Akdoğan Özkan / akdoganozkan /akdogan_ozkan@hotmail.com
İnsan bazen kendi mağarasının içindeki 3-5 gölgeye bakıp
bütün bir insanlığı tanıdığını zannedebiliyor… Bir ara Finlandiyalı çift ile
sohbet ediyoruz… Benzinciye niye takıldılar anlam veremiyorum, ama, bu arazinin
eski hali iyi anımsadığım, bildiğim bir şey olmadığından çok yardımcı
olamıyorum. Biraz sonra baklayı ağızlarından çıkarıyorlar: “Orası daha önce
köyün Ermeni mezarlığı idi!” “...” Şaşkınım, kem küm ediyorum. “Mezarlık mı?
Burada Ermeni mi vardı?” gibi aptalca bir cümle kuruyorum. “Evet,” diyorlar. Memleketlerindeki
bir kütüphanede eski bir haritada görmüşler. Bir mezarlığın kalıntıları üzerine
neden benzin istasyonu yapıldığını anlayamadıklarını söylüyorlar. Şaşkınım.!
***
İnsan bazen kendi mağarasının içindeki 3-5 gölgeye bakıp
bütün bir insanlığı tanıdığını zannedebiliyor.
Pek çok konuda başıma gelmiştir. Mesela dağlara sık
gittiğim ve tırmandığım yıllarda o dorukların ve civarın sırlarına hakim
olduğumu sanıyordum.
Oysa damları, çarşakları ve zirvelere giden patikaları
bilerek dağların sırrına vakıf olunamıyormuş. Aslına bakılırsa bu şekilde ancak
zırcahil olunabiliyormuş.
Beni bu cehalet uykusundan 1990’lı yılların ikinci
yarısında bir “kuşluk vakti” tırmandığım güzergâhtan havalanan bir kuş
(urkeklik –tetraogallus caspius) uyandırdı. Yüksekleri mesken tutmuş, nadir
görülen hindi büyüklüğündeki bu koca kuş sayesinde dağlarda insandan başka
canlılar olduğunu da fark ettim. Artık dağlara doruklarına imza atmaya değil, eteğinde,
yamacında, hatta zirvesinde yaşayan canlılarını görebilmek, onları daha
yakından tanıyabilmek için gidiyordum.
Bazı sabahlar Güneydoğu Toroslar’ın eteklerindeki
Çukurbağ köyünde dostum Hasan Şafak’ın evinde sabaha karşı 3,5 -4 gibi uyanırdım. Şafak sökmeden soluğu onunla
birlikte Aladağlar’ın 2,200 metredeki Arpalık Çukuru mevkiinde alırdık. Ama bu
kez hedef Demirkazık’a tırmanmak olmazdı. Tek amacım bu dağın sakinleriyle
“görüşmek ” idi artık.
Açılmış (!) gözlerimle sabahın alacakaranlığında hareketlenen
urkekliği arardım. Kendini göstermekten pek hoşlanmazdı, ürkerdi. Zaten güneş
Aladağlar’ın kayalık yüzeylerini yalamaya başladığında kaya kartallarına ve
diğer yırtıcılara yem olmamak için aktif olmayı keserdi. O nedenle çok
zamanımız olmazdı. Kayalarda dürbünle, teleskopla 1-1,5 saat onları arar, o
güzelim ıslıksı ötüşlerini duymak için sabırsızlanırdık.
Bu zaman zarfında Cimbar Boğazı’nın öte tarafındaki sarp
doruklarda dağ keçilerini (Capra ibex) görürdük, türlü cambazlıklar
yaparlarken. Urkekliği görmüşsek ya da görmekten ümidimizi kesmişsek, bir
kayanın dibine oturur, geven otlarının arasından belirebilecek bir sürmeli dağ
bülbülünün o güzel ötüşünü beklerdik. Sonra sıra kar serçelerince
çevrelendiğimiz anlara gelirdi. Derken kara isketeleri kırmızı alınlarından
seçebilmenin derdine düşer, sakallı akbabaların, sarı gagalı dağ kargalarının
selamlarını beklerdik.
Yaşam büyülüydü. Bu dağları içinde barındırdığı tüm
renkleri ve büyüsüyle birlikte seviyordum. Arpalık Çukuru’ndan dönüşte gözlerim
Cimbar Boğazı’nın kaya duvarlarında zıplaya zıplaya hareket eden duvar tırmaşık
kuşunu arardı. Akşamları uykuya teslim olmadan önce ishak kuşunun ötüşünü
duymayı beklerdim.
Aladağlar muazzam bir coğrafyaydı. Bazen bu zengin ve
renkli dünyaya nasıl olup da onca zaman –o kadar ziyaretime rağmen- kör
kalabildiğime hayret eder, dağa bakıp da sadece kendimi görmüş olduğum yıllar
için içten içe büyük bir utanç duyardım.
2002 yılının Mayıs ayı sonlarında benzer tanıklıklar için
bir kez daha Aladağlar’daydım. Hasan’ın pansiyon olarak işlev gören evinin
ziyaretçileri arasında karavanlarıyla Finlandiya’dan gelmiş 60’lı yaşlarda
sevimli bir çift vardı. Ta oralardan bütün bir Avrupa kıtasını aşıp iki
haftalığına, Hasan’ın bahçesine dinlenmeye gelmişlerdi. İlerlemiş yaşlarına
rağmen her sabah karavana asılı dağ bisikletlerini indiriyor ve dağın başka bir
bölgesinde pedal çevirmek üzere yola koyuluyorlardı.
Bristollü iki
İngiliz ile birlikte ürkeklik ve sürmeli dağ bülbülü peşine düştüğümüz bir
günün akşamında baktım ki, Hasan’ın evinin geniş terasında epey kalabalığız.
Misafirler arasında İsviçreli bir haritacı ile eşi de var.
Bir ara Finlandiyalı çift ile sohbet ediyoruz. Bana kendi
şaraplarından ikram ediyorlar. Kadehlerin yumuşattığı sohbet sırasında civarda
pedal basacak güzel rotalar olup olmadığını soruyorlar.
Evin girişinde asılı Aladağlar haritasının önüne doğru
yürütüyorum onları. Hacı Ömer damlarının civarını tarif edecek oluyorum,
gitmişler bile. Bildiklerimi aktarıyorum. Bana Emli Vadisi’nden Pozantı tarafına
bir dağ geçidi olup olmadığını soruyorlar.
Kendi aralarında Fince bir şeyler konuştukları bir ara bu
kez “Çukurbağ köyünün girişindeki benzin istasyonunun kaç yıldır orada olduğu”
sorusunu yöneltiyorlar.
Bir-iki sene önce geldiğimde orada böyle bir benzinci
olmadığını bildiğimden, “yeni açılmış olmalı” diyorum. Ama bu bölgede daha önce
benzin istasyonu olmadığından yakıt almak isteyenlerin Kayseri yoluna çıkması
gerektiğini aktarıyor, benzincinin açılmasından duyduğum memnuniyeti dile
getiriyorum.
Bu kez, “daha önceki halini hatırlıyor musunuz” diye
soruyorlar. Benzinciye niye takıldılar anlam veremiyorum, ama, bu arazinin eski
hali iyi anımsadığım, bildiğim bir şey olmadığından çok yardımcı olamıyorum. Biraz
sonra baklayı ağızlarından çıkarıyorlar:
“Orası daha önce köyün Ermeni mezarlığı idi!”
“...”
Şaşkınım, kem küm ediyorum.
“Mezarlık mı? Burada Ermeni mi vardı?” gibi aptalca bir
cümle kuruyorum.
“Evet,” diyorlar.
Memleketlerindeki bir kütüphanede eski bir haritada
görmüşler. Bir mezarlığın kalıntıları üzerine neden benzin istasyonu
yapıldığını anlayamadıklarını söylüyorlar.
Şaşkınım. 1983’te alasına vurulduğum koca dağların
eteklerindeki şu köy.... Taşını, kuşunu avucumun içi gibi bildiğimi zannettiğim
şu Çukurbağ köyü 1915 öncesinde Ermeniler ile Türklerin ayrı mahallelerinde
yaşadıkları bir köy olacaktı ve ben onu binlerce km. öteden tatile gelmiş bir
Finli çiftten öğrenecektim!
Bütün bir coğrafya Ermeni izleri taşırken ben nasıl
olmuştum da bunca sene bu izlere böyle kör ve sağır kalmıştım!
Yeni bir cehalet uykusundan daha uyanmak varmış demek ki
kaderde!
Eksik kalan renklerin farkına vararak bir anda uyandım.
Köyün biri Martı (Martir?) adını taşıyan iki mahallesi
vardı. Alaca zirvesinin (3588 m) köydeki bir diğer adının Lorut olduğunu zaten
biliyordum. Tepelerden birinin “Eznevit” adını taşıdığından da haberdardım.
“Sarı Mehmedin Yurdu” yolu üzerinde köylülerin “ziyaret” adını verdikleri,
kayalara oyulmuş mezar yerlerini kaç kez ziyaret etmiştim de. Mangırcı ve Emli
vadilerine bakan Kale Tepesi’nin zirvesinin dinamitlerle delik deşik edildiğini
de görmüştüm. Hatta Kale Tepesi’nde “gavurlardan kalan defineyi” bulduğu
söylenen Ahmet Emmi’nin şehre her inişinin “altınları bozdurmaya iniyor” şeklinde
dedikodulara ve gülüşmelere sebep olduğunu da biliyordum.
Tehcir öncesinde Niğde sancağında 5 Ermeni yerleşimi
olduğunu ve en az 6 bin Ermeni’nin yaşadığını da. 100 yüz yıl önce hepsini
topraklarından sürdüğümüzü de.
Tehcir ile birlikte Pozantı’ya doğru yola çıkarılan çok
sayıda sürgünün yolda taciz edildiğini, yağmalandığını ve çeteci gruplar
tarafından katledildiğini de bir vakitler öğrenmiştim.
Bir köy, bir dağ sadece coğrafyasıyla, flora ve
faunasıyla bir köy, bir dağ değildi. Tarihiyle de vardı ve işte oradaydı. Bazen
bir sis perdesinin arkasında da bırakılsa, bu gerçeğin üzerini örtüp
silebilecek bir istasyon daha icat edilmemişti. Olsa olsa altını kırmızı bir
kalemle çizebilir, belki “ben buradayım” diye haykırabilirdi. Yıllar sonra
Ermenistan’ın dağlarında da yaşadığını öğrendiğim urkekliğin ıslığı gibi ürkek
ama kararlı bir ıslıkla kısa süreliğine gökyüzünü yırtar gibi.
İşte bir zamanlar Güneydoğu Toroslar’da olan da buydu!
@akdoganozkan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.