İbrahim Kiras
Dönemin aydınları için asıl mesele devleti ayakta
tutmaktı. Bu amacı gerçekleştirmek yolunda hangi aracın kullanılması gerektiği
konusunda ihtilaf vardı. Ancak bu ihtilafların oluşmasında söz konusu görüş
sahiplerinin sosyal kökenlerinin, kültürel donanımlarının ve ideolojik
angajmanlarının da etkili olduğunu söylemek gerekiyor. Söz gelimi İslamcılık
görüşünün mensuplarının hemen hemen tamamının mutekit ve dindar Müslümanlar
olması, özellikle İkinci Meşrutiyet dönemindeki Osmanlıcılık taraftarlarının
çoğunlukla seküler eğilimli ve Saray’a veya yüksek bürokrasiye yakın kişilerden
oluşması, Türkçülerin ise genellikle orta sınıf ailelere mensup bulunmaları -bu
arada Çarlık rejiminden kaçıp Türkiye’ye yerleşmiş olan Azerbaycan ve Kazan
asıllı aydınların da İslamcılık veya Osmanlıcılık görüşlerine pek meyl etmeyip
Türkçülüğe bağlanmaları- tesadüfle açıklanamaz.
***
Ulus devlet modernitenin siyasi veçhesi. Ama iktisadi,
sosyal, kültürel ve ideolojik veçheleri de var. Osmanlı eliti de bunun
farkındaydı. Avrupa’nın başarısını taklit için İmparatorluğu ulus devlete
dönüştürmeyi düşünecek kadar saf değillerdi. Ancak imparatorluk yapısını ayakta
tutmanın mümkün olmadığının anlaşılmasının ardından milli devlet fikri
kendisini zorunlu bir gerçeklik olarak dayatacaktı. Ne var ki bu millî devletin
nasıl bir millî devlet olacağı konusunda farklı görüşler vardı.
Yusuf Akçura meşhur Üç Tarz-ı Siyaset makalesinde
“Müslümanlık ve Türklük siyasetlerinden hangisi Devlet-i Osmaniye için daha
nafi ve kabil-i tatbiktir?” diye sorduktan sonra kendi cevabını veriyor. Yani
Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük görüşlerine “hangisi daha faydalı ve
uygulanması mümkün” diye bakıyordu Osmanlı aydınları… Akçura gibi devleti
ayakta tutmak yolunda Türklük siyasetini daha işe yarar görenler bu doğrultuda
bir “Türk milleti” tasarımlamaya girişirlerken, Osmanlıcılar ve İslamcılar ise
-tabiri caizse- yine aynı kumaştan farklı adlar taşıyan giysiler biçip dikmeye
çalışmışlardır. Söz gelimi Osmanlılar adı verilen “millet”, Türkçülere göre
Orta Asya’dan bu coğrafyaya gelip burada bir devlet kurmuş olan Oğuz
Türkleridir. İslamcılara göre bu Osmanlılar farklı etnik kimlikleri de içinde
barındıran ama hâkim özelliği Müslümanlık olan İslam milletidir ve zaten tarih
boyunca kendilerini bu şekilde adlandırmışlardır. Osmanlıcılara göreyse Osmanlı
milleti hem farklı etnik kimliklerin hem de farklı dinlerin mensuplarından
müteşekkildir.
Osmanlı devletini Müslümanlar ve gayrimüslimler beraberce
kurup yaşatmışlardır.
Aslında her üç görüşün de yanlış olduğunu veya târihî
hakikatlerle çeliştiğini söylemek mümkün değil. Zira her bir kesim ortadaki
gerçeğin sadece belirli bir kısmını ifade ederek körlerin fili tariflerindekine
benzer bir yaklaşım sergilemişlerdir. Çünkü Osmanlıcılar devletin bütün
unsurlarını bir arada tutmanın hâlâ mümkün olduğunu, bunu sağlamanın yolunun da
kendi siyasi tasarımlarını gayrimüslimlere de kabul ettirmekten geçtiğini
düşünmekteydiler.
İslamcılar ise milleti bir arada tutacak yegâne bağın Müslüman
kimliği olduğuna inanmışlardı. Türk kimliğinin öne çıkarılmasının Arnavut,
Gürcü, Çerkes, Kürt, Arap gibi Müslüman toplulukları devletten
koparabileceğinden endişe ediyorlardı.
Buna mukabil Türkçüler devleti ayakta tutabilmek için
öncelikle “asli unsur”a dayanmak ve bu asli unsurun kendi kimliğinin bilincine
varmasını sağlamak gerektiğine kanaat getirmişlerdi. Onlara göre milliyetler
çağında bütün etnik topluluklar kendi kimlik bilinçlerini geliştirirken asli
unsurun milli bilinçten uzak tutulması devletin bekası adına büyük bir tehlike
oluşturuyordu.
Gerçi Türkçüler kendi aralarında Türk kimliğini tarif
konusunda bölünmüş olsalar da çoğunlukla son tahlilde devletin Müslüman
tebaasını kapsayan bir millet tasarımına sahip bulunuyorlardı.
Uzun sözün kısası, dönemin aydınları için asıl mesele
devleti ayakta tutmaktı. Bu amacı gerçekleştirmek yolunda hangi aracın
kullanılması gerektiği konusunda ihtilaf vardı. Ancak bu ihtilafların
oluşmasında söz konusu görüş sahiplerinin sosyal kökenlerinin, kültürel
donanımlarının ve ideolojik angajmanlarının da etkili olduğunu söylemek
gerekiyor. Söz gelimi İslamcılık görüşünün mensuplarının hemen hemen tamamının
mutekit ve dindar Müslümanlar olması, özellikle İkinci Meşrutiyet dönemindeki
Osmanlıcılık taraftarlarının çoğunlukla seküler eğilimli ve Saray’a veya yüksek
bürokrasiye yakın kişilerden oluşması, Türkçülerin ise genellikle orta sınıf
ailelere mensup bulunmaları -bu arada Çarlık rejiminden kaçıp Türkiye’ye
yerleşmiş olan Azerbaycan ve Kazan asıllı aydınların da İslamcılık veya
Osmanlıcılık görüşlerine pek meyl etmeyip Türkçülüğe bağlanmaları- tesadüfle
açıklanamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.