Kemal Bilget
İnsanlar kaya kovuğundan mı çıkarlar? Beş kardeşlermiş.
Halam en küçükleriymiş. Babam sondan ikinci. İki amcam ve bir halam
evliymişler. Ninem ve dedem orta yaşın üzerinde iki köylüymüşler. Sanırım 60’ın
üzerindeymiş yaşları. Ben biliyorum da onların başına gelenleri, baban neler
anlatırdı size tanıklığından? İnsan avını arkadaşım, insan avını. Bizimkiler
keklikmiş, bizimkiler tavşanmış… Bir de avcılar varmış... Sizin dedeniz var mı?
Neden bizlerin dedeleri yok? Babalarımız taş ya da ağaç kovuğundan mı çıktılar?
Sizin dedeniz var da bizim dedemiz niçin yok? Gidip araştırıp sorun! Benim gibi
yaşı 60’a dayanmış, beş az, beş çok fark etmez, her Ermeni’ye sorun! “DEDEN VAR
MI?” diye. İstisnaları saymayın. Hiçbirinin dedesinin olmadığını görecek ve
bileceksiniz. Dedelerimize ne oldu, niçin yoklar? Sorun bir, öğrenirsiniz. Artan
bey, sizden ve şahsınızda tüm dedesizlerden ben özür diliyorum.
**
Sayısı oldukça çok gözaltına alınmalarımdan birindeydi.
Polis minibüsünün arka koltuğuna oturtulmuştum. Yoğun İstanbul trafiğinde
ilerliyorduk. Dışarısı gürültülü, içerisi sessizdi. Kafamın içerisinde uçuşup dile
gelmeyen düşüncelerim sayısızdı. Sayısız düşünce gitgellerinden iki tanesini
şimdi, 12 yıl sonra bile çok net olarak anımsıyorum. Diyordum ki kendi kendime:
Oğlum Kemal üç gece Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğündesin. Tahta zeminde
yatacaksın. Sabah evden çıkarken pardösü giyinmemekle iyi etmedin. Bu soğuk kış
günü yorgan olurdu sana. Sabah almalıydın pardösünü. Bu akşam yastık sorununu
da çözemezsin. Alış-veriş görevlisi sabahları geliyor; biliyorsun. Büyüğünden
bir boş plastik su şişesi bulursan şanslısın. Musluktan su doldurup yastık
yapardın kendine. Önceki gözaltılarda olduğu gibi. Ya boş su şişesi bulamazsan!
Olan da küçüklerdense! Tahta zemin yine kirli ve pis midir acaba? Nem ve küf
kokuyordur her zamanki gibi. Hücrelerde boş yer olursa iyi olur. Ama salon
kötü. Tuvaletlerin kokusundan kurtulmuş olurdun hücrede. Gayrettepe’nin küf
kokan tahtaları üzerinde üçüncü kez ve üç gece yatmak… İlk yarım saatten sonra
taşın üzerinde yatıyormuş gibi oluyor insan. Uyuşuyor hangi tarafın üzerine
yatmışsan o tarafın. Döne döne katlanıyor insan buna. Ama en kötüsü iki
litreliğinden bir pet şişe bulamamak. Ve de üste örtülecek bir pardösünün
olmaması. Ceket o işe iyi yaramıyor. Polislere söylesem mi acaba bana iki
litreliğinden bir su şişesi bulun diye. Siyasi şubede olsa böyle bir isteği
zaaf sayarlar. Asayişten istemek… Olabilir belki. Beş milyonu gözden çıkarmak
gerek ama. Şu solumda oturan polisle karşılaşırsam Gayrettepe’de, ondan
isteyebilirim sanırım. Sağda oturandan olmaz. Adamın oturuşu bile adam gibi değil.
Kaykılmış da kaykılmış. Bakışları ise küfür eder gibi. Fakat soldaki iyi bir
insana benziyor. Sessiz sedasız ve düzgün oturuyor. Bana hiç bakmaması da
ilginç. Ben kendisine bakınca da gözlerini kaçırıyor. “Sana haksızlık
edildiğini ben biliyorum” der gibi bir hali var. Acaba? Polis işte… İyisi mi
olur! Belki! İsteyeceğin ne ki, hepsi hepsi boş bir pet şişe. Verir verir,
soldaki polis verir. Varsa, bulabilirse eğer. Çok temiz yüzlü. Hayatında hiç bu
kadar duru yüzlü bir polis gördün mü?
Benim aklım üç soğuk kış gecesinde ve pet şişedeyken
Bakırköy İncirli Caddesi bitti. Polis minibüsü Gayrettepe’ye değil,
Bahçelievler’e yöneldi. Çok geçmeden de Bahçelievler karakoluna vardık. Ekip
şefi, sağımda ve solumda oturan polisler ve Bahçelievler karakolundan bir
polisle birlikte bodruma indik. Hücrenin kapısı açıldı ve… O da ne! Ben
demiştim kendi kendime: Bu kadar temiz yüzlü bir polis olmaz diye. Solda oturan
polis değilmiş meğer. O da benim gibi gözaltına alınmış. Benden önce ve arka
koltukların en soluna oturtulmuş.
Bahçelievler karakolunun bodrumundaki hücrelerden
birindeyiz birlikte. Kapı üzerimize kapandı ve polisler gitti. Arkadaşım tahta
kanepenin üzerine oturmadı, yığıldı. Yine yüzüme bakmıyor. Gözleri hep
dizlerinde. Dizleri hafiften titriyor. Dudakları açılmadan oynamakta. Hemen de
söze girilemiyor ki… Bense üç adımlık hücrede voltaya başladım. Arkadaşımı
gözucuyla süzmeye ara vermeden. Dakikalar geçti. İlk sorumu sordum:
Sizi neden aldılar?
“Bilmiyorum” dedi ama sesini zor duydum.
Söylemediler mi?
Tahmin ediyorsunuzdur ama!
Benim bir şeyim yok.
Ben polis değilim. Sorularım da sizi sorgulama amaçlı
değil. Ben de sizin gibi gözaltına alınmış biriyim. Biraz konuşalım istedim
hepsi bu.
Sağolun. Benim suçum yok ama.
Ben var demedim ki. Benim de suçum yok. Fakat
gözaltındayım şimdi. Tıpkı sizin gibi. Neden alındığımı da biliyorum.
Neden?
Bir toplantıda konuşma yapmıştım. Dava açılmıştı. Ceza
kesinleşmiş anlaşılan.
Ne kadar yatacaksınız?
10 ay
Bir konuşmaya 10 ay!
Ne konuşmuştunuz?
Kürt-Türk emekçileri birlik olmalı falan demiştim.
Ha anladım siyasisiniz.
Evet!
Sizinki daha zor.
Sizinki benimkinden kolay yani. Bilmiyorum dediniz de.
Arkadaşım içini çekti. İyice ikiye katlandı. Yarım dakika
kadar alt dudağını ısırdı. Yüzüme bakmamayı sürdürdü. Burnundan derin derin
nefesler alıp verdi ve sonunda fısıltıyla karışık:
Atmaz olaydım o imzayı! Ellerim kırılaydı. Akraba dedik
işte. İşi görülsün dedik. Ben yaşamım boyunca ticaretle uğraşmadım. İşçilik
yaptım hep. Kefil gerekiyormuş. Olmaz olaydım. Akraba dedik, kefil olduk. Senet
üstümüze kaldı. Hepsi neyse de hadi senedini ödemedin, ödeyemedin diyelim,
insan bir haber verir. İcralık olmuşum, ama benim haberim yok. Bir aloo diyemez
mi adam! Adam adam olmazsa demezmiş. Akraba dedik, yaktı beni.
Çok para mı?
Haberim olsa öderdim. Yaktı bizi herifçioğlu.
Anladığım kadarıyla “yanacak” bir şey yok ortada. Ödersin
senedi, bırakırlar seni. İşlemler tamamlanana kadar gözaltında kalırsın hepsi
hepsi.
Öderim öderim de, benim polisle mahkemeyle işim neydi!
Şimdiye kadar karakolun kapısından içeri girmişliğim yok. Ne olacak bilmiyorum.
Neler olacağını, neler yapması gerektiğini iki kez
anlattım adını bile bilmediğim arkadaşıma. Rahatladı birazcık. Rahatladığını
görünce, bundan güç alıp geciktirdiğimiz tanışma faslını başlattım. Adımı
söyledim ona; siyasi kimliğimi açıkladım. Bakırköy’de oturduğumu, Adıyamanlı
olduğumu vurguladım.
Bende dedi ve sustu.
İyi anlayamamıştım “Ben de” ile anlatmak isteğini. “Ben
de Bakırköy’de oturuyorum mu demek istedi, yoksa o da mı Adıyamanlı” diye
düşünürken o sordu:
Adıyaman’ın neresindensiniz:
Gölbaşı!
Ben Kahta’dan. Adım, ……….Artan………
Arkadaşımla tanışmamız gereğinden fazla uzun sürdü. O
birkaç kez tekrarladı adını. Ben bir türlü o’nun adını doğru söylemeyi
beceremedim. Anımsıyorum, uzun bir adı vardı. İki veya üç kez sesli harfler yan
yana kullanılmıştı. Türkçe söyleyişe hiç uygun bir ad değildi. Yardımıma O
yetişti.
Siz bana yalnızca Artan deyin, dedi.
Böylece çıkmazdan çıktım. Adını ve soyadının son hecesini
anlaşarak kullanımdan kaldırdık. Aramızdaki resmiyet iyice azaldı. Sohbetimiz
çok öncelerden tanışıyor olan, ama çok da samimi olmayan iki insanın sohbetine
dönüştü. Giderek resmiyeti “Artan bey” ve “Kemal bey”e indirgedik. Adıyaman’dan
Kahta’dan, Gölbaşı’ndan söz ettik. Bakırköy ortak konularımızdan oldu.
Kendisinden pet şişe isteme hayallerimi anlattım o’na. Söz Gayrettepe
hücrelerine geldi. Deneyimlerimi özetledim arkadaşıma. İşçilik, emeklilik,
öğretmenlik, siyaset derken yeniden Kahta’ya yöneldi söz. Doğduğu köyü anlattı
bana. Bildiğim, iki veya üç kez gittiğim bir köydenmiş.
Köyünüzü biliyorum. Ama orası Kürt köyü. Ermenilerin de
olduğunu bilmiyordum deyince;
Haklısın dedi. Köyümüz Kürt köyü. Biz bir aile Ermeni’yiz.
Ben Kahtalıyım dedim ama, aslımız Elazığlı. Elazığ Kuzovadan. Neresi bilmiyorum
ama.
Öyle miii! Diyerek şaşkınlığımı seslendirdim önce ve
ekledim: Karşılaştığımız andan beri beni şaşırtıyorsun hemşerim. Ben de biraz
Kuzovalı sayılırım. Evliyim de… Hanımköylü derler ya hani. Neyse bunlar önemli
değil de, sizin yaşam öyküsü beni meraklandırdı. Kuzova, Kahta, Bakırköy, bir
Ermeni ustası… Öyküyü bana özetlemeni istesem…
Ben bilmiyorum ki size özetleyebileyim; dedi ve durdu. O
an gözgöze geldik doğrudan. İlk kez uzun uzun baktı yüzüme. Kaçamak gözucu
bakışları bitti böylece. O sustu, ben anlat demedim. Karşılıklı bekleşip
düşündük dakikalarca. Artan beyin neler düşündüğünü bilemem ama, ben sorular
tasarlamakla yormaktaydım kafamı. Söze o başladı.
Babam hep anlatırdı bize. Korkunç olaylar yaşamışlar. Çok
zor günler geçirmişler. Babam canını kurtarıp kaçmış. Kaçış Kahta’ya kadar
sürmüş. Fırat yol göstermiş Babama. Benim doğduğum köye yerleşmiş. Yerleşmiş
dedim de, yerleşme denir mi buna, bilemem. O köyden bir köylünün yanına “azap”
olarak girmiş. Ahırın bir köşesinde, hayvanların yanında yatmış yıllarca. Şu
“azap” sözünü bulan da ne bulmuş ama. Babamın anlatımlarından biliyorum;
“azap”lık tam bir azapmış. Adamın öküzü değil, bir gıdigi (keçi yavrusu) bile
azaptan değerli olurmuş. Bilirsin azaplar karın tokluğuna çalışırlar. Zamanın
köleleri yani. “Çok aç kaldığım günler, çok az sopa yemediğim günler yaşadım”
derdi rahmetli babam.
Sonra?
Sonraaaa! Biliyorsundur; Kahta merkezde bizimkilerden
yaşayanlar var. Babam büyüyüp biriktirdiği parayla iki parça tarla satın
aldıktan sonra evlenmiş. “Şartım” derdi rahmetli, “evleneceğim kızın bizden
olmasıydı, Ananı buldum araya araya”
Başa dönsek Artan bey diyerek araya girdim. Şu Elazığ
Kuzovaya… Babanızdan neler dinlediniz Kuzovalı günleri ile ilgili? Korkunç
dediniz, zor günler dediniz yalnızca.
Babam kendisi de tam olarak bilmiyordu, fakat tarihsel
olaylar gösteriyor ki, Babam 1900 doğumluydu. Çünkü Kuzova’dan kaçtığında 14
yaşındaymış. Halam 11’inde. Dile kolay Kemal bey! Kuzova nereee, Kahta nere!
150 km vardır. 14 yaşında bir çocuk… Onca yolu yürümüş. Fırat’ı görürmüş
Kuzova’daki köyümüz. Ondanmıdır nedir, Babam Fırat’tan hiç ayrılmamış. Taa ki
Kahta’ya gelinceye kadar. Kurda kuşa yem olmamış olmasına ne denir bilemem. Şans
mı, kader mi, Tanrı’nın koruması mı… Gelmiş gelebilmiş işte.
Halam dediniz. 11 yaşındaymış dediniz. Halanızla birlikte
mi gelmiş baban? Başka kimsesi yok muymuş?
Olmaz olur mu: İnsanlar kaya kovuğundan mı çıkarlar? Beş
kardeşlermiş. Halam en küçükleriymiş. Babam sondan ikinci. İki amcam ve bir
halam evliymişler. Ninem ve dedem orta yaşın üzerinde iki köylüymüşler. Sanırım
60’ın üzerindeymiş yaşları.
Ben biliyorum da onların başına gelenleri, baban neler
anlatırdı size tanıklığından?
İnsan avını arkadaşım, insan avını. Bizimkiler keklikmiş,
bizimkiler tavşanmış… Bir de avcılar varmış. Gözü dönmüş, acımasız, insanlıktan
çıkmış insan avcıları. Avlamışlar bizimkileri. Bir babam işte… Küçük halamdansa
iz bile yok. Babamın mezara birlikte götürdüğü yürek yarasıydı halam.
Anlatırken ağlardı hep. Kendini suçlardı. “Bırakıp kaçmasaydım, keşke bende
ölseydim” der, kendi kendini yumruklardı her keresinde.
Artan bey sustu, ben sustum. Hücremizin havası çok
ağırlaştı. Suskunluğumuz ne kadar sürdü anımsamıyorum. Belki üç, belki beş
dakika bekleştik. “Yiğit bir insanmış” sözcükleri bilinçdışı çıktı ağzımdan.
Sessiz düşünüyordum oysa. “Kim?” sorusunu gerekçesiyle birlikte yanıtladım.
Babanız! Onca yaşanmışlıktan sonra kendi kimliğini
sahiplenmek, bir Ermeni kızı bulup evlenmek ve de çocuklarına Ermenice isimler
vermek… Dile kolay!
Babam derdi ki, “İnsanları bağla, köpeklerin zincirini
çöz!” demek istediği şuydu: Devlet bizimkileri bağladı, üstümüze kimi bulduysa
saldı. Harput, Fırat arasındaymış bizim köy. “Arada tepe olmasa sesimiz
Harput’a ulaşırdı” derdi babam. Elli kişilik, yüz kişilik eli silahlı, kılıçlı
ve baltalı gruplar saldırırmış bizimkilere. Camilerde “Beş Ermeni öldüren
cennete gider” diye fetvalar, vaazlar verilirmiş. Cenneti garantilemek
isteyenler mi dersin, yoksa bizim tarla, bağ-bahçe ve evlerde gözü olanlar mı
dersin, toplanıp bizimkileri öldürmeye gelirlermiş. Bizimkiler de kendilerini
savununca, asker köyleri basarmış. Silahları toplar, az sayıdaki yetişkin
erkekleri götürüp karakolda günlerce tutarmış. Kadın ve çocuklar savunmasız
kalır, avcılara av olurmuş. Ninemler her sabah erkenden çocukları
hazırladıkları azıklarıyla birlikte arazide ve çalılar arasında saklarlarmış.
Akşam gider geri getirirlermiş. Anlayacağınız gibi bu önlem ancak kendisine
anlatılanı anlayabilen ve istenileni yapabilen çocuklar için uygulanabilir.
Yani yedi ile onbeş yaş arası… Ama altı yedi yaşın altındakiler de “kelle”
sayıldığından, cennet anahtarı olmaktan kurtulamamışlar. Yalnızca benim dört
bebek kuzenimi baltayla kesmişler. Bizim köyde ve diğer köylerde kurban sayısı
kaçtır, sen düşün. Dedemlerin askerlerce Harput’a götürüldüğü günlerden
birindeymiş. Ninem, babam ve küçük halamı araziye götürmüş. Bir meşe kümesinin
içine saklamış. Onlara o gün yalnızca su vermiş. Azık hazırlayamamış.
Yiyecekleri mi kalmamış, yoksa zaman mı bulamamış, bunu babam da bilmiyor.
Akşam geceye dönmüş, ama ninem babamla halamı almaya gelmemiş. İki kardeş yola
düşüp köye gelmişler. Gelmişler ama köyde kimseyi bulamadıkları gibi evlerin
çoğu da yakılmış bir durumdaymış. “Bir köpek gördük canlı olarak” derdi babam.
Dört gün köy çevresinde yaşamış iki çocuk. Beşinci gün avcılar av paylaşmaya gelmişler.
Bizimkileri görmüş birisi. Tazılar saldırmış iki yavru tavşana. Hızlı kaçmak
gerektiğinden, yönlerini aşağıya, Fırat’a dönmüşler babamla halam. Fırat’a
kadar yakalanmamışlar. Fırat kıyısında bir süre kaçma kovalamaca sürmüş. Halam
çok yorulmuş. Yarı açmışlar üstelik. Halam yürüyemeyince kalmış. Beklemiş
cellatlarını. Babam yakalanma korkusuyla bırakıp kardeşini, Fırat boyunca
kaçmış. Kaçmış ha kaçmış. Ta Kahta’ya kadar. Öykü böyle işte Kemal bey.
Anlatılanları ağzı açık dinlemişim anlaşılan. Ağzımın
kuruduğunu sessizlik sırasında anladım. Söz bulup Artan’a bir şeyler söylemekte
zorlandım. Zaman kazanmak için hücre mazgalını olanca gücümle yumruklamaya
başladım. Gelen polisin merdivendeki ayak seslerini duymak sevindirdi beni.
Polis geldi. Kibar bir insanmış. “Bir bardak su lütfen!” dedim. Kapıyı açtı
polis ve “Tuvalete de gidecekseniz” diyerek kapıyı gösterdi. Koştum neredeyse.
Kana kana terkos suyu içtim musluktan. Elimi yüzümü yıkarken saçlarımı da
yıkadım neredeyse. Dönüp hücreye ve Artan beyin yüzüne bakmaya utanarak;
Artan bey dedim. Duraladım. Kekeleye kekeleye utanç
duyuyorum diyebildim. Acılarını yenilediğim için özür dileyecektim niyetimden.
Sözcükler boğazıma takılıp kaldı. Öksürmeler işe yaramadı. Sözcükler düğüm
düğüm, sıra sıra düğümlendi boğazıma. Anladı o da bunu.
Anlattıklarım geçmişte kaldı. Biz yaramızla birlikte
yaşamaya alıştık. Da… keşke yaşanmasaydı tüm bunlar. Bizler de dedelerimizi,
ninelerimizi tanıyabilseydik. İnanın insan özlüyor; dedesinden azar işitmeyi,
ninesinden masal dinlemeyi. Ama olmadı işte. Bunu bize çok gördüler. Onları
tanıma şansımızı elimizden aldılar. Tüm bu tarihsel olaylar kadar kötü olan ne
biliyor musunuz Kemal bey?
Ne?
Sorum sözün gelimi. Kusura bakmayın. Söyleyeceklerimden
çoğunu sizin bildiğinizden eminim. Bundan emin olmasam anlattıklarımı
anlatmazdım size.
Teşekkür ederim. Devam edin lütfen.
Biliyorsunuz Türkiye’de sık sık ırkçı dalga yükselmeleri
oluyor. Özellikle böylesi ortamlarda ağzını açan bize küfrediyor. Bizler hep
kapalı kapılar ardında yaşamıyoruz ki. Otobüste, dolmuşta, trende, çarşıda,
pazarda, fabrikada vs. biz de varız. Yüzümüze karşı küfrediyorlar ve bizler
ağzımızı açamıyoruz. Kendimizi savunamıyoruz. Bir ırkçının ırkçılığını
anlıyorum. Bu toplumsal hastalığa, yani ırkçılık hastalığına yakalananların
ırkçılık hezeyan ve küfürlerini de anlıyorum. Haklı bulmuyorum elbet. Hani Pir
Sultan Abdal “Dostun bir tek gülü yareler beni” demiş ya. Bu özlü sözdeki gibi
bizi de dost bildiklerimizin, dost bilmesek bile insan bildiklerimizin sözleri
ve davranışları yaralıyor. Farklı sözlerle aynı koroya katılıyorlar. Ben
genellikle bu tür konuların tartışılmasından kaçınırım. Her zaman kaçınılmıyor
ama. Tartışmak zorunda kalıyorsun. Çoğunlukla da o dost bildiklerimiz, insan
bildiklerimiz kendileri açıyorlar tartışmayı. Soru soruyorlar. Sonra da
dinlemiyorlar. Şartlandırmışlar resmi söyleme kendilerini; Kestirip atıyorlar:
“Yok canım, böyle olaylar olmamış. Politik propagandaymış. Ermeni Lobisinin
uydurmasıymış. Emperyalistlerin oyunuymuş vs. vs.” Klişe sözler…
Böylesi durumlarda sizin tavrınız ne oluyor?
Hep bir soru sorarım onlara.
Nasıl bir soru?
SİZİN DEDENİZ VAR MI? YA NİNENİZ? Gelecek yanıtı bilirim,
ama hep sorarım: Sizin dedeniz var mı? Neden bizlerin dedeleri yok? Babalarımız
taş ya da ağaç kovuğundan mı çıktılar? Sizin dedeniz var da bizim dedemiz niçin
yok? Gidip araştırıp sorun! Benim gibi yaşı 60’a dayanmış, beş az, beş çok
farketmez, her Ermeni’ye sorun! “DEDEN VAR MI?” diye. İstisnaları saymayın.
Hiçbirinin dedesinin olmadığını görecek ve bileceksiniz. Dedelerimize ne oldu,
niçin yoklar? Sorun bir, öğrenirsiniz.
Artan bey, sizden ve şahsınızda tüm dedesizlerden ben
özür diliyorum.
1999 Ümraniye
cezaevi

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.