Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun Fahri Danışmanı Etyen
Mahçupyan'a göre, Türkiye’yi yönetmek AK Parti’yi yönetmekten daha kolay
olabilir. Mahçupyan, "Asıl soru AK Parti'nin ne olmak istediği. AKP
milliyetçi, devletçi bir parti olacaksa Türk toplumu onu zihninde manen
bitirir" diyor. AK Parti Kongresi öncesi Mahçupyan'la partinin geleceğini,
sorunlarını konuştuk. Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun Fahri Danışmanı Etyen
Mahçupyan'a göre, seçimler yaklaşırken AK Parti'nin milliyetçi oyları mı, yoksa
giden Kürt oylarını mı yeniden kazanmaya çalışacağı varoluşsal bir sorun.
Mahçupyan, 'fabrika ayarlarına dönüşten' neyin kast edildiğini, AK Parti'ye son
zamanlarda gelen yeni insanların nasıl karşılandığını, Davutoğlu'nun karşı
karşıya kaldığı sorunları ve zorlukları anlattı.
Mahçupyan'a göre, kongre öncesi Binali Yıldırım'ın adının
liderlik için ortaya çıkması bir pazarlık ve bu pazarlıkta Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan, Davutoğlu'nun yanında durdu.
Mahçupyan ile AK Parti'nin yarınını, içinden geçtiği
durumu ve geleceğini konuştuk.
AK Parti içinde, 'dönülmek istenen durum' olarak ifade
edilen fabrika ayarları; ürettiği siyaset, kadroları ve misyonu açısından ne
anlama geliyor?
İki ayak üzerinde duruyor bu. Bir tanesi Milli Görüş’ten
gelen Milli Görüş gömleğini çıkartan, Erdoğan’ın o zaman söylediği gibi, ama
Milli Görüş’ten devralınmış olan ahlaki duruş, sebat, çalışkanlık gibi
hasletlere sahip olan bir kadro ile yürümek. Misyon olarak da, özgürlük alanlarını
açmaya yönelik bakış.
Buna fabrika ayarları derken ikinci bir ayak eklemek
gerekebilir. O da AK Parti’nin Türkiye siyaseti bağlamında o dönem nasıl
algılandığı, hangi işlevi yaptığı. Bu da normalleştirici, demokratikleştirici
bir misyondur. Kendi dışıyla konuşabilen, kendi içine insan davet edebilen ama
kendi karakterini de değiştirmeden.
Şimdi bir çok insan bunu kast ediyor gördüğüm kadarıyla.
2002’ ye dönüp orada ne varsa ona aynen yapmaktan ziyade şu anda gelinmiş olan
bir kayba işaret ediyor insanlar. ‘Şu anda eskiden yapabildiğimiz bir şeyi
yapamıyoruz. Nasıl yapabileceksek ona dönelim’. Yoksa ‘Aynı insanları getirelim
aynı fikirleri savunalım’ değil. AK Parti’nin kendi gözündeki yetersizliği
nedeniyle fabrika ayarlarını öne çıkarmış durumda.
Bazı AK Partililer, partiye yeni gelen bazı kişilerin,
partinin fikirlerini ve ilkelerini benimseyememesinden şikayet ediyor. Bu yeni
kadroları nasıl tanımlıyorsunuz? Ne getirdi, ne götürdü bu yeni kadrolar?
Tabii, yeni olanın içinde de her türlü insan var. Eğer
sosyolojik olarak bakacaksak, şöyle bir değişim oldu teşkilatın içinde; İlk
dönem özverili, kendisini partisine adamaya daha yatkın, belediyecilik yapmış,
Refah Partisi geleneğinin üzerinden gelen insanlar vardı. Bu insanlarla belirli
bir aşama kaydedildi ve ilk döneminde AK Parti’nin iktidarda daha büyük oy
olarak kalacağı belli oldu.
İkinci dönem her yörede oranın daha eşraf, daha zengin
aileleri AK Parti’yi doğal olarak cazip bulmaya başladılar. O insanlar kendi
çocuklarını veya kendilerini AK Parti’ye doğru yönelttiler. AK Parti de buna
‘hayır’ demedi çünkü zaten genişlemek istiyordu. Olabildiğince farklılıkları
içeren bir tabana oturmak istiyordu. Ama bu yeni gelenlerle birlikte çalışacak
insan sayısı azaldı çünkü bu yeni insanlar çalışmaya hazır olarak gelmediler.
