Markar Esayan
Guardian'ın Türkiye başyazısının kilit cümlesi şuydu. “Tam Batılılaşmamış, yoksul Müslümanların kendi ülkelerini
yönetmelerine izin verilemez.” Adamlar Türkiye'yi çoğu Türkiyeliden daha iyi
analiz ediyorlar. Neden böyle? Çünkü Türkiye'yi yukarıdaki formülün tersi bir
devlet/toplumsallık üzerinden yıllardır kontrol ediyorlar. Türkiye'yi, Yeni
Türkiye formülü ile özgür bırakmak demek, bölgenin kontrolünü ilelebet
kaybetmek demek. Yeni Türkiye'nin kurulması demek, yeni bir Ortadoğu demek.
Mütevazı olmaya gerek yok; yeni bir çağın açılışı demek...
Bu kin, mücadele yeni değil. Cumhurbaşkanımız ve
Başbakanımız Yenikapı mitinginde olayı ne kadar derinden kavradıklarını
gösteren konuşmalar yaptılar. Büyük resim budur.
“Zulüm 1453'te başladı” şeklinde tezahür eden zihniyet
günümüze değin devam etmekte, kendisini günümüze kadar getirebilen Osmanlı
çoğulculuğu, Sayın Erdoğan ve AK Parti üzerinden hedef alınmaktadır.
Fatih Sultan Mehmet Han, Hıristiyanlık değerlerini
yitirmiş Bizans üzerinde ülkesini bir cihan imparatorluğuna yükseltirken,
müslim, gayrımüslim, hangi ırk ve mezhepten olursa olsun tebasına döneminin en
demokratik anlayışını sergiliyordu.
Bursa Ermeni Ruhani Önderi Hovagim'i İstanbul'a getiren,
ona İstanbul Ermeni Patrikliği'ni kurduran da Fatih Sultan Mehmet'ti. Vizyona
bakar mısınız? Rumlar, Yahudiler ve tüm gayrımüslimler, Osmanlı İmparatorluğu
boyunca hayatlarının en huzurlu ve adaletli dönemlerini yaşadılar. Ne zaman ki
devlet çöktü, herkesin kabusu başladı. Çoğulculuk anlayışı içinden yükselen
birlik bozulunca, milyonlarca insan bedel ödedi, can verdi.
Ben Yeni Türkiye'yi, Sayın Erdoğan'ın verdiği mücadeleyi
bu bağlamda değerlendiriyorum. O yüzden önce gazeteci, şimdi de bir siyasetçi
adayı olarak elimi taşın altına soktum.
Çünkü liderimizi bu kavgada yalnız bırakmak, kendimize
ihanet olurdu. Tarihimize, ödediğimiz bedellere ve yitirdiğimiz atalarımıza,
şehitlerimize.
Sayın Erdoğan'a ve AK Parti'ye dönük sürek avı, ne
Erdoğan, ne de AK Parti'nin kabahati, sorumluluğudur. 1453'ten gelen bir
kavganın, bir nefretin sonucudur. Maalesef Osmanlı'nın en zayıf anında
Tanzimat'la ülkeye giren Batılılaşma sevdası, ülkenin sosyolojisine derin bir
çelişki sokmuş, devleti de gayrı millileştirmiştir. Dünyanın en sert
İslamofobik dalgalarından biri Türkiye'de yaşanmaktadır.
Batı önce kendisine rakip gördüğü Hıristiyanlığı
çökertti. Batı toplumları cemaatlerinden inançlarından koparıldı, değerleri
unutturuldu. Vicdanın yerini bürokrasi, müminin yerini atomize bencil ve mutsuz
bireycilik aldı.
Bu akıl, dini bir inanç sistemi olarak görmez. Ondan bir
güçlü bir organizasyon yeteği ve kendi amaçlarına düşman değerler sistemi
olarak nefret eder.
Bu manada Guardian'ın Türkiye yazısındaki “Az
Batılılaşmış, yoksul ve dindar” tanımlaması, Batı'nın henüz fethedemediği bir
iktidar alanını tarif ettiği için çok değerlidir.
Sayın Erdoğan ve AK Parti'nin ilk dönemlerinde
desteklenmesi, sonrasında ise sürek avının hedefi olması, bir tür içi
boşaltılmış bugünkü Avrupa Hristiyanlığı gibi bir İslam modeli yaratma amacı
ile ilgiliydi. Ne zaman ki Sayın Erdoğan'ın “kontrolden çıktığını” farkettiler,
düğmeye basıldı. Yere göğe sığdırılamayan Erdoğan, The Economist'te boğdurulan
3. Selim'e benzetilerek ölümle tehdit edildi, Hitler bıyığı ile Alman
dergilerinde yer aldı. Kendisine ve kendisini destekleyenlere karakter
suikastları başladı.
Ülkedeki Batıcılar, sözde liberal ve solcu aydınlar da
desteklerini çektiler, savaş durumuna geçtiler. Cemaatle aynı anda pozisyon
değiştirdiler.
Peki Erdoğan ne yaptı? Fatih 1453'te ne yaptıysa onu...
“Bu ülkeyi bu ülkenin halkı yönetsin” dedi. “Bana emanet edilen milli iradeyi
uluslararası güçlere, onların içerideki maşalarına teslim etmem” dedi. “Türk
Kürt kardeştir, herkes eşittir, birbirini öldürmesinler, barış olsun” dedi.
Dersim katliamları için özür diledi, 1915 Büyük Felaketi için taziye yayımladı.
Yoksulluğa mahkum edilen büyük kitleleri merkeze taşıdı, onlara saygı duydu,
hizmet etti, zenginleştirdi, halkı için sevgiyle çile çekti. Ha bu arada
İstanbul sermayesi de beş kat zenginleşti. Kimsenin yaşam biçmine, kazancına
halel gelmedi.
“Öyle mi?” dediler. “Sen Kürt sorununu çözmeye mi
kalkıyorsun, senin celladın olarak biz de HDP'yi formatlarız, üzerine örgütü
salarız” dediler, yaptılar da. “Alnı secde görüyor” diye güvendiği sözde dini
cemaat, paralel yapıyı idamı için harekete geçirdiler. Merhum Erbakan ve
Yazıcıoğlu'nun partilerini sürek avına kattılar.
Bu seçim, 1453'ten beri devam eden bir bağımsızlık
savaşıdır. Mücadele ettiğimiz laikçi nefret Batı'nın bin yıllık öfkesidir. Bu
noktada özellikle dindar Türkler ve Kürtlerin liderlerine sandıkta sahip
çıkması, kafalarını netleştirmeleri, asıl hedefin lider değil, kendileri
olduğunu görmeleri gerekir. Şu anda Batı'nın fethetmediği, yeni bir değer
üretecek, bu değer üzerinden Fatih gibi bir barış dönemi açacak olan “Tam
Batılılaşmamış” yeteri kadar zenginleşip gevşememiş halktır.
Abdülhamit Han'dan, Menderes'ten, Özal'dan sonra ne
olduysa, Erdoğan ve AK Parti'den sonra da olacak olan odur.
Artık karar zamanı. Ben tüm CHP, MHP, HDP, Saadet ve
BBP'lileri sandığa AK Parti'ye oy vermeye çağırıyorum. Öyle ki kendi
partilerini de bu gayrı milli muhasaradan kurtarsınlar.
Şimdi sandık zamanı. Akın akın sandıklara gidelim ve
geleceğimize, barışa ve özgürlüğe sahp çıkalım.
Bu altı yüz yıllık sürek avını ancak sizler durdurabilirsiniz.
1 yorum:
Gerek yok,biz okuyacağımızı okuduk,göreceğimizi gördük(Avedis)
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.