Mehmet Fatih Öztarsu*
Ermeni meselesinde de yüz yıldan fazla bir süredir imaj
mücadelesi veren Türkiye'nin bugün dünyaya insan haklarına saygılı bir
medeniyet portresi sunma girişimi inandırıcı görünmüyor. Sokaklarda “Ermeni
avı”na çıkma tehditlerini savuran, Çinli kanının burunlarda tüttüğünü söyleyen
ve gerçekten dünyanın geri kalanını kendisinden daha aşağı görme eğilimini
artıran bir anlayışla dünyanın bize inanması çok zor.Peki, Ermeni tehcirini son
derece konforlu şekilde gerçekleştirdiğimize tüm dünyayı inandırmak için
çalışırken, şimdi de yabancı düşmanı ve barbar olmadığımızı mı ispata
çalışacağız?
***
Turistlerin tatil dönemlerinde dünyanın farklı bölgelerine
yaptığı seyahatler değişik kültürlerin tanınması için büyük önem teşkil ediyor.
Özellikle üç tarafı denizle çevrili olan Türkiye'yi ziyaret
eden turistler, burada Türkleri daha yakından tanıma adına önemli fırsatlar
elde ediyor. Dışarıda lobiler aracılığı ile kendimizi tanıtmak için ne kadar
masraf yaparsak yapalım, topraklarımıza gelmiş tek bir misafirin hakkımızdaki
güzel gözlemi çok daha etkili oluyor. Çünkü biz fark etmesek de yabancılar
bizlerle ilgili derinlemesine gözlemlerde bulunuyor ve genel olarak Türkiye ile
ilgili övücü izlenimlerini kendi ülkelerinde paylaşıyor.
Ancak bu yaz mevsiminde (hatta Ramazan ayında) maalesef
Türkiye bazında yaşanan bazı tatsız olaylar, hakkımızdaki olumlu izlenimleri
ortadan kaldırdı. Uzakdoğululara yönelik saldırılar ve bu saldırıların belli
gerekçelerle mazur görülmesi, dünya kamuoyunun Türkiye algısını olumsuz yönde
etkiledi. Kardeş Kore'nin televizyon kanalları dahi Türkiye'yi kınadı.
Şu sıralar yabancı uzmanların bize Türkiye ile ilgili
sorduğu ilk soru, yabancı düşmanlığıyla ilgili. Bu konunun oluşturacağı
silsilede yer alan Kürt meselesi, Ermeni meselesi gibi mevzulara yönelik
değişen bakışı da tahmin etmek mümkün.
İmaj her şeydir. Bu durum, içinde bulunduğumuz çağa has bir
şey değildir. Diyebiliriz ki, son yüzyıllarda yaşadığımız gerilemenin önemli
bir kısmını imaj sorunu teşkil etmektedir. Hatta Osmanlı'nın gerilemesi ve
yıkılışında da imaj mevzusunun büyük yeri vardır denebilir. Bunu çok sağlam
argümanlarla ortaya koyabiliriz.
Özellikle 1821'den itibaren Yunan İsyanı sebebiyle Osmanlı
yönetiminin aldığı sert önlemler Batı kamuoyunda zaten bir süredir devam eden
olumsuz bakışı büyütmüştü. Avrupa'nın sahip olduğu yüksek değerlerin mirasçısı
olarak tanımlanan Yunan halkına karşı, medeni çizgiler doğrultusunda
ilerlememekte ısrar ettiği düşünülen Türklerin bozuk imajı süreç boyunca önemli
roller oynamıştı. İsyanlara eski yöntemlerle karşılık verip, Patrik Grigorios'u
idam ederek cesedini sokaklarda teşhir ettirmek de haklıyken haksız duruma
düşmenin Türkçesi'ydi. Bu gibi olaylarla kendi imajımızı kendi elimizle bozma alışkanlığına
kavuşuyorduk.
Batı'ya göre 19. yüzyıl gibi bir modernleşme sürecinde bir
dini önderi katletmek, isyancıları kazığa oturtmak gibi yöntemleri uygulayan
Doğu despotizmi evvela eğitilmeliydi. Nitekim bu anlayışla Osmanlı'ya
gönderilen çeşitli eğitmen ve müfettişlerin görevi de Avrupa'da toprakları
bulunan bir imparatorluğun, aydınlanmanın gerektirdiği hedeflere ulaşmasını
sağlamaktı. Bunun siyasi yansımalarını o yüzyıl boyunca izlemek mümkündür. İlk
çaba, Osmanlı'yı bölgesel dengeleri bozmadan eğitip Avrupa'ya layık bir hale
getirmekti. Bunun mümkün olmadığına inanan siyasetçilerin yönetime geldiği
dönemlerde ise Osmanlı'yla ipleri koparmaya hazır bir Avrupa bulunuyordu.
“Korkunç Türk” imajı
Uluslararası arenada Ermeni meselesiyle ilgili olarak sık
sık Türkiye imajını düzeltmek için uğraşan Batılı uzman Justin McCarthy'nin
“The Turk in America” kitabında, bahsettiğimiz imaj konusu derinlemesine ele
alınmış. Türk algısının Batı'daki karşılığını siyasi, dini, tarihi ve kültürel
dinamiklerle inceleyen McCarthy, 1932 yılına ait şu çarpıcı verileri sunuyor:
Princeton Üniversitesi'nde “Racial Stereotypes” adlı ırkların özelliği konulu
bir ankette İngilizler centilmen, Almanlar bilimsel zekâsı yüksek, Amerikalılar
zeki ve girişken olarak tanımlanırken Türkler yüzde 54 acımasız, yüzde 24 hain
ve sonrasında hilekâr, gaddar, pis olarak tanımlanıyor. Benzer anket 1950'de
öğrencilere uygulanır ve aynı oranlarda olumsuz Türk imajının devam ettiği
görülür. 2000'li yıllara doğru bu oranın biraz daha değişip olumsuzluğun
azaldığını ancak sona ermediğini belirten McCarthy, “Korkunç Türk” imajının
Amerikan kültüründeki yerinin kaybolmadığının altını çizmektedir.
Bu adlandırmaları oryantalist yaklaşım olarak
yorumlayabiliriz. Verilerin mesnetsiz olduğunu, alışkanlık olduğu üzere, şanlı
ve pak tarihimizi çekemeyen Batılıların bizi kötü olarak adlandırdığı
mazeretine sığınabiliriz. Tarih boyunca ve bugün bizi korkunç olarak
tanımlayacak olayları elbette tasvip etmediğimizi söyleyebiliriz. Fakat bu
mazeretler dünyadaki imajımızı düzeltmeye yaramıyor. Tam aksine, sadece Türk'ün
Türk'e reklamıyla, bu iddiaları destekleyecek olumsuz olayları engellemeyerek
işin daha vahim boyutlara ulaşmasını sağlıyoruz. Sonuçta, 2015 yılında “çekik
gözlü ayrımının hatalı yapılmasından” dolayı yanlış turistlerin dayak yediği ve
bu sebeple konsoloslukların basıldığı bir Türkiye'den bahsediyoruz.
Meselenin arka planını anlayabilmek için modernleşme
sürecinde fersah fersah gerisinde kaldığımız Batı'nın yaklaşımlarını ve kendi
hatalarımızı ölçüp biçmekte fayda var. Evvela “barbar” tanımına çoğu
medeniyette; hakkında bilgi sahibi olunmayan, yabancı ve rahatsız edici
kuvvetlere yönelik yapılan bir adlandırma olarak rastlıyoruz. Bir zamanlar
İngilizler Fransızlar için, Müslüman Araplar Hintliler için, Avrupalı
sömürgeciler kapalı kutu Japonlar için birer barbardı. Zaman ilerledikçe ve
milletler birbirini tanıdıkça bu adlandırmanın sadece geri kalmakta ısrar eden,
çağdaş dünyayı yakalayamayan toplumlar için söylendiğini görüyoruz. Osmanlı ise
zamanla Avrupa ile yan yana olan ve barbarlığa uymayan bir tanım içerisinde
sadece geriliğinden bahsedilen bir devlet olarak görüldü. Zaten Rusya'dan
aldığı darbelerle sırtını doğrultamaz hale gelmesi, onun artık ümitsiz bir
durumda olduğunu gösteriyordu. İlerlemesi mümkün olmayan “Hasta Adam” iyimser
bir yakıştırmaydı ancak 19. yüzyılın sonunda artık varlığına katlanılamayan
“istenmeyen adam” durumuna geçmişti.
Niyazi Berkes, Avrupa'nın Osmanlı-Rus mücadelesini
aydınlıkla-karanlık, barbarlıkla-uygarlık arasındaki bir savaş olarak gördüğünü
ifade eder. Örneğin çok önemli bir eseri olan Türkiye'de Çağdaşlaşma adlı
kitabında istenmeyen Türk imajının 17. yüzyıldan itibaren nasıl işlendiğini
gözler önüne sermekte ve Constantin François, Baron de Tott gibi isimlerin
Türklere aşağılayıcı bakışını da sebepleriyle incelemektedir.
Ermeni meselesinde de yüz yıldan fazla bir süredir imaj
mücadelesi veren Türkiye'nin bugün dünyaya insan haklarına saygılı bir
medeniyet portresi sunma girişimi inandırıcı görünmüyor. Sokaklarda “Ermeni
avı”na çıkma tehditlerini savuran, Çinli kanının burunlarda tüttüğünü söyleyen
ve gerçekten dünyanın geri kalanını kendisinden daha aşağı görme eğilimini
artıran bir anlayışla dünyanın bize inanması çok zor.
Peki, Ermeni tehcirini son derece konforlu şekilde
gerçekleştirdiğimize tüm dünyayı inandırmak için çalışırken, şimdi de yabancı
düşmanı ve barbar olmadığımızı mı ispata çalışacağız? *Araştırmacı, yazar

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.