Başarılı olan bir partinin içinde, onun bir parçası olmak, onunla beraber
ekonomik, siyasi, kültürel bir şey olmak üzere geldiler. Bu durum, gerçek bir
çalışmayı, tabanla teşkilat arasındaki bağı azalttıkça üçüncü döneme
geldiğimizde tamamen kariyerist kendi çıkarı peşinde koşan, kendi tanıdıkları
üzerinden iş yapan yeni bir grup insanın AK Parti’ye doğru akmasına neden oldu.
Parti bunu engelleyecek güçte değildi. Adamı daha önce
yanlış iş yapmışsa dışarıda bırakabilirsiniz ama o zamana kadar çok da yanlış
bir iş yapmamışsa daha sonraki performansını öngörüp baştan elimine
edemezsiniz. Böylece tek tek ayrı ayrı duran, her birinin kendi dünya görüşü,
kariyer bakışı olan hatta 'Bazıları ne kadar AK Partili?' diye sormamız gereken
bir takım insanlar buraya girdiler. Enerji, tabanla ilişki kurmaktan ziyade o
kişinin kendine has bir taban üretmesi için çalışmasına harcandı. Bu kendine
has taban bürokrasi içinde, kendi içinde olabiliyordu. Ama sonuçta kendilerine
getirisi olan bir durum yaratmaya çalıştı insanlar.
Sosyolojik olarak baktığımızda AK Parti teşkilatı denilen
şeyi, Türkiye genelinde baktığımızda ana misyonundan uzak bir yere götürdü.
Esas mesele bu bence. Çok basit olarak gençlik teşkilatı içinde bile ki, genç
insanlardan söz ediyoruz, 'Gücü ne olabilir?' diyebiliriz ama kariyerizm neden
şeyin 2012- 2015 arasında, tarih yakınlaştıkça daha yoğun bir biçimde
görüldüğünü izliyoruz. Yani şunu söylemek gerekebilir; genç pozisyonlar da
giderek daha fazla kendilerine siyasi posizyon üretmek isteyenler tarafından
ele geçirildi.
Kongre öncesi Davutoğlu karşısında Binali Yıldırım için
imzalar toplanmaya başladı dün. Bu AK Parti kültüründe olmayan bir durum. Bu
durumun adı ne?
Biraz önce anlattığımız hikaye. Bir tür yolundan çıkan,
AK Parti insan malzemesi, teşkilat olarak kontrol edilebilirliği,
yönetilebilirliği azalan bir parti. Sonuç olarak AK Partililer de bundan
mustarip. Şimdi bunu tekrar yeni baştan bir sıfır noktasına getirip, yeniden
kurgulama ihtiyacı içinde. Gerçi Türkiye gibi bir ülkede 13 yıl iktidarda
kalırsanız, hangi parti olursa olsun bu hale gelir. Bu bir kitle partisi
ideolojik parti değil. Sıfır noktasına geri dönülecek ve parti oradan
başlayacaksa insanların birebir aynı kalmayacağı çok belli. Bazı insanlar
değişecek, bazı insanlar gidecek. Başka bazı insanlar gelecek. Sanki partiyi
yeniden kuruyormuş gibi bakacağız. Böyle olunca bu bir takım rahatsızlıklar
yarattı.
Öte yandan bu rahatsızlıklar sadece bireysel rahatsızlık
olarak tanımlanabilir değil çünkü parti içinde irili ufaklı ağlar var çok doğal
olarak. Siz bir tarafı rahatsız ettiğinizde bir kişiyi rahatsız etmiyorsunuz.
Bir ağı rahatsız ediyorsunuz. Bir arkadaş grubunu belki de... Dolayısıyla AK
Parti içinde tam da tarihin bu noktasında farklı dar anlamıyla çıkar grupları, farklı
vizyon grupları oluşmaya başladı. Binali Yıldırım Bey’in çıkışı da bence
bunlardan biri. En basit terimiyle AK Parti’nin bir sonraki hamlesinde Binali
Yıldırım Bey ve onun gibi düşünenler veya onun çevresindeki insanların
kendilerine eskisi kadar güçlü olmayacakları intibasına kapılmaları ve de
dolayısıyla şu anda bu gücü dengelemek ya da işin içinde olmak için bir hamle
yapmaları meselesi bu.
AK Parti içinde farklı vizyonlardan söz etiniz. O farklı
vizyonları kategorize etmek mümkün mü?
