ALIN OZINIAN
Abdullah Gül'ün 12 yıl başdanışmanlığını yapan Ahmet
Sever, “Abdullah Gül ile 12 Yıl” adlı son günlerin çok konuşulan kitabında,
Türkiye ile Ermenistan arasındaki “futbol diplomasisi” sürecine ilişkin bir
bölüme de yer vermiş. Gül'ün 2008'de gerçekleştirdiği Erivan ziyaretinin perde
arkasından bazı satırbaşlarının anlatıldığı bölüm, bugün Türkiye-Ermenistan
protokol sürecinin bilinmeyenlerini ve neden donduğuna dair bazı ipuçları
arayanlar için ilgi çekici olabilir.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin “normalleşme” süreci son
yıllarda donmuş durumda. Oysa çok uzak olmayan geçmişte, bu sancılı sürecin
çözüleceğine inanılan dönemler olmuştu. Ermenistan'ın bağımsızlığını ilan
etmesinin hemen ardından diplomatlar temaslarda bulunmuş, taraflar çözüme
gidebilmek için 25 yıllık süreçte farklı hükümetler ile görüşmelere devam
etmişlerdi fakat durum hiç bu kadar keskin bir ilişkisizliğe ve durgunluğa
dönüşmemişti.
Ter-Petrosyan sonrasında Koçaryan ve Sarkisyan
dönemlerinde de temaslara devam edilmiş, Viyana'da geçen ikili gizli temasları,
Bern'deki görüşmeler takip etmiş, “protokol” taslakları üzerine çalışılmış,
neticesinde futbol diplomasisi adı verilecek “Cumhurbaşkanları maçları beraber
izliyorlar” dönemi başlamıştı. Gül'ün Erivan'a, bir sene sonra ise Sarkisyan'ın
Bursa'ya gitmesi cesur ve takdire şayan adımlardı. Bir şeyler kırılmak
üzereydi, muhalefet edenlerin sesine aldırmayan iki taraflı bir siyasi irade ve
bu sorunu artık çözmek için arzu vardı.
Bahsi geçen kitabın Ermenistan ile ilgili bölümünde tam
da bu “değişikliğe” vurgu yapılmakta. “Gül'ün 2008'de gerçekleştirdiği Erivan
ziyaretiyle ilgili olarak “Bir resepsiyonda, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan,
Sayın Gül'ün başdanışmanlarından birine dönemin Genelkurmay Başkanı İlker
Başbuğ'u işaret ederek ‘Ermenistan'a gitmeni o da istemiyor' dedi. Ama o yalnız
kalmasına rağmen gitti. Bu süreç protokollere giden yolu açtı.” diyen Sever,
Gül tarafından atılan adımların hükümet ve vesayet tarafından “fazla” hatta
“yersiz” görüldüğünü anlatmaya çalışmış. Bir anlamda da ilk defa “devletin”,
hükümet ve askeri vesayetten daha cesur, sorun çözücü hatta dostça bir tavır
sergileyebildiğinden dem vurmuş diyebiliriz.
Gül'ün Ermenistan konusundaki farklılık gösteren
yaklaşımı, Ermenistan kamuoyunda ve basınında o yıllarda çok dillendirilmişti.
“Keşke diğer cumhurbaşkanları da Gül gibi olsaydı”, “Gül'ün yaklaşımı çok
farklı” cümleleri o günlerde Ermenistan'da çok yankılanıyordu. Hatta buna karşılık
“Türk devleti cumhurbaşkanları ile değişmez, devletin Ermeniler konusundaki
kendine has anlayışı sabittir” sözleri ile muhalefet edenler de az değildi.
Ermenistan kamuoyunda var olan “iyi adam” imajı dışında, diplomatik çevreler
Gül'ün göreceli fakat farkı hissedilen samimiyetini 2008 Şubat'ında
Sarkisyan'ın cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından gecikmeden yaptığı kutlama
mesajında da sezmişlerdi.
Tüm bu sebepler bir anlamda Ermenistan tarafını da
cesaretlendiriyordu. Astana'da içeriden veya Diaspora'dan gelecek tepkilere
aldırmaksızın Gül ile Türkçe konuşmaya çalışan Sarkisyan hakkındaki karalama
kampanyaları yükselirken, Koçaryan'ın “ben olsam Gül'ü Erivan'a çağırmazdım”
dediği duyulmuş, Sarkisyan ise buna, “O kendi fikridir, saygı duyarım, bu benim
kararım.” diyebilmişti.
Karabağ sorununu Minsk'e bırakmayı ve ABD, Fransa ve
Rusya'nın çözüm için aktifleşmesini isteyen Gül'ün yerini, “Dağlık Karabağ
sorunu çözülmeden sınırı açmayız” önkoşulu her gün tazeleyen bir Türk hükümeti
almıştı tekrar. Donan süreç böyle başladı, fakat üstesinden gelinmesi gereken
bir 2015 Nisan'ı vardı. Davutoğlu, 2014'te KEİ toplantısından yararlanarak
Ermenistan'a geldi. Durum ortadaydı, “Türkiye süreci devam ettirmek istiyor”
mesajı verilecekti uluslararası kamuoyuna. “Siz Karabağ'da iki köyden çekiliverin,
biz de bakarsınız sınırı bir ucundan açarız” teklifi Ermenistan tarafından
ciddiye alınmadı. Görünen o ki, hükümet artık “Ermeni sorunu”nu yelpazenin
“yumuşak karnı” olarak düşündüğü Türkiye Ermenileri ile çözme girişimlerine
soyunuyordu. Ermenistan ve Diaspora'yı dahil etmek istemediği “yakınlaşma
çabalarında” hâlâ net olarak anlaşılamayan Adil Hafıza ve Ortak Acı
yaklaşımları, bazı vakıf malları iadesi, Patrikhane ile ilişkilerin daha
tatlılaştırılması yolunu izlerken son bir hamle ile “hükümet övücülükte” sınır
tanımayan ve köşesinden taşan kalemlere milletvekilliği hediye edildi.
“… Statükocu anlayışın galip gelmesi ile büyük bir fırsat
göz göre göre kaçırıldı, bu sürecin sonunun getirilmemesi Gül'ün en fazla
üzüntü duyduğu konulardan biri oldu” diyen kitap, genel olarak farklı sorulara
net cevaplar veremiyor. Bu sürecin “baltalanmasının” altında yatan olası fikir
ayrılıklarından ve ipin tam olarak nerede koptuğundan bahsetmiyor olsa da
sürecin bizzat içinde bulunan bir Cumhurbaşkanı'nın tıkanıklığın nerden
kaynaklandığına işaret ediyor olması açısından önemli sayılmalı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.