Şeyhmus Diken / seyhmusdiken@mynet.com
1921 yılında
Diyarbekır, Van, Bitlis, Elaziz, Dêrsim ve Koçgiri'den oluşan Kürdistan
şehirlerinde “Bağımsız bir Kürt devleti kurmak” ana gayesi ile şekillenen isyan
sonrası yaşanan katliam ile 2011’de Roboski’de yaşanan masum Kürt
“Kaçakçılar”ın katliamı arasında tam doksan yıllık bir zaman dilimi var. Dönemin
isyanı bastırmakla sorumlu Valisi “Sakallı” lakaplı Nureddin Paşa görev yeri
“İsyan bölgesi”ne giderken “Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler]
diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim” demişti. El hak denilenleri aynen
yapar Nureddin Paşa ve kısa sürede görevini “başarıyla” tamamlar. Koçgirili 500
“isyancıyı” kendi deyimiyle ‘temizler’, ‘tepeler’. İki binini de Anadolu’nun
çeşitli yerlerine sürgüne yollatır.
Doksan yıl sonra yılbaşı arifesinde 28 Aralık 2011 günü
akşam saatlerinde, Irak sınırında “kaçakçılık” yapan (isterseniz buna belgesiz
“sınır ticareti” de diyebilirsiniz) bir grubun üzerine askeri savaş uçakları
dört adet bomba bırakır. Kaçakçı grubunda 38 erkek ve çocukla en az 50 katır
bulunuyordu. Katırlar akaryakıt ve sigara taşıyordu. Bombalama sonucu gruptan
sadece dört kişi hayatta kalabildi. 34’ü katliama kurban gitti. Ölenlerden 19’u
henüz reşit bile değildi.
Bu iki olay örgüsü ve belki de cumhuriyetin hemen öncesi
ile sonrasında son 100 yılın katliamlar panoramasını masaya yatırmaya
yeltendiğimizde çok ilginç ipuçları karşımıza çıkar. Katliamların devlet
görevlilerince işle(n)me biçiminde “yöntem farkılıkları” en çarpıcı olanıdır.
Koçgiri’de Devlet, valisi, askeri ve dahi Ankara’sı, İstanbul’u ile bizzat
katliamın aktörüdür. Doksan yıl sonra Roboski’de devlet Koçgiri’nin 90. anma
yılında yine bizzat aktördür.
Koçgiri katliamı ile Şêx Said Kıyamı sonrası Kürt
katliamları ve sonrasındaki Takriri Sükûn Dönemi ile Şark Islahat Planları
uygulamaları! Akabinde İhsan Nuri Paşa önderliğindeki Ağrı İsyanı, Zilan ve
Dêrsim Katliamları bir nevi kimliği “Tanımadan”
devlet eliyle öldürme / yoketme / katletme dönemidir.
Bu dönemin uygulamalarında “Kimliği (Kürt) tanıma” olayı
yoktur. Dönemin en çarpıcı görüntü malzemesi “Ağrı İsyanı” sonrası; cumhuriyet
gazetesinde yayınlanan “Hayali Kürdistan Burada Medfundur (gömülüdür)” çizimi
ve gazetenin manşetidir. Bu “tanımadan katletme” döneminin en bariz gerçekliği
Kürt realitesinin tanınmamasıdır. Çünkü resmi ideolojiye göre Kürt yoktur.
Devlet nezdinde “olmayan bir halkın” örgütlülüğü de yoktur. Zaten devlete göre
“çapulcu, eşkıya, düzen-intizam tanımaz baldırıçıplakları” ıslah etme
harekâtıdır yapılmak istenen! Kısmen örgütlü olan halk önderlerinin de yaşam
alanları sınırlı ve dünyayla bağlantıları yok denecek kadardır. İlişki ağları
da genellikle “İsyan Bölgeleri” ile sınırlıdır.
Koçgiri’de ezip geçen, katleden ve yük katarlarında
acımasızca sürgünlüğe yollayan devlet, 1938’e kadar bütün başkaldırıları,
direnişleri, yeni katliamlar ve sürgünlerle cevaplar. Misliyle tekrarlar, her
defasında katliamın dozunu arttırarak! Takriri Sükün ve (Mecburi) İskân
Kanunları ile Şark İslahat Planları dönemin en acımasız uygulamalarını harekete
geçirir. Dünyanın kılı dahi kıpırdamaz. Üstelik “mazlumların sesi” olduğuna
inanılan “Komünist Enternasyonal” bile katliamlara sessiz kalır, hatta “gerici
kalkışmalar” olarak kabul eder!
Dêrsim 38 ile uzun bir suskunluk evresinden sonra artık
durum değişir, “Tanıyarak öldürme” gündemleşir. Süleyman Demirel doksanlı
yılların başında “Kürt Realitesi”ni tanıdığını yüksek sesle dile getirmiştir.
Çünkü artık Kürtler örgütlü bir kimliğe evrlimişler ve siyaseten talepkarlığa
soyunmuşlardır. Bu sebeple Devlet Mantığı “Dağlı Kürtlere anladıkları dille
davranma” anlayışına dönüşmüştür. Roboski’deki aleni katliam bu anlayışın
taçlaşmış hâlidir. Roboski’de Devlet, PKK’nin Kürdistan’da kara’daki alan
hâkimiyetine yukarıdan uçaklarla bombalayarak bir devlet meydan okumasıyla
cevap vermeye yeltenme operasyonudur.
Ama bu devlet meydan okumasına karşılık artık örgütlenen
ve siyasal arka planı, “siyasal sığınağı” olan halk “Mağdur Benlik” ve “Mazlum
Kimlik” üzerinden sonuna kadar geri adım atmayan adeta halk meydan okumasını
örgütleyen bir yapıya dönüşmüştür. Halkın bu karşı tavır alışına sivil toplum,
demokratik siyaset ve toplumsal muhalefet güçlü bir örgütlülük geliştirdi. Buna
elbette son yıllarda yaşanan sokak hareketleri ve meydanların başkaldırıları da
destek sağladı.
Bütün buraya kadarki “hesap kesimi”nin belki de son
durağı olmaya aday 7 Haziran 2015 seçimleridir. Bugüne kadar 100 yıllık
cumhuriyetin önce kimliğini, kültürünü, varoluş doğasını kabul etmeden adeta
yok sayarak öldürmeye yeltenmesinden, daha sonra kimliğini kabul edip öylece
öldürmeye yeltendiği evreden bugün çok daha üst bir evreye tırmandırarak Kürdün
seçilmişini de yok saymaya vardıran bir süreç dayatması ile karşı karşıyayız.
Kürdistan’da ve Türkiye şehirlerinde sağlanan birliktelik
meyvesini verdi. Egemenin darbeyle koyduğu yüzde onluk baraj yerle bir edilip,
tarih yazıldı. “Yasayla koyduğun barajı kaldırmazsan, halkın gücüyle senin
yasanı alaşağı eder ve tanımayız” demeye getirdi halk. Bu ülkede zorba
iktidarların halka rağmen koyduğu kimi yasaların, anayasaların meşruiyetini
tartışmalı hale getirdi halkın gücü. Yeni bir sürece girildi, bu süreç çok
hassas ve çok dikkat isteyen bir süreç. Çokçu kültür ve kimliklerin
birbirlerini ötelemeden, reddetmeden içselleştirerek bir orkestra uyumu içinde
ahenkle ses çıkaracağı, ritm ve tempo tutturacağı bir süreç. İçsesin ahengine
ihtiyaç var.
Hani sanki Koçgiri ve Dersim’de Alişêr Bey ve Zarife
Hanım için söylenmiş “Şêr şêre, çi jinê çi merê” sözü vardı ya! Şimdi tam da
onu büyütmenin, dillere pelesenk etmenin vakti zamanıdır. Kadın, erkek, genç
yaşlı, Alevi, Sünni, Ezidî, Asurî-Süryani, Ermeni özcesi bütün halklar ve
kimlikler, inançlar aynı ahenkli sesle örgütlülüğüne güvenerek “Biz varız ve
buradayız işte ey muktedir” demelerinin vaktidir.
Başta Kürt Halkı olmak üzere bu ülkenin mazlum ve mağdur
halklarını yıllarca İttihat ve Terakki’nin her soy ve her boy’dan sol soslu
mirasçıları ile aynı çuvala girmeye zorladılar. Girilen o çuvaldan katliamlarla
birlikte hep ölü insan bedenleri çıktı. Sonra da yaşayanların gözlerinin içine
bakıp “En iyi Kürt Ölü Kürttür” dediler.
Ama Kürtler ve diğer mazlum halklar inadına direniyor,
kazanıyor ve yaşıyor…
*Bu yazı 5 Temmuz’da Münih’de “Koçgiri Sivas’dan
Roboski’ye Kürt Katliamları” başlığı altında yapmış olduğum konuşmanın
özetidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.