Kabaca üç farklı bakışın bir araya gelmesi AK Parti. Bir
tanesi geldiğimiz noktada hala Milli Görüş geleneğini hatırlayan ve ona atıfta
bulunan, onun siyaset yapma biçimiyle kurulan ağlar bağlamında özleyen bir
grup. İkincisi, merkez sağa benzeyen bir grup. Farklı gruplar arasında
kendisini denge gibi gören, Türkiye’nin 80 yıldır ürettiği merkez anlayışına
benzeyen bir yaklaşım. Bir de, bir tür yenilikçi diyebileceğimiz hem partiyi
yeniden kurgulamak, ayağa kaldırmak hem de Türkiye’de daha reformist bir
anlayışın kapısını açmak üzere bakan, bu hedefle AK Parti'yi yeniden
şekillendirme peşinde olan ve dolayısıyla buna uygun belirli ağlar kurmak
isteyen. Böyle üç büyük parça.
Öte yandan başka eksende, eskiler ve yeniler. Bu tip
partilerde olur bu. Üç dönem kuralı nedeniyle böyle bir psikolojik ortam
oluştu. Üç dönem kuralı belki şimdi işlemeyecek ama üç dönemlikler diye bir
gruptan söz ediyoruz artık durup dururken. Bunun da getirdiği sosyolojik,
psikolojik bir durum var. Bu üç dönemlikler birbirlerine daha yaklaştılar. Belki
kendi aralarında konuştular, ‘ne yapacağız’ diye düşündüler. Bunlar da etkili
insanlar. Tırnak içinde yaşlılar diyebileceğimiz gruba bakınca her gruptan
insan içinde olabilir. Gençler içinde de hem Milli Görüşçü, hem merkez sağ, hem
de yenilikçiler bulabiliriz.
Bir ilave olarak buna doğrudan pozisyonlar etrafından
oluşan sosyolojiyi de koymak lazım. Cumhurbaşkanı’na yakınsanız, ya da
Başbakan’a, ya da bir bakana bu bir faktördür. Örgütte çok yukarı çıkmamış
herhangi tabana güçlü birine yakın da olabilirsiniz. Buna benzer küçük
gruplaşmalar ve yahut kendi yakın hissetmeler var.
Yıldırım’ın adaylığının arka planında MKYK listesinin
oluşturulması vardı. Bu konuda Erdoğan ve Davutoğlu anlaşamadı. Bunun üzerine
Yıldırım’ın adaylığı gündeme geldi. Ama sorun çözüldü. Baktığınızda Davutoğlu
geri adım atmışa benziyor. Bu ilk geri adım değil. Hakan Fidan’ın adaylığında
olduğu gibi. Davutoğlu neden geri adım atıyor?
Baştan almam lazım. Olay pek öyle değil bence. Olay
şöyle: değişik siyasetçiler, değişik AK Parti öngörülerine, hedeflerine
sahipler parti içinde. Tabii ki herhangi bir siyasetçi bunu maksimum şekilde
gerçekleştirmeyi hayal edebilir. Ama bu gerçekçi değil. Böyle bir şey yok.
Cumhurbaşkanı bile kendi maksimum hayallerini gerçekleştireceği bir AK Parti’ye
sahip değil. Yapamaz. Cumhurbaşkanı yapamazken Başbakan hiç yapamaz. Başka biri
daha daha hiç yapamaz. Burada birlikte nasıl devam edilecek ve hangi noktada
herkesin tatmin olacağı bir bütünlük üretilecek meselesi var.
Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında bir farklılık
olduğunu düşünmüyorum. Tarz farkları var. Günlük hayatta da insanlar arasında
küçük sürtüşmeler olabilir tabii. Ama buradaki olay; önümüzdeki dönemde eğer
Davutoğlu ve ekibi daha öne çıkar ve AK Parti’ye damgasını vurur ise, Binali
Yıldırım -adını sembolik olarak söylüyorum- civarındaki insanların önemli bir
bölümünün devre dışı kalma ihtimalinin yüksek olduğu fikrinin Yıldırım
çevresinde ortaya çıkması. Dolayısıyla bu insanlar bunu çözmek için
Cumhurbaşkanı üzerinden gitmeyi tercih ettiler anladığım kadarıyla bu da
şaşırtıcı değil.
Partinin lideri tabii ki Erdoğan. Son bir yıl içindeki
Davutoğlu aleyhine olan irili ufaklı şeyleri düşünürsek şunun altını çizmek
lazım, Cumhurbaşkanı her anında Başbakan’ın yanında durdu. Her anında onu
korudu. Dolayısıyla orada bence Cumhurbaşkanı’nın zihni epeyce berrak. O ne
istediğini biliyor ama Cumhurbaşkanı’nı tanıyoruz. Bu kadar sene partiyi
yönetti. Hiçbir grubun da küsmesini, uzaklaşmasını, kendisini yabancı
hissetmesini istemez.Dolayısıyla burada iki grup ama belki 4-5 grup vardır,
alta indikçe değişik bağlantılar, ilişkiler vardır bütün bunları bir arada
tutabilecek formülü muhtemelen arıyordu. Başbakan’ın da böyle bir formüle hayır
diyeceğini sanmıyorum.
