Yavuz Baydar / @twitter @e-posta
Raymond Kévorkian’ın 2006 yılında Fransa’da, geçtiğimiz
ay ise Türkiye’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Ermeni Soykırımı
adlı yapıtı “yok ediş”in toplu bir dökümü niteliğinde. Bizlerin hayatında
hafızanın uyanışının önemli bir yeri var. Bizler derken hem benim gibi
1950'lerde doğmuş o malum '1978'liler Kuşağı'nı kastediyorum, hem de 1960'larda
doğmuşları. Ama hiç kuşku yok ki, 1940'larda dünyaya gelip Türkiye'ye yeni
düşünce akımlarını soldan taşıyanlar için de durum aynı.
Aklı başına, vicdanı yerinde olan herkes son 40 küsur
yılda ağır çekim bir 'toplu hipnozdan çıkış' süreci yaşadı ve etrafındaki kıpır
kıpır, çoğu kez de acı dolu değişime bizzat tanıklık etti.
Türkiye tarihinin önemli bir kısmının yeraltına gömülü
olduğunu, Kürtler'in gizlenemeyen varlığını, pogromların ve öbür eziyetlerin
arka planında yatan kötücül devlet aklının girift alt yapısını, koca bir millete ezberletilip kabul ettirilen
geçmiş üzerinden kurulmaya çalışılan bozuk bugünleri yavaş yavaş kavradık.
Kavradıkça şunu da anladık: Bir ülkenin tarihi ne kadar
saklanmış ve bunun üzerinde oluşmuş 'ortak bilinç' ne kadar narkozlu kalmış
ise, o ülkeyi hazır ideolojik kalıplarla anlamak da o kadar zor.
'Toplu hipnoz'dan uyanış, kavramasını becerenlere, o
nedenle, her şeyden önce şu gerçeği öğretti:
Kaldırdığın kapağın altında gördüğün her şeyle ilgili
olarak önce vicdanına danış. Vicdanını denediğin ölçüde, ancak, çevreni saran
insanların kimlik derinliklerinde yatan gerçeklerin anlamını kavrayabilirsin.
“Sizin biliyorsunuz muazzam bir Ermeni meseleniz var”
Ben şanslıydım. Bugün 59 yaşındayım. 43 yıl önce,
1970'lerin tam ortasında, sert ideolojik kalıplara kendilerini uydurmaya
çalışıp devletsi ezberlere karşı kendi ezberlerini üretmeye çalışan kişiler
arasında, 'acaba?' diye gizlice sorabildiğim için değil. O benim iç dünyamla
ilgili, belki bana sadece alan açan bir kişilik parçasıydı.
Benim şansım, üniversiteye girer girmez çevremde bulduğum
ve kişisel hikâyelerini sakınmayan Kürtlerin dünyasını tanıdıktan ve kapağın
altındaki parçalardan birini görüp o travmanın çapı karşısında kendi travmamı
yaşadıktan hemen sonra kendimi, çok doğru bir karar sonunda İsveç'te bulmamla
ortaya çıktı.
1976'da, bir yandan üniversiteye giderken, Türkiye'nin
kangren üretmiş müzmin sorunlarının anası olarak gördüğüm Kürt sorunu ile
ilgili yabancı kaynakları okumaya çalışıyordum. Kütüphanede bir gün kitap ararken,
evvelce Stockholm Üniversitesi'nde zaman zaman karşılaşıp merhabalaştığım
Arjantinli, cuntadan 'yandım Allah' diye kaçmış bir solcuya rastladım.
"Neler arıyorsun" diye sordu. "Kürtlerle
ilgili kaynak kitaplar" diye cevabımı alınca gülümsedi. "Yahu o tamam
da, sizin biliyorsunuz muazzam bir Ermeni meseleniz var" dedi.
Ekledi: "Ben Buenos Aires'te partide Ermeni
arkadaşlardan öyle hikâyeler duydum ki, dudağım uçukladı. Bana sorarsan,
ülkenizin başına ilerde bu mesele şayet kapanmazsa çok büyük dertler açılacak.
Sen bence bu konuya da iyice bak."
Şanslıydım, derken bunu kastediyorum. Latin Amerikalı
dostuma bu erken uyarısından ötürü çok şey borçluyum. Beni erkenden bu
hipnozdan uyandırdığı, baştan aşağı acıyla örülü de olsa, tarihin bu
kapkaranlık mahzeninin kapılarını gösterdiği için.
1977'den beri Osmanlı'nın son dönemiyle ilgili ne
bulduysam okudum. Özellikle İttihat ve Terakki tarihinde gizlenmiş, Agatha
Christie romanlarını aratmayan gizilliği, insana meydan okuyan ürperti
unsurlarını, o dönem tarihinin ancak parça parça üst üste ekleyerek yeniden
kurulmasına dair meydan okuyuşu heyecan verici buldum. Ermenilerin hikâyesi,
bir milletin yok edilişinin şeytani kurgusu, inkârın cumhuriyet dönemindeki
mimarisini bu sayede çözebilmenin şansını önemsiyorum.
Ermeni tabusunun kırılması, 'toplu inkâr' camında o
kırıkların yürümeye başlaması da 1970'lerin sonunda başlar. Ragıp Zarakolu
sayesinde kıpırdayan gerçek tarih hamlesinin hemen sonra Taner Akçam'ın cesur
çıkışlarıyla şekillenmesi, SSCB'nin çökmesi ardından ilk Erivan ziyaretleri,
çıkmaya başlayan kitaplar, tek tek yükselerek çoğalan sesler, yeni bir kuşağın
o döneme dair ilgisinin akademik alana yayılmaya başlaması, uyandırma servisi
oldular.
AKP'nin AB reformlarına geçici olarak sarıldığı dönemde uyanışın
hızlanmasında, aralarında yer aldığım tabu kırıcılığın en önemli dönüm noktası
2005 Osmanlı Ermeni Konferansı idiyse, bence onu da aşan parçası,
yayınevlerinin 1915'e soykırım diyen uluslararası akademik çalışmalarını tek
tek, ağır ağır, kararlılıkla yayınlamaları oldu. Bunun kalıcı önemi sonradan
anlaşılacaktır.
Bugün, 24 Nisan 2015 itibarıyla, 1915'e soykırım diyen
eserler külliyatının belli başlıları artık dilimizde mevcut diyebiliriz. Son 40
yıl bu araştırmaların patladığı bir dönemdi ve şimdi bizim kitabevlerinin
raflarında - her ne kadar bazılarının çevirileri yalapşap olsa da - başta
Vahakn Dadrian olmak üzere yığınla dönem analizi sıra sıra duruyor. Tehcir,
mülklere el koyma ve soykırımın anlatıldığı otobiyografiler ve sözlü tarih
kitapları, İttihat Terakki tarihi, savaş suçlularının mahkeme dökümleri de
hakeza ilgilenenler için mevcut.
Kısacası 1915'te yoğunlaşan Ermeni faciasının öncesi ve sonrası ile ilgili siyasi,
hukuksal, sosyolojik, bireysel, diplomatik boyutların gerçekle örtüşen parçalarının
çoğu, ne mutlu bize ki, Türkiye'de el altında.
Ermeni Soykırımı, Raymond Kévorkian, Çeviri: Ayşen
Taşkent Ekmekçi, İletişim Yayınları
Ermeni Soykırımı, Raymond Kévorkian, Çeviri: Ayşen
Taşkent Ekmekçi, İletişim Yayınları
Ermeni soykırımı anlatımındaki şu ana kadar en büyük
eksiklik, Fransız-Ermeni tarihçi Raymon Kévorkian'ın 'magnum opus'u sayılan
Ermeni Soykırımı (Les Genocide des
Armeniens) idi. Seçili başlıktan anlayabilirsiniz: Eğer konu ile ilgili, en
öncelikli ve başkalarına (meraklıları için) pek de gerek bırakmayan bir başvuru
eserinden söz edeceksek, aklımıza ilk gelen, bu 1200 sayfalık, her türlü ezberi
kırıcı, aydınlatıcı, ipince detaylarla dolu devasa çalışma olmalı.
Boşluğun önemli bir kısmını doldurduğu için İletişim
Yayınları'na, ve bu olağanüstü meşakkatli çeviri işini büyük başarıyla
kotardığı için Ayşen Taşkent Ekmekçi'ye ne kadar teşekkür etsek az. Kitabın bir
bütün - tek parça - halinde, sert kapakla yayınlanmış olmasını da takdirle
karşıladığımı ekleyeyim.
Ne diyebiliriz Kévorkian'ın, uzun araştırmalar sonucunda,
10 yıl önce yayınladığı çalışma hakkında? Hemen her temel referans eseri, bir
ders kitabı gibi, Kévorkian geleneksel formattan kopuk bir yaklaşım
sergilemiyor. Metodolojisi gayet yalın: Osmanlı'nın inişe geçişini belirlediği
1890'lardan hikâyeyi alarak, Atatürk'ün 1923-24'te ulus-devleti şekillendirip
kurumsallaştırdığı döneme kadar olanların kılı kırk yaran bir dökümünü yapıyor.
(Kitabın kaynakçasını incelemek bile birkaç saatinizi alabilir.)
Yapmak için yıkmak
Çalışmanın çekirdek tezi gayet açık: Başarısız 1908
meşrutiyet denemesi ardından hızla militaristleşen İttihat ve Terakki'nin
öncülü Jön Türklerin, homojen bir Türk ulus-devleti kurmanın asli önkoşulu
olarak gördüğü Ermenilerin 'fiziksel imhası'nı, soykırım sürecinin 'iç mantığı'
olarak görüyor Kévorkian.
Girişteki şu sözleri yeterince aydınlatıcı:
“'Yapmak için yıkmak', İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin
benimsediği bir slogan olabilirdi... Jön Türk ve Ermeni elitlerine ayrıcalık
tanıyan bir gözlem seviyesini benimsedim. Yöntem olarak bu dar çevrelerin iç
gelişimini incelemeyi tercih ettim; ki grubun kriz anlarında verdikleri
tepkileri inceledim; kendi aralarındaki ilişkilerin niteliğini, birleştikleri
ve ayrıldıkları noktaları ve hatta ideolojik benzerliklerini araştırdım.”
Baştan sonra Jön Türklerin kurguladığı toplumsal,
hukuksal, siyasi ve idari mekanizmaların yapıları, homojenizasyona dair
tartışma ve akıl yürütmelerle eylem ve işlemlerin sergilendiği kitapta 1909
Kilikya katliamlarına ayrılan yerin önemini ayrı bir vurguyla belirtmek gerek.
Kévorkian, bunun daha sonra soykırıma evrilen süreçte tarafların nasıl bir
karşılıklı güven kaybına uğradığını açıklaması bakımından kilit bir süreç
olarak görmekte. Ama asıl önemli olan, yazarın Osmanlı'nın tehcir ve kıyıma
sahne olan vilayet ve sancakları tek tek ele alıp, kılcal bir dikkatle
dökümlerini bölüm bölüm sıralaması. Bir diğer önemli kısım da, Birinci Dünya
Savaşı ardından oluşturulan ve hemen tümü İttihatçı olan savaş suçlularının
yargılandığı mahkemelere dair bölümler.
Soykırıma dair en önemli kaynağın, Mondros Mütarekesi
ardından Ermeni Patrikhanesi tarafından oluşturulan Enformasyon Bürosu'nun daha
sonra Avrupa'ya kaçırılan dökümleri olduğunun da altını çizelim.
Şahsi tarihim açısından baktığımda, bu kitabın
yayınlanmasının huzurunu hissettiğimi fark ettim. Buzlar hızlanarak eriyor, bir
ülke yavaş da olsa gerçeğe uyanıyor, gördüklerini beğenmese, itelese de,
anlamaya başlıyor, anlama isteği artıyor, çocuklarına ezberler yerine farklı
hikâyeler olmasa bile farklı sorular sormak isteyen ebeveynler görünürlük
kazanıyor. Sosyal uyanışın geriye dönüşü artık çok zordur. Hipnozu fark eden,
ona bir daha razı olmayacak.
Tarihimizin bu kapkaranlık, pislik içindeki sayfasını
kapatabilmek için, Kévorkian'ın kitabının sayfalarını çevirmeye başlayabiliriz
artık.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.