Kasım 1924
tarihinde vuku bulur. Orbay, 17 Kasım 1924 tarihinde 9 arkadaşıyla birlikte,
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasıyla ilgili başvurusunu ve
partinin onaylanmasının hemen akabinde yayınlanan parti programını İçişleri
bakanlığına teslim eder. TBMM’nde ilk siyasi grubun oluşumu daha “Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin” oluşturulmasıyla başlamıştı. Mustafa
Kemal’in yönetimi altında bulunan bu grup “İlk grup” olarak adlandırılır.
Muhalefette bulunan “İkinci grub”un ileri gelen liderlerinden biri ise “Tan”
gazetesinin baş redaktörü ve Trabzon mebusu Ali Şükrü olmuştur. “İkinci grup”
üyeleri, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na geçer. Eski eğitim bakanı Şükrü
Bleda, eski içişleri bakanı İsmail Canpolat, milletvekilleri Abidin ve Halis
Turgut vb. gibi İttihatçı liderler, partinin kurucuları arasında bulunmaktaydı.
Yukarıda belirtildiği gibi, yeni partinin sıralarında çok
sayıda eski İttihatçı bulunmaktaydı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gerçekte,
yeraltına geçmiş olan İttihat ve Terakki Partisi’nin Mustafa Kemal’e karşı yeni
bir “askeri kanat” oluşturan varlığının resmi hüviyete bürünmüş şekliydi.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın program maddeleri
arasında “parti, dini inanca karşı saygılıdır” ibaresi, Halk Fırkası tarafından
laikliğe karşı bir tehdit olarak yorumlandığından dolayı, kısa sürede parti
için sorun oluşturur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Ankara, İstanbul ve
İzmir gibi büyük şehirlerin haricinde, Urfa’da şube açar ve Sivas’ta
teşkilatlanmaya başlar.
Mustafa Kemal’in, yukarıda belirtilen kökten değişimleri,
gericilerin sert muhalefetiyle karşılaşır. 1925 yılındaki Şeyh Sait
ayaklanması, özünde bir Kürt ayaklanması olmakla birlikte, dışa doğru
cumhuriyete ve prensiplerine karşı olup, teokratik düzen kurma çağrısıyla
ortaya çıkar. Asiler, bazı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinden destek
alır, bu ise hükümetin, onlara karşı daha sert önlemler almasına fırsat verir.
Dahası, 4 Mart 1925 tarihinde Meclis, konuyla ilgili bir
kanun maddesi kabul ederek padişahlık ve halifelik yararına propagandayı
yasaklar. Aynı zamanda kabul edilen Takrir-i Sükûn Yasası, muhalif örgütlere
karşı mücadele etme konusunda geniş imkânlar sunar. İsmet Paşa hükümeti, 3
Haziran 1925 tarihinde bu kanuna dayanarak, Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası’nın faaliyetlerine son verir ve hemen tüm muhalif basın organlarını
kapatır. Bu partinin TBMM’nde bulunan temsilcileri, bağımsız mebus olur.
Kanunun yürütülmesiyle birlikte İstiklâl Mahkemeleri de yeniden kurulur. Şark
İstiklâl Mahkemesi, 25 Mayıs 1925 tarihinde bölge vilayetlerine gönderdiği
yazıda, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası şubelerinin kapatılmasını talep eder.
Bu talep, valiler tarafından hemen uygulanır ve parti şubelerinin
kapatılmasıyla ilgili kayıtlar mahkemeye yollanır. Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası’nın faaliyetleri 3 Haziran 1925 tarihinde, İstiklâl Mahkemesi
tarafından yasaklanır. Lakin İttihatçılar, partinin kapatılmasının ardından
yeraltına geçerek, Atatürk’ün fiziki olarak ortadan kaldırılmasına yönelik
planlar yapmaya başlar. Tarihçi Murat Çulcu’nun haklı olarak belirtmiş olduğu
gibi, ittihatçıları özellikle kızdıran durum, Mustafa Kemal’in yeni bir düzen
kurarken kendilerini tamamen siyaset dışı bırakmaya çalışmasıydı.
İttihatçılar, 1926 yılında gerici güçleri kışkırtarak
Erzurum, Sivas ve Kayseri’de olduğu gibi, diğer şehirlerde de toplu gösteriler
tertipler. Tüm değişimler Kemal’le bağlantılı olduğundan dolayı, onun
öldürülmesi durumunda eski düzeni tekrar geri getirme imkânı olduğunun
düşünürler. Mustafa Kemal’in eski silah arkadaşları olan Kâzım Karabekir, Ali
Fuat ve Rauf Orbay’ın muhalefet cephesine geçmiş olması İttihatçıları
umutlandırır. Türk profesör Ergün Aybars’ın açıklamasıyla, Takrir-i Sükûn
Yasası ve İstiklâl Mahkemeleri’nin sürdürmüş oldukları faaliyetler, Şeyh Sait
ayaklanması sonucunda hasıl olan ortam, ihtilalcı hareketin genişlemesi,
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılması, Şapka Kanunu ve daha başka
olaylar ülkenin toplumsal yapısı üzerinde büyük etki bırakmış olduğundan
dolayı, 1925-1926 yılları, Türkiye’nin en kritik yılları olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanına yönelik planlanan
suikastla ilgili şahsen Mustafa Kemal ve hükümet daha 1926 yılı başlarında haberdardı.
Üstelik o zaman kendilerine haber veren kişi, yasaklanan Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası üyelerinden Sarı Edip Efe olmuş, lakin Kemalist hükümet bu
suikastı, muhalefetle hesap görmek amacıyla kullanmıştı. Hükümet, tam da bu
yüzden 1926 başlarında suikast tertipleyicilerini tutuklama konusunda tedbirler
ele almaz.
Mustafa Kemal Paşa, 7 Mayıs 1926 tarihinde Türkiye’nin
doğu ve batı vilayetlerini kapsayan bir geziye çıkar. Kemal, 14 Haziran 1926’da
Balıkesir’den, plana göre 15 Haziranda suikastın gerçekleşeceği İzmir’e doğru
yola çıkması gerekmekteydi. Yapılan plana istinaden suikast, İzmir Kemeraltı
caddesinin çarşıya açılan kısmında gerçekleştirilecek, Gürcü Yusuf, Laz İsmail
ve Çopur Hilmi bu noktada Kemal’e ateş açacaktı. Lakin suikast hazırlıklarının
son toplantısı Giritli kaçakçı Şevki’nin evinde yapılır ve Şevki, 15 Haziran
akşamı hemen İstanbul’a hareket eden Sarı Edip Efe ile Abidin’in suikastı
hükümete haber vereceğinden endişelenerek, İzmir valisi Kâzım Dirik’e giderek
suikast hakkında bilgi verir.
Suikast tertipleyicilerinin lideri Lazistan milletvekili
Ziya Hurşit, TBMM’nde muhalif “İkinci grup” üyelerindendi. Hurşit, suikastı
gerçekleştirecek olanları “Gülcemal” gemisiyle İzmir’e getirmiş ve Gaffarzade
otelinde Sarı Edip Efe’yle tanıştırmıştı. Ziya Hurşit, eski İttihatçı ve
Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurucularından Albay Rasim’den Sarı Edip Efe’ye bir
mektup getirmişti.
16 Haziran 1926 sabahında Türk gazeteleri kısa bir haber
yayınlayarak, cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e karşı tertiplenen bir suikastın
açığa çıkarılıp, tertipleyicilerin tutuklanmış olduğu haberini verir. 18
Haziran 1926 tarihinde suikast girişimiyle ilgili hükümet tarafından yayınlanan
“resmi bildiride”, seyahati esnasında Kemal’e karşı bir suikast hazırlandığı,
cumhurbaşkanının İzmir’e ulaşmasından bir gün önce suçluların tutuklanmış olup,
suçlarını itiraf ettikleri ve olayın İstiklâl Mahkemesi’ne intikal edip, olayı
araştırmak üzere mahkeme heyetinin İzmir’e hareket etmiş olduğu haberi verilir.
1926 İzmir ve Ankara yargılamaları
İzmir ve Ankara yargılamalarının özü ve gidişatını doğru
anlayabilmek için, İstiklâl Mahkemeleri’nin yetki ve yargı prensiplerine kısaca
değinmekte fayda var. İstiklâl Mahkemeleri, 1920 yılında, Osmanlı hükümetine
hizmet eden casuslar ve milli kuvvetlerden firar edenlere yönelik hızlı ve
etkili bir araç olarak kurulmuş ve TBMM’ne tabi olmuşlardır. İstiklâl
Mahkemeleri’yle ilgili davaların soruşturması kararı hükümet tarafından
verilip, dosya daha sonra mahkemeye teslim edilmekteydi. Davalar topluma açık
düzenlenmekte ve gazeteler bir gün önce oturumları duyurmaktaydı. İstiklâl
Mahkemeleri tarafından verilen hükümler itiraza tabi değildi. Tüm sivil ve
askeri görevliler, hükümlerin yerine getirilmesi konusunda sorumluydu. Bu
mahkemeler, davanın yürütülmesi açısından diğer mahkemelerden farklı olup,
sanıklar hem hâkim, hem savcı tarafından sorgulanmaktaydı. Sanığın şahit
gösterme veya mahkemenin kararına itiraz etme hakkı bulunmamaktaydı. Dahası, bu
mahkemeler tarafından verilen idam cezaları, meclis tarafından hemen
onaylanmaktaydı. İstiklâl Mehâkimi Kanunu’nda avukat tutma konusunda hiçbir
engel olmamasına rağmen, genel olarak sanıklara avukat tutma izni
verilmemekteydi.
Bu mahkemeler, 1921 yılından itibaren faaliyet
göstermemekle birlikte, 1923 Aralığında halifelikle ilgili yeni bir yazının
dolaşıma girmiş olduğundan dolayı yeni bir İstiklâl Mahkemesi İstanbul’a
gönderilir, Mart 1925’te ise Takrir-i Sükûn Yasası’nın kabulünün ertesinde iki
İstiklâl Mahkemesi daha kurulur ve bunlardan biri Ankara’da bulunur, diğeri
ise, asileri yargılamak üzere Türkiye’nin doğu bölgelerini dolaşır. Sadece 1925
yılında 800 kişi İstiklâl Mahkemeleri tarafından yargılanır ve bunlardan 70’i hakkında
idam cezası verilir. Bu gezici mahkemeler tarafından farklı davalar görülmüş
olmakla birlikte, Mustafa Kemal’e karşı suikast düzenlemek suçlamasıyla
sorgulanan Ermeni asıllı Manuk Manukyan’ın davası özellikle belirtilmeye
layıktır. 1923-1927 yıllarında İstiklâl Mahkemeleri tarafından görülen davalar,
1920-1923 yıllarında görülenlerden belli oranda farklılık arz etmektedir.
Profesör Ergün Aybars’a göre 1923-1927 yıllarında bu mahkemelerde görülen
davalar genelde ayaklanma (özellikle Şeyh Sait ayaklanması ve Şapka Kanunu’yla
ilgili gösteriler), Atatürk’e karşı suikast ve İttihatçılık, firar, casusluk,
hükümete karşı gelme, iftira vs. ile ilgili olmuştur. Genellikle mahkeme
heyetinin oturduğu kısımda, üzerinde “İstiklâl Mahkemesi, Mücadelesinde, Yalnız
Allah’tan Korkar” yazılı büyük bir afiş göze çarpmaktaydı. Bu mahkemeler,
ülkedeki diğer tüm mahkemeler ve idari birimler üzerinde yetkiliydi. İstiklâl
Mahkemeleri gerekli olduğu durumlarda bu mercilere başvurarak, tutuklamış
oldukları şüphelilerin dosyalarının kendilerine gönderilmesi konusunda
başvurmakta ve bu talep hemen yerine getirilmekteydi. Bu zaman diliminde, ABD
yüksek komiseri, amiral Marc Bristol tarafından ABD elçiliğine gönderilen
yazıda, İstiklâl Mahkemeleri’nin özelliklerinden birinin de, hâkim ve savcı
arasında görüş ayrılıklarının hemen-hemen bulunmaması olduğunu belirtmektedir.
İzmir ve Ankara davalarına bakan İstiklâl Mahkemesi,
Cumhuriyet Halk Fırkası’nı TBMM’nde temsil eden mebuslardan oluşmuştu. Rauf
Orbay, bu İstiklâl Mahkemesini “Mahkeme değil, eşkıya yatağı”,- diye
betimlemektedir. Mahkeme görevlileri, mahkemenin kendisi tarafından tayin
edilmekteydi. Mahkemenin hemen tüm üyeleri genç olup, Mustafa Kemal’e sadık
kişilerden seçilmişti. İstiklâl Mahkemesi üyeleri olarak tanınmış memurlar,
daha 7 Eylül 1920 tarihinde TBMM’nde toplanarak “Hiçbir kanun maddesine bağlı
kalmadan, kendi vicdani kanaatları ile karar verecekleri” konusunda karar
verir. İstiklâl Mahkemeleri’nin faaliyetine 1927 yılında son verilir ve 1949
yılında Cihat Baban ve Adnan Adıvar’ın önerisiyle İstiklâl Mahkemeleri Kanunu
da yürürlükten kaldırılır.
Mustafa Kemal, 16 Haziran 1926 akşamı İzmir’e vararak,
Naim Palas oteline yerleşir. Kemal, otelde şüpheli Ziya Hurşit’le karşılıklı
bir görüşme yaptıktan sonra, başbakan ve içişleri bakanına yolladığı şifreli
telgrafla Sarı Edip Efe ve İzmit mebusu Şükrü’nün tutuklanması emrini verir,
İstanbul polis şefi Ekrem’e yolladığı şifreli telgrafla da İttihatçıların
tutuklanmasıyla ilgili ilk işareti verir. Ziya Hurşit, Gaffarzade Oteli’nde,
Laz İsmail ve Gürcü Yusuf Ragıp Paşa Oteli’nde, Çopur Hilmi ve kardeşi ise
Karşıyaka’da bulunan evlerinde tutuklanır.
Ankara İstiklâl Mahkemesi 17 Haziran 1926 tarihinde,
mahkeme reisi Ali Çetinkaya (Kel Ali) ve tüm mahkeme heyetiyle Ankara’dan İzmir’e
gider. SSCB elçiliğinin raporunda belirtilmiş olduğu gibi, 17 Haziranda İzmir,
İstanbul ve Ankara’da, muhalefet saflarında çok sayıda tutuklama
gerçekleştirilir. Tarihçi A. G. Avakyan’ın belirttiğine göre, İstiklâl
Mahkemesi’nin İzmir’e gidişinden, yani parti üyelerinin bu suikastla ilgileri
belirlenmeden önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin mahkemenin
emriyle tutuklanmaya başlanmış olması ilginçtir.
Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi ise o günlerde hayret
edilecek derecede rahat olup, bu olayın kendisi üzerinde ruhsal bir etki
yaratmış olduğu görülmemekteydi. Bu durum, hükümet ve Kemal’in hayli önceden
düzenlenen suikast hakkında bilgi sahibi olup, muhalefet ve özellikle de
İttihatçılarla hesap görmek niyetiyle daha erken önlem almamış olduklarını
kanıtlamaktadır.
TASS ajansının 20 Haziran 1926 tarihinde duyurmuş olduğu
gibi, suikastla ilgili, içlerinde eski savaş bakanı Cemal Paşa, Osmanlı
İmparatorluğu’nun eski eğitim bakanı Ahmet Şükrü, eski İstanbul mebusu Şükrü ve
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyesi bir dizi milletvekilinin de bulunduğu 40
kişi İstanbul’da tutuklanmıştı.
İsyan bölgesinde faaliyet gösteren İstiklâl Mahkemesi
üyeleri tarafından 22 Haziranda gönderilen telgrafta, suçlular arasında
milletvekillerinin de bulunmakta olduğundan dolayı, TBMM’nde bir oturum
düzenleyerek bu mebusların dokunulmazlıklarının kaldırılması önerilmesine
rağmen, suikast olayını soruşturan diğer İstiklâl Mahkemesi’nin kesinlikle
benzer bir ihtiyaç duymayarak, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası eski üyelerinden
oluşan ve TBMM’nde temsil edilip, dokunulmazlığa haiz 29 milletvekilinden
21’ini tutuklamaya başlamıştı.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyesi Ali Fuat Cebesoy,
Kâzım Karabekir, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Albay Arif, Rüştü, Bekir
Sami, Sabit Sağıroğlu, Halis Turgut, Necati Kurtuluş, Halet Sağıroğlu, Münir
Hüsrev, Halil Işık ve başkaları tutuklanır.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın hemen tüm önde gelen
üyelerinin tutuklanmış olmasına rağmen, 22 Haziranda basında yer bulan ve
fırkanın tüm faal üyelerinin tutuklanacakları konusundaki haber, İstiklâl
Mahkemesi tarafından tekzip edilir. Önde gelen üyelerinin tutuklanmış olduğu
haberini alan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası önderleri, Refet (Bele) Paşa’nın
evinde toplantı yaparak, konuyla ilgili protesto sunma konusunu görüşür.
Hazırlamış oldukları protesto notasını TBMM başkanı Kâzım Özalp’a takdim
etmeleri bir yarar sağlamamakla birlikte, tersine, dava esnasında suçun ikrarı
olarak yorumlanır.
26 Haziran 1926 tarihi itibarıyla tutuklanmış olanların
sayısı 100’ün üzerinde olup, tutuklamalar, yargılama sürecinde de sürer.
“Times” gazetesinin 29 Haziran nüshasında belirtildiği üzere, çok sayıda
tutuklama daha beklenmekteydi. Aynı gün, İstiklâl Mahkemesi reisi Ali
Çetinkaya’nın, basına vermiş olduğu mülakatta, suikastın tertiplenmesiyle
ilgili İttihat ve Terakki Partisi’ni suçlaması üzerine, 30 Haziran tarihinden
itibaren, İttihatçı önderlerin yeni tutuklamaları başlar.
İttihat ve Terakki Partisi’nin tutuklanan üyeleri
arasında Mehmet Cavit, Hafız Mehmet, İttihat’ın birinci sekreteri Mithat Şükrü
Bleda, Doktor Nazım, Yenibahçeli Nail, Filibeli Hilmi, eski içişleri bakanı
İsmail Canpolat, Kara Vasıf, Azmi, Ahmet Nesimi ve başkaları özellikle
belirtilmesi gereken isimlerdendir.
Tutuklananların son grubunun başında İttihat ve Terakki
Partisi’nin tanınmış liderlerinden ve maliye bakanı Cavit bulunmaktaydı.
İngiliz “Daily Telegraph” gazetesinin 28 Haziran 1926 tarihli nüshasında,
“İttihatçıların yönetimi döneminde maliye bakanı, günümüzde ise “Osmanlı borçları”
heyetinde Türkiye’nin delegesi olan Cavit’in, Kemal Paşa’ya karşı suikasta
katılmış olma suçlamasıyla tutuklanmış olması haberi, diplomatik çevrelerin bu
davaya yönelik ilgisini daha da yoğunlaştırmıştır”,- diye belirtmektedir. Aynı
kaynak, 26 Temmuzda, Avrupa ve Amerikalı tanınmış siyasilerin, tutuklu Cavit’in
serbest bırakılması için Ankara nezdinde girişimlerde bulunmuş olduklarını
belirtmektedir.
İttihat ve Terakki Partisi yönetimi yıllarında Osmanlı
İmparatorluğu’nun İaşe Nazırı olan Kara Kemal ise, intihar ederek,
tutuklanmasını önlemiştir. Sayısız aramalara rağmen adli makamlar tarafından
bulunamamış. Daha işin başından itibaren Kara Kemal’in yakalanması için
önlemler alınmış olduğundan dolayı, yurt dışına kaçmış olması olanaksız kabul
edilmiştir. Saklandığı yeri bildirenlere hükümet tarafından 10 bin lira vaat
edilir. Eski posta müdürü İhsan Bey’in evinde gizlenen Kara Kemal, 28 Temmuz
1926 tarihinde eve baskın yapan polislerin eline düşmemek için saklandığı evin
kümesinde intihar eder.
İçlerinden, İzmir yargılaması dâhilinde gıyabında idam
cezasına çarptırılan Ankara valisi Abdülkadir Bey ise, 23 Ağustos 1926
tarihinde Bulgaristan’a kaçarken tutuklanır ve hüküm 31 Ağustos 1926 tarihinde
infaz edilir.
Ankara İstiklâl Mahkemesi, davaya 26 Haziran 1926
tarihinde İzmir’de, günümüzde kütüphaneye dönüştürülmüş olan Elhamra
sinemasında başlar. 49 sanığın büyük bir kısmı milletvekillerinden
oluşmaktaydı. Ankara, İstanbul, İzmir, Eskişehir ve daha başka yerlerde
tutuklanan çok sayıda şüpheli arasında, aşağıda belirtilen 3 grubun
temsilcileri mahkemeye çıkar. 1. Suikastın düzenleyicileri, 2. Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası üyeleri, 3. Eski İttihatçılar. Mahkeme heyeti, başkan Ali
Çetinkaya, üyeler Rize milletvekili Laz Ali (Zırh), Aydın milletvekili Reşit
Galip ve savcı Necip Ali’den (Küçüka) oluşmaktaydı.
İzmir davası, baş sanık Ziya Hurşit’in sorgulamasıyla
başlar. Sanık, mahkeme başkanının “Suikastı, siyasi nedenlerle gerçekleştirmek
istediğinizi kabul ediyor musunuz?”,- sorusuna olumlu cevap verir. Ziya Hurşit
ve suç ortaklarına mahkeme heyeti tarafından hiçbir zaman suikast düzenleme
sebepleri sorulmamış olması dikkat çekicidir. Ziya Hurşit’in, suikastı siyasi
nedenlerle düzenlenmiş olduğu konusundaki ifadesi, arkasında daha büyük siyasi
bir teşkilât görme açısından yeterli kabul edilir. Hâlbuki Ziya Hurşit sadece,
cumhurbaşkanlarına karşı düzenlenen tüm suikast denemelerinin siyasi nedenlerle
gerçekleştirilmiş olduğunu belirtmek istemekteydi.
İzmir yargılaması esnasında, İttihat yönetimi yıllarında
Osmanlı İmparatorluğu’nun eğitim bakanı olan Ahmet Şükrü’nün suç ortaklığı
özellikle ayrıntılı bir şekilde irdelenir. Şükrü, Malta sürgünü dönüşünde, 1924
yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na üye olduğundan dolayı, suikasta
katılımı kanıtlandığı durumda bu suç, hem İttihat ve Terakki Partisi, hem de Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası’na bağlanabilecekti. Ahmet Şükrü, Ziya Hurşit’in aksine, tüm
suçlamaları reddeder.
Şükrü, İzmir suikastıyla bir ilgisi olduğunu inatla inkâr
etmesine rağmen, suikastla doğrudan ilgili olan diğer sanıklarla
yüzleştirildiğinde, bu kişiler, onun suikastin düzenleyicilerinden biri olduğu
ve silahları kendisinden almış olduklarını iddia eder.
İzmir yargılaması süresinde, hem mahkeme başkanı, hem de
savcı tarafından, 1923 Nisanında Cavit’in evinde gerçekleştirilen eski
ittihatçı liderlerin toplantısına gönderme yapılarak, sözü geçen toplantı,
suikastın ilk adımı olarak kabul edilerek, bu toplantı ile İzmir suikastı
arasında doğrudan bağ kurmaya çalışılır.
Mahkeme başkanı ve savcı, iaşe bakanı Kara Kemal, maliye
bakanı Cavit ve eğitim bakanı Ahmet Şükrü başta olmak üzere, özellikle
ittihatçılar üzerine yoğunlaşır. Bu üçlünün oluşturduğu grup, mahkeme
tarafından “Kara Çete” olarak adlandırılır.
Mahkeme heyeti, ilk olarak Cavit’in sorgulanması
esnasında, 6 Temmuz 1926 tarihinde “Kara Çeteden” bahsederek, Cavit’ten bu
konuda ifade talep eder. İstiklâl Mahkemesi, Cavit’in yargılanması esnasında,
tekrar ilk defa olarak, 1918 yılında Talât Paşa hükümetinin istifa nedenlerini
sorar ve konunun, Mustafa Kemal Paşa suikastı soruşturmasıyla hiçbir mantıklı
ilişkisinin bulunmadığından dolayı, dinleyenler arasında hayret uyandırır.
Önceden yazılan senaryoya istinaden mahkeme başkanı “İşte o vakit bir
takımlarınız vatanı felâkete sürükledikten sonra kaçtı. Bir takımlarınız ise
kaçamıyarak İngilizlere teslim oldunuz. Daha sonra da bir millet caniyle,
malıyla fedakârlıklar ederek sizin Anadoluya gelmenize imkân verdi. Dehâlet
ettiniz… Geldiniz ama, rahat durmadınız. İttihat Terakki erkânıyla bir toplantı
yaptınız…”,- yorumunda bulunur.
Aynı sorunun, Doktor Nazım’ın Ankara’da yargılanması
esnasındaki sorgulamasında da ortaya atılmış olduğu ve Nazım’ın, İttihatçı
elebaşlarının kaçış sebebinin Ermeni Sorunu, yani Birinci Dünya Savaşı
yıllarında Hıristiyanların imhası ve bu konuyla ilgili sorumluluktan kaçma
arzusu olduğunu itiraf etmesi enteresandır.
Savcı Necip Ali daha sonra, cumhurbaşkanına karşı
İzmir’de suikast girişiminin haricinde, hükümeti devirme planının da var
olduğunu belirterek, bu girişimin eski İttihatçılardan oluşan ve “Kara Çete”
olarak anılan gizli grup tarafından gerçekleştirilmek istendiğini açıklar.
Savcı, bu grubun yargılanmasının Ankara’da gerçekleştirilmesine karar
verildiğini açıklayarak, bu grubun dosyasını ayırmayı talep eder. Savcının
talebi kabul edilir ve bu yargılama 1. İzmir suikastı yargılaması ve 2.
İttihatçıların yargılanması olarak iki aşamaya ayrılır. Cavit’in
yargılanmasından sonra İsmail Canpolat sorgulanır ve savcı “İsmail Canpolat,
Kara Kemal, fırka içinde Şükrü Bey’le birlikte en faal, en mühim azasıdır.
Yapılması kararlaştırılan suikast içinde Canpolat Bey’im Şükrü Bey’denayırmaya
imkan yoktur”,- belirterek, Canpolat için 10 yıl kürek cezası talep eder.
İsmail Canpolat, Kara Kemal’in Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programının
hazırlanması işine katılmamış olduğunu vurgular.
11 Temmuz 1926 tarihinde savcı Necip Ali tarafından
hazırlanan suçlama mahkemede dinlenir. Buna göre, 17 Haziran 1926 tarihinde
sanıklar cumhurbaşkanına suikast gerçekleştirmeyi planlamaktaydı. Suçlamada,
Necati, Çolak Selahattin, Hüseyin Avni ve Kara Vasıf’ın suikastla bir ilgileri
olmadığı belirtilmiş olmasına rağmen savcı onların, Kara Kemal’le yakın ilişki
içinde bulunmuş olduklarından dolayı Ankara’da ifadelerinin alınmasını talep
eder. Suçlamada, İttihat ve Terakki Partisi’nin, suikasta katılmış olduğu, bu
partinin üyelerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkımın eşiğine getirmiş oldukları
ve partiyi feshetmiş olmalarına rağmen, yeniden yönetime gelmeyi planladıkları
vurgulanır. Savcıya göre parti programının, Kara Kemal’in yazıhanesi ile Cavit’in
Şişli’de bulunan evinde, kendilerini İttihat’ın temsilcileri olarak kabul eden
kişiler tarafından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulmadan önce hazırlanmış
olduğu tespit edilmiştir. Suçlamada, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın bazı
üyelerinin, İttihat ve Terakki Partisi’ni yeniden yönetime getirmek
isteyenlerle birlikte ittifak içinde olup, yönetimi birlikte ele geçirmek için
suikast amacıyla siyasi bir ağ oluşturmuş oldukları vurgulanmaktaydı. Bu ağın
Kara Kemal, Şükrü, Cavit, Halis Turgut, İsmail Canpolat, Albay Arif, Naili,
Hilmi, eski Ankara valisi Abdülkadir’in yönetiminde bulunduğunun açığa kavuşmuş
olduğu belirtilir. Savcıya göre İttihatçılar, hukuki yollardan yönetime
gelemeyeceklerini anlayıp, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na girerek, fırkayı
kullanmışlardır. Suçlamada İttihatçıların, Şeyh Sait isyanı ile Şapka Kanununa
karşı ayaklanmalardaki katılımları vurgulanmaktaydı. Suçlamaya göre
İttihatçılar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasından sonra, son
çare olarak cumhurbaşkanını öldürmeye karar verir.
İzmir davası sanıklarının savunmaları, 12 Temmuz 1926’da
mahkeme tarafından dinlenir. Ahmet Şükrü savunmasında, suikastla hiçbir
ilgisinin bulunmadığını iddia edip, eğitim bakanı olarak ülkeye yapmış olduğu
hizmetlerden bahsederek, tüm suçlamaları reddettikten sonra, avukat tutup,
şahitler sunarak, kendisine savunma hakkı verilmediğini protesto eder.
İsmail Canpolat savunmasında “Esasen son senelerde
siyasete karşı bezginlik duyuyorum” belirterek, suikastla olan ilgisini reddeder.
Cavit Bey’in evinde yapılan toplantıda, Mustafa Kemal Paşa’ya yapılacak olan
önerinin tartışılmış olduğu, daha sonraki toplantının amacının ise, Kara Kemal
ve Mustafa Kemal arasında yapılan görüşmelerin sonuçları hakkında bilgi almak
olduğunu vurgular.
İzmir yargılaması, 15 kişinin idama mahkûm edilmiş
olduğuna dair kararın açıklandığı 13 Temmuz 1926 tarihinde son bulur. Mahkemede
hazır bulunan ve ölüme mahkûm edilen sanıklar emekli Albay Rasim, Çopur Hilmi,
Sarı Efe Edip, Gürcü Yusuf, Laz İsmail, Trabzon mebusu Hafız Mehmet, Ziya
Hurşit, İzmit mebusu Şükrü, Saruhan mebusu Abidin, Eskişehir mebusu Albay Arif,
Erzurum mebusu Rüştü, İstanbul mebusu İsmail Canpolat ve Sivas mebusu Halis
Turgut’tan oluşmaktaydı.
Son üçü için savcı tarafından ölüm cezası talep edilmemiş
olmasına rağmen, tümünün de İttihat ve Terakki Partisi’nin önde gelen
isimlerinden olduklarından dolayı, mahkemenin onları da idama mahkûm etmesi
enteresandır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası temsilcileri Kâzım Karabekir,
Cafer Tayyar Eğilmez, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Bekir Sami ve diğerlerinin
salıverilmiş olması dikkat çekicidir. İttihatçı tutuklular ise “Kara Çete”
davasında sorgulanmak üzere Ankara’ya nakledilir.
İstiklâl Mahkemesi, İzmir’deki çalışmalarını
nihayetlendirdikten sonra, 17 Temmuz 1926 tarihinde Ankara’ya döner ve
kendisine tahsis edilen binada, ikinci davanın hazırlıklarına başlar.
Soruşturma aşamasındaki ilk sorgulama 20 Temmuzda gerçekleşir.
İzmir suikastı davasının ikinci aşaması olan Ankara
yargılaması veya “Kara Çete” davası, 2 Ağustos 1926 tarihinde, saat 14’te
başlar. Mahkeme salonu, aralarında milletvekillerinin de bulunduğu bir halk
kitlesiyle ağzına kadar doluydu. Sanık sandalyesinde, Mehmet Cavit, Doktor Nazım, Hüseyinzade Ali
Turan, Yenibahçeli Nail, Filibeli Hilmi, Hüseyin Cahit Yalçın, Küçük Talât
Muşkara, Hüseyin Avni Ulaş, Kara Vasıf, Mithat Şükrü Bleda ve Ahmet Nesimi
Sayman gibi tanınmış İttihatçılardan oluşan 50’nin üzerinde kişi bulunmaktaydı.
Ergün Aybars’a göre “Şimdi uzun süredir iktidarı ele geçirmek teşebbüsünde
olduğu bilinen İttihat Terakki’nin Türk politik hayatından temizlenmesi sırası
gelmişti”. İstiklâl Mahkemesi’nin 27 Temmuzda, İttihat’ın ülkeye “çok yararlı
olduğundan” dolayı parti olarak yargılanmayacağını açıklamış olmasına rağmen,
sadece bir gün sonra, 28 Temmuzda, bir önceki açıklamasıyla çelişerek, İttihat
ve Terakki Partisi’nin de, ülkeyi dünya savaşına sürüklemiş olduğundan ve bu
arada oluşan gıda maddeleri eksikliğini, parti üyelerinin zenginleşmesi için
kullanmış olduğundan dolayı suçlu kabul edildiğini açıklar.
Henüz dava başlamadan, soruşturma aşamasında basın
tarafından İttihat ve Terakki Partisi aleyhine propaganda yapılmaktaydı.
Gazetelerde, hayli ağır suçlamalar eşliğinde, İttihatçı sanıklarla ilgili
enformasyon sunulmaktaydı. Süreli basında yayınlanan haber ve makalelerde, eski
İttihatçıların, tarihe ışık tutacak özellikte çok önemli ifadeler verecekleri
belirtilmekteydi.
İttihatçıların, başkentin Ankara’ya taşınmasına her zaman
karşı olduklarından ötürü, Ankara’nın, Mustafa Kemal ve Türkiye’nin yeni
yöneticilerinin, İttihatçılara yönelik üstünlüğünü simgelediğinden dolayı, bu
yargılamanın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde gerçekleştirilmesi kararı
tesadüf değildi.
İstiklâl Mahkemesi heyetinin üyeleri, İttihatçıların
tarihi sorumluluğunu toplum önünde vurgulamak amacıyla, Ankara yargılaması
esnasında, İttihatçılara yönelik duruşlarını daha da sertleştirir. Davaya bakan
mahkeme, Atatürk’e yönelik suikastla hiçbir ilgisi olmayan İttihatçıları da
yargılamak için, sanıklara, ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokmaktan, savaş
esnasında gerçekleştirilen suçlara kadar her soruyu sorup, her konuda hesap
sormak açısından kendisini son derece özgür hissetmekteydi.
Savcı Necip Ali, ilk duruşmada hazırlamış olduğu
suçlamayı okur. Bu suçlamada İzmir suikastı teşebbüsü ve İttihat ve Terakki’nin
suikastla olan ilgisini vurguladıktan sonra, milli hareket esnasında
İttihatçılar tarafından gerçekleştirilen çalışmalara ve Kara Kemal’in, İttihat
ve Terakki Partisi’ni yeniden diriltme denemelerine değinir. Savcı, sanıkları
İzmir suikastından sorumlu addederek, bunu bir intikam etkinliğinden maada, bir
ihtilal denemesinin hazırlığı olarak telakki edilmesi gerektiğini vurgular.
Suçlama başlıca üç nokta üzerinde yoğunlaşır.
1. İttihat ve Terakki Partisi liderleri tarafından,
özellikle dünya savaşı yıllarında iktidarın kötüye kullanılması,
2. İttihatçıların, 1921 yılında Mustafa Kemal’in konumu
ele geçirme denemeleri,
3. İttihatçıların 1923 kurultayı.
İddianamede Kara Kemal’in, Osmanlı İmparatorluğu’nun
Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması neticesinde Talât, Enver ve Cemal
paşaları ülkeyi terk etmeye ikna etmiş olduğu vurgulanmaktaydı. Bu durum, daha
sonra Doktor Nazım’ın ifadesinde de tasdik edilir. Doktor Nazım’ın “gizli bir
örgüt tarafından gerçekleştirilmesi planlanan suikastla” ilgisi olmaması, savcı
tarafından imkânsız olarak kabul edilmekte, Cavit Bey ise, Kara Kemal’in ağına
dâhil olmakla suçlanmaktaydı.
Ülkeyi sebepsiz yere savaşa sokmak ve Birinci Dünya
Savaşı yıllarında yolsuzluk yapmakla ilgili, İstiklâl Mahkemesi tarafından
ortaya atılan konuların bir kısmı 1919 yılındaki İttihatçıların
yargılanmasında, divan-ı harp mahkemeleri tarafından da dile getirilmişti.
Ankara yargılaması süresinde mahkeme, İttihat ve Terakki
Partisi üyeleri arasında dikkatlerini büyük oranda Cavit ve Doktor Nazım
üzerinde odaklamıştı. Cavit Bey, ateşkes sonrasında yurt dışına kaçmak ve Enver
Paşa’yla işbirliği yapmakla suçlanmaktaydı. İddianamede, Cavit’in ifadesi
üzerine Doktor Nazım’ın evinde İttihatçıların gizli toplantıları sonucunda
düzenlenen 9 maddeden oluşan bir planın bulunduğu, bu maddelerin tek-tek
görüşülerek, katılımcılar tarafından oybirliğiyle kabul edilmiş olduğu belirtilmekteydi.
Duruşmalar esnasında sık-sık İttihat ve Terakki
Partisi’nin yürütmüş olduğu siyasete vurgu yapılmış ve her sanığa, İttihat ve
Terakki’nin resmi olarak var olup, olmadığı sorulmuştur.
İlk oturumda iddianamenin okunmasından sonra Küçük Talât
sorgulanır. İttihat ve Terakki Partisi’nin geçmişinden dolayı Küçük Talât’tan
hesap soran mahkeme başkanı, Birinci Dünya Savaşı yıllarında yapılan
yolsuzluklar, milli hareket döneminde Enver Paşa’nın Türkiye’ye geçme çabaları
ve daha sonraki yıllarda İttihatçıların her ne pahasına olursa olsun iktidara
gelme çalışmaları üzerinde ayrıntılı bir şekilde durur.
Küçük Talât’tan sonra, İttihat ve Terakki Partisi birinci
sekreteri Mithat Şükrü Bleda sorgulanır ve mahkeme başkanı tarafından
kendisine, ülkeyi Birinci Dünya Savaşı’na sokma, savaş yıllarında oluşan gıda
sorunları, yolsuzluklar, ateşkesten sonra İttihatçı önderlerin kaçışı ve daha
başka konularda sorular sorar. Mithat Şükrü’nün sorgulanması esnasında, İttihat
ve Terakki Partisi belgelerinin ortadan yok olmasıyla ilgili soruya, parti
genel sekreteri tarafından, belgeleri Behaeddin Şakir’in almış olduğu cevabı
verilir ve Bleda, 1919 yargılanması esnasında divan-ı harp mahkemesine vermiş
olduğu ifadede, belgelerin Doktor Nazım tarafından götürülmüş olduğunu belirtmiş
olduğundan dolayı kendisiyle çelişkiye düşer. Bu çelişki, Şükrü Bleda’nın kötü
hafızasından ziyade, belgeleri ortadan kaldıran Doktor Nazım’ın o anda
kendisiyle birlikte sanık sandalyesinde bulunduğu, Behaettin Şakir’in ise,
Ermeni intikam komandoları tarafından çoktan ortadan kaldırılmış olduğundan
dolayıydı. Burada dikkat çekici olan nokta, şahsen Nazım’ın, partiyle ilgili
bazı iddiaları inkâr etmekle birlikte, kendi veya Behaettin Şakir tarafından
yok edilmiş olduklarının bilincinde olarak İttihat ve Terakki Partisi
kurultaylarının kayıtlarına gönderme yaparak, bu sebeple “…oradaki tutanakları
buldurursanız…” ifadesini kullanmaktaydı.
Şükrü Bleda’dan sonra Azmi, Ahmet Nasimi, Doktor
Hüseyinzade Ali, Eyüp Sabri, Doktor Rusuhi ve Hamdi Baba da sorgulanır.
10 Ağustos 1926 tarihinde Cavit’in sorgulanması
gerçekleşir. Bu duruşmada mahkeme salonu görülmemiş şekilde doluydu.
Dinleyicilerin büyük bir kısmı, sanığı yakından tanıyan, eski İttihat ve
Terakki Partisi üyeleri olup, daha sonra Halk Partisi sıralarına geçmiş olan
kişilerdi. İçlerinde milletvekilleri de vardı. Sanığa, İttihatçıların 1923
yılında kendi evinde yaptıkları toplantıyla ilgili sorular yöneltilir. Mahkeme
üyelerine göre Cavit Bey, İttihat ve Terakki’yi “her ne pahasına olursa olsun
diriltmeye kararlı” grubu yönetmekteydi. Mahkeme üyelerinden biri olan Kılıç
Ali, anılarında mahkeme başkanının sorularına Cavit’in soğukkanlılıkla cevap
vermiş olduğunu belirtmektedir. Sanık, İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarı
yıllarında ülkeyi yönetmiş olan tüm bakanların, Damat Ferit Paşa hükümetinin
kurulmasından sonra tutuklanış olduğunu, bundan dolayı da kendisinin 6 ay ülke
içinde saklandıktan sonra İsviçre’ye kaçmış olduğunu, Enver Paşa’nın Türkiye’ye
geçmek istediğini duyduktan sonra, Enver’i bu fikrinden vazgeçirmek için ikna
etmesi niyetiyle Talât Paşa’ya bir mektup yazmış olduğunu belirtir. Cavit,
mahkeme başkanı tarafından bu kritik anda ülkeyi terk etmekle suçlanır.
Sanık, İzmir yargılaması esnasında, İttihatçılar
tarafından düzenlenen ve 9 maddeden oluşan planın varlığını inkâr eder, fakat
Ankara yargılaması esnasında mahkeme başkanı bu planı “Elimize geçmiyeceğini
zannettiğiniz için (İzmir yargılaması esnasında) söylemek istemediniz değil
mi?”,- diyerek sanığın önüne koyar. Cavit, olayların üzerinden uzun zaman
geçmiş olduğunu ve hatırlamadığını öne sürerek, kendisini savunmaya çalışır. Bu
planın özellikle “Hâkimiyet ve saltanat, münhasıran milletindir” şeklinde
formüle edilen üçüncü maddesi mahkemenin dikkatini çekmişti. Padişahlığın,
Mustafa Kemal tarafından ortadan kaldırılmış olduğundan dolayı mahkeme,
özellikle bu noktayla ilgili Cavit’ten açıklama talep eder. “Hükûmet merkezi
İstanbul’da olmalı” olarak ifade edilen beşinci madde de mahkeme tarafından
belirtilir. Sanık, Osmanlı payitahtının her açıdan başkent olmaya uygun
olduğunun belirttiğinde mahkeme başkanı, İstanbul’un coğrafi açıdan uygun
olmadığını öne sürer. Cavit, sorgulaması sırasında, 1923 yılında İttihatçılar
tarafından kendi evinde gerçekleştirilen toplantının gizli emeller taşıdığını da
reddeder. Savcı, bu toplantı esnasında devlete karşı ihanet planlanmış olduğunu
iddia eder, mahkeme başkanı ise, bu toplantı esnasında kabul edilen 9 maddelik
planın, 8 Nisan 1923 tarihinde Mustafa Kemal tarafından yayınlanan Halk
Partisi’nin 9 prensiplerini reddetmiş olduğunu öne sürer. Mahkeme başkanı,
Cavit’in öne sürdüğü argümanların ikna edici olmadığını belirtir.
Doktor Nazım’ın sorgulanması esnasında mahkeme başkanı
tarafından, İzmir suikastıyla ilgisi olmayan sorular dile getirilir. Mahkeme
başkanı Ali Çetinkaya, Nazım’ın, tutuklanması ve yargılanmasından çok önce
karar verilmiş olan idam cezasına layık olduğu konusunda toplumu ikna edebilmek
amacıyla, yıllar önce vuku bulmuş olaylarla ilgili sanığa sorular yöneltmeye
başlar. “Bu memleketi durup dururken siz harbe soktunuz. Neticesi malûum.
Şimdi. Umumî Harbe girebilmek için hangi devletlerle ne esaslar dahilinde
anlaştığınızı söyleyin bakalım?”.
Sanık, bu soruya cevap olarak “Bendenizin malûmatım
yoktur. Yalnız Sait Halim, Talât ve Enver Paşaların malûmatı vardı” belirtir ve
kendisinin savaştan “açık alınla” çıkmış olduğunu iddia eder.
Doktor Nazım’ın sorgulaması esnasında mahkeme başkanı
tarafından sanık, partinin feshedilmesinden sonra üyelerinin faaliyetlerinin
gayrihukuki olduğunu kabul etmeye zorlanır. Ali Çetinkaya, İttihatçıların bu
tarihi olaylarla ilgili tarihi sorumluluk taşıdığını vurgulayarak, İttihatçı
liderlerin ülkeden kaçması olayına değinir, Doktor Nazım ise, buna cevap
olarak, kaçış kararının parti merkez komitesi tarafından alınmış olduğunu,
“Hıristiyanların, Rumların ve Ermenilerin bunlara husumeti var diye” Talat,
Enver, Nazım, Bahaettin Şakir ve kendisinin, kendi güvenlikleri açısından
ülkeyi terk etmeleri gerekmiş olduğunu belirtir. Başkan ardından Cavit’in
evinde yapılan toplantıya, bu toplantıda hazırlanan ve Nazım’ın evinde yapılan
arama esnasında bulunan 9 maddelik plana değinir.
Atatürk’ün biyografı Falih Rıfkı Atay’ın belirttiğine
göre Nazım’ın, Kemal’in Talât’a Türkiye’ye dönme izni vermesi durumunda,
Ermeniler tarafından öldürülmüş olmayacağını iddia edip, Mustafa Kemal’i
Talât’ın katili olarak kabul ettiğini belirtir. Nazım, Mustafa Kemal’e Meclis
tarafından verilen “gazi” unvanıyla alay ederek, İzmir tramvaylarında Kemal’i
“gazoz paşa” ve Milli Hareket yıllarındaki yazışmalarda “sarı kul” olarak
adlandırmaktaydı.
Kendi iktidarları yıllarında tek partili sistem kurmuş
olan İttihatçıların, İzmir ve Ankara davaları süresince demokrasiden
konuşmaları ve muhalefet oluşturmanın demokratik prensiplerden biri olduğunu
vurgulamaları ilginçtir. Örneğin, Mustafa Kemal’in 9 prensiplerine karşı olduğu
iddia edilen planın hazırlanması konusunda mahkeme tarafından suçlanan Nazım,
“parti kurmak, vatandaşlık hakkıdır”,- diye vurgulamaktaydı. Buna karşılık
savcı müdahale etme gereği duyarak, “Birçok vatandaşlar Terakkiperver Fırkaya
dahil olmuştur ve olabilir de. Serbesttiler. Kimsenin bunlara bir şey dediği
yok. Lâkin doktor Nazım Bey’i buraya getiren komitacı tarzındaki faaliyetti.”,-
diye cevaplamıştır.
Savcı, sorgulama sonrasında yaptığı açıklamada, Nazım’ın
cevaplarında samimiyetin kırıntısının dahi olmadığını belirtir.
Savcı, 23 Ağustos 1926 tarihli duruşmada mütalaasını
sunarak Cavit, Nazım, Hilmi ve Nail için 55. maddeye istinaden (asılarak idam)
idam cezası, Ali İhsan, Vehbi, Ethem, Hüsnü, Hamdi, Rauf Orbay ve Rahmi için
57. (müebbet kürek) ve 58. maddelere istinaden hapis cezası, Mithat Şükrü Bleda
da dâhil olmak üzere, kalan 26 sanığın ise beraatını talep eder.
Mahkeme, 25 Ağustos 1926 tarihinde sanıkların
savunmalarını dinler. Sanıklara avukat tutma izni verilmemiş olduğundan dolayı,
kendileri tarafından yazılan savunmalarını okurlar. Özellikle Cavit Bey,
sanıklar arasında en parlak savunmalardan birini hazırlamış, konuşması genel ve
özel olmak üzere iki kısımdan oluşmuştu. Yaklaşık 40 dakika süren savunmasında
Cavit, savaşa katılma fikrine hemen her zaman karşı olduğunu ve bunu her
fırsatta hükümete belirtmiş olduğunu bildirir. Savaş yıllarında yapılan
yolsuzluklarla da hiçbir ilişkisi bulunmadığını iddia eder. Cavit, savunmasında
9 maddelik planın varlığını inkâr etmeden, benzer planların, siyasi hayatın
taleplerinden hâsıl olduklarını vurgular.
Cavit’ten sonra Yenibahçeli Nail, Doktor Nazım, Hilmi,
Ali İhsan ve diğerleri de savunmalarını sunar.
Ankara yargılamasının hükmü 26 Ağustos 1926 tarihinde
açıklanır. Kararda, “…millet ve memleketi düşman ayakları altına atıp kaçmaktan
başka çare bulamayan İttihat ve Terakki mensuplarının Milli Mücadele’nin
sonucunda yine iktidara gelecekleri kanaatinde oldukları, Lozan görüşmeleri
sırasında Cavit Bey’in evinde yapılan gizli toplantılarla, isimleri sayılan
Kara Kemal, Şükrü, Ismail Canbolat gibi eski İttihatçıların Gazi M. Kemal’e
yaptıkları başvurunun reddinden sonra, Ziya Gökalp de dahil olmak üzere bir
kısım üyenin siyasi otramdan ayrıldığı, fakat diğerlerinin devam ettiğinin
anlaşıldığı belirtildi. Bu gizli toplantılarda Büyük Millet Meclisi’ndeki
birinci ve ikinci grupları birleştirip, eski İttihatçıları da içine alıp Rauf
Bey’in yardımını sağlamak, bu olmadığı takdirde İttihatçılardan 15-20 kişilik bir mebus listesini “Müdafaa-i
Hukukçular”ın şüphesini çekmeden yine Rauf Bey’in yardımı ile kabul ettirmek
veya bu da olmadığı takdirde, açıkça İttihat Terakki olarak ortaya çıkmak
kararı alındığının ve bunların hepsinin de başarısızlıkla sonuçlanması üzerine,
Halk Partisi’ni parçalamak için girişimde bulunulduğunu, Rauf Bey’in de buna
araç olduğunu, daha sonra Terakkiperver Parti’nin kuruluşu hazırlanarak bu
yolla iktidarın ele geçirilmeye çalışıldığını uzun uzun anlatıyordu…”.
Mahkeme heyetinin verdiği kararda, İttihatçıların eskiden
işlemiş oldukları suçlar, İzmir suikastıyla aşağıdaki şekilde
irtibatlandırılmaktaydı “Fakat, buraya kadar sıralanan suçlara dikkat edilirse
görülür ki; hepsi de umumî harbe giriş, bu harp esnasında yapılan iaşe işleri
gibi yolsuzluklar ve nihayet memleketi harbe sokanların kaçtıkları yerlerdeki
faaliyetleri ve daha sonra memlekette iktidarı ele geçirmek için fırka kurmağa
teşebbüsleri gibi noktalar üzerinde toplanmaktadır”.
Karar hükmünde daha sonra tek-tek sanıklar ele alınır.
Cavit Bey, İzmir suikastını hazırlayan şahıslarla sıkı ilişki içinde olmak,
onlara yön göstermek ve desteklemekle, Doktor Nazım Bey ise Cavit’in evinde
gerçekleştirilen toplantılara ve bu toplantılarda alınan kararlara katılmakla, Nail ve Hilmi ise, Enver Paşa’nın
Rusya’da bulunduğu tarihten itibaren İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidara
gelmesi için çalışmalarda bulunmak ve gizli toplantılara katılmakla
suçlanıyordu.
Karara istinaden eski maliye bakanı Cavit, Doktor Nazım,
Ardahan mebusu Hilmi ve Nail ölüm, Ali Osman Vehbi, Hüsnü, İbrahim Ethem, Rauf
Orbay ve Rahmi ise 10 yıl sürgün cezasına çarptırılır. Kalan 37 sanık, İstiklâl
Mahkemesi tarafından beraat ettirilir.
1926 yılının Eylül başlarında Ankara İstiklâl Mahkemesi
tarafından, İttihatçıların yargılanmalarıyla ilgili birkaç ufak dava daha ele
alınır. Örneğin 1 Eylül 1926 tarihinde avukat Hüseyin Avni, TBMM eski mebusu
Necati ve bunların akrabalarından Hasan Tahsin ve Mustafa’dan oluşan bazı
Eskişehirliler mahkeme tarafından 5 yıl sürgün cezasına çarptırılır.
Belirtilen şahısların, Mustafa Kemal’e karşı düzenlenen
suikastta Ziya Hurşit’le işbirliği içinde bulunmuş oldukları kanıtlanır.
1926 yılında darağacına gönderilen Nail’in, 1919 yılında,
Trabzon Ermenilerinin tehcir ve taktil davası dâhilinde, Ermenilerin imha
edilmesini organize etmekten, gıyabında idama mahkûm edilmiş olduğunu belirtmek
gerekir.
Türkçeye çeviren: Diran Lokmagözyan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.