Niye oldu dediğinizde tabii ki bir pazarlıktır bu. Çünkü
MKYK’da belirli sayıda insan var. Siz yola çıktığınızda yani bu tür bir
pazarlığa oturduğunuzda gerçekten biraz daha fazlasını isteyerek başlarsınız
işe. O yüzden de bu bir gününüzü alabilir. Üç beş toplantı yaparsınız, bir yere
gelirsiniz. Adını söylediğimiz isimlerin AK Parti dışında bir yere gitme,
başarılı olma ihtimali pek yok. Herkes AK Parti’ye ve başarısına mahkum. Bunu
maksimize etmek üzere bakmak durumundalar. Bu da beraber çalışmalarını
gerektirir bir çok noktada. Ama bu kocaman bir parti, her türlü duyguya yer var
içinde. Siyasi olarak baktığınızda bu bir pazarlık olayıydı. Birbirine tam da
benzemeyen birden fazla grubun olduğu her partide geçerli. Cumhurbaşkanı da
hakemliğini yaptı ve Başbakan’a sahip çıktı.
Son bir yıla bakacak olursak Davutoğlu’nun Genel başkan
olarak, hata yaptığı, öngöremediği şeyler var mı sizce?
Öngöremediği şeyler olmaması mümkün değil. Genel siyaset
olarak hepimiz için geçerli bir şey bu. Açıklıkla söylemek mümkün, Türkiye’yi
yönetmek AK Parti’yi yönetmekten daha kolay olabilir. Türkiye’yi yönetmek daha
rasyonel, daha tespit edilmiş yapısallaşmış ilişkiler üzerinden oluyor.
Rakamlar üzerinden, ölçümler üzerinden oluyor. Dayanabileceğiniz tespitler,
gözlemler çok çeşitli ve bunların nesnelliğini garanti edebilirsiniz. Ama parti
içine girdiğinizde öznel bir alana giriyorsunuz. Herkesin kendi hayatının,
ailesinin, çocuklarının işin içinde olduğu bir öznel dünya. O zaman da genel
belirtilerin nesnelliği diye artık çok çok emin olabildiğiniz bir şey değil.
İnsan yönetimi meselesi hem Türkiye siyasetinin kendine
has özelliklerinden ötürü hem de AK Parti’nin 13 yıl iktidarda kalmasından ve
yavaş yavaş kendi eski tabanının farklılaşmasından ötürü, Davutoğlu’nun da
anadan doğma bir siyasetçi olmamasından, siyaseti biraz da nesnel çerçeveye
oturttuğu ölçüde yönetebilecek biri olduğu için, onu zorluyor bu. Davutoğlu’nu
bugün Avrupa’daki bir partinin başına getirseniz çok çok daha iyi yönetir
bence. Ama Türkiye’deki bir partiyi yönetmek için biraz siyasi bir hamur ya da
bir karakter hamuruna buna benzer bir şeye sahip olmak lazım. Bu da zamanla bir
insanda gelişir. Başka bazı insanlar var 10 yaşından siyasetçi ama Davutoğlu
böyle biri değil. Benim gördüğüm kadarıyla partinin kendisiyle ilgili
eksiklikler daha fazla oldu.
Nedir o eksiklikler?
Haziran seçimlerinde teşkilatların çalışması,
denetlenmesi, listelerin yapılması, o süreçte Davutoğlu hayatında ilk kez bu
süreci bu pozisyonda yaşadı, elinden geldiğince bilgisi dahilide ve bu bilgiyi
çeşitli hedeflerle birleştirerek bir çerçeve üretti ama biz bugün bir sürü
yerde baktığımızda, Türkiye genelinde listelerin iyi yapılamamış olmasını
görüyoruz. Bu tek başına Başbakan’ın hatası değil. Burada bilgi akışı,
değerlendirme açısından toplumu anlama açısından toplumu merkeze anlatma açısından
AK Parti’nin eskiye göre bazı zaaflar üretmiş olduğunu anlıyoruz kendi içinde.
Fabrika ayarlarına geri dönmede Gül’den faydalanılabilir
miydi?
Bu tür dönemler, kavga dönemleri, mücadele dönemleri AK
Parti’nin epey yalnızlaştığı dönemler. Şu denklemi koymak lazım. Türkiye’de
toplumu, kamusal alanı etkileme gücünde olan bir kaç odak var. Bunlardan bir
tanesi tabii ki Kürt silahlı hareketi. Bir şey yapıyor ortam değişiyor. Epeyce
bir süre Gülen Cemaati bir tanesiydi, asker bir tanesi, yüksek yargı diğeri.
Böyle bakınca bunlardan hiç biri AK Parti’nin yanında durmuyor esas olarak. AK
Parti büyük aktörler yelpazesinde yalnız bir parti. Bu yalnızlığın psikolojik
olarak önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yalnızlığa destek vermeyen, bu
yalnızlığın ihtiyacını karşılamayan siyasilerin de bir süre sonra AK Parti
açısından siyasetçi olmaktan çıkma ihtimali ile karşılaşacaklarını düşünüyorum.
Gül’ün de biraz mesafeli kaldığını düşünüyorum. Gül çok
iyi niyetli ve sağduyu ile davranmış olabilir kendisi açısından bir çok noktada
ama tabanda baktığımda gördüğüm şey yapabilecekken yapmadıklarının çok olduğu
şeklinde.
Mesela?
Belirli yerlerde durmak, destek vermek sahip çıkmak
kendisini arka plana alarak partiyi savunmak gibi. Böyle bir algı var. Bu
algının da biraz önce anlattığım psikoloji olduğunu düşünüyorum. Yalnızlık
psikolojisi. Dünyanın başka bir yerinde Gül’ün performansı çok normal bir
siyasetçi performansı olurdu. Buradaki ihtiyaçlarımız farklı bence. Gül’ün
görünen gelecekte AK Parti içinde herhangi bir misyona soyunabileceğini
düşündürtmüyor bana.
Seçimleri değerlendiren bir söyleşi yapmıştık sizinle.
Orada ve yazılarında AK Parti’nin kendi sosyolojisini ürettiğini ama bu
sosyolojisinin tamamından oy alamadığını söylemiştiniz. Size göre bu sosyoloji,
eğitimli, şehirli ama muhafazakar damarını koruyan kadınların etkin olduğu bir
yapıydı. AKP bu kendi sosyolojisinin oyunu almak için ne yapmalı?
İki cevabı var. Bunu kaybetmesine neden olan ne ise
teşhisi koyup bunu yapmamalı. Mesela başkalarıyla ilişki kurmaktan imtina eden,
kendinden çok memnun bir AK Parti tavrı bu dediğimiz sosyolojiyi rahatsız eden
bir tavır. Dilin mesela biraz daha duygusal, hamasi, İslami değil, İslamcı bir
noktaya kaydığının hissedilmesi gene bu Müslüman sosyoloji için rahatsız edici
bir olay. Onlar böyle şeylerin yanlış olduğunu düşünüyor ve de başka bir tür
siyaset arıyorlar.
İkinci bir ayak da yeni doğru yapılacak olan şeylerdir.
Bunun için de bakılan şu anda iki yer var. Bir tanesi MKYK’da kimler olacak
ötekisi Davutoğlu’nun yapacağı konuşma. Önümüzdeki bir buçuk ay içinde eğer AK
Parti doğru davranırsa, yeni doğrular üretirse bu doğruları topluma
anlatabilirse ve onları bu doğrulara ortak edebilirse o zaman bu sandığa
gitmemiş insanların büyük çapta tekrar AK Parti’ye oy vereceğini düşünüyorum.
Burada da en yakıcı meselelerden biri Kürt meselesi
tabii. Kürt meselesinde devlet silahlı tepki veriyor. Şunu söyleyelim bugün
bölgede örgüte yakın insanlarla bile konuştuğunuzda devletin tepkisini normal
buluyorlar, yani bu bir savaş. Savaşı kimin başlattığını da herkes biliyor,
sonuçta örgüt başlattı. Devletin durup dururken böyle bir şey yapmadığı ortada.
Bunlar tamam ama bunların ötesinde Kürt meselesinin çözümü üzerinden giden bir
yeni dil, bir yeni kucaklama ve yeni bir öngörü paketi bir zamanlama bir içerik
üretilmesi lazım. Bu belki de bir günde üretilemez ama bunun ilkesel çerçevesi,
bunun niyet beyanı bir sürü şey yapılabilir ve PKK ne yaparsa yapsın ‘hükümetin
çizdiği bir strateji var bu strateji budur’, diye anlatılabilir.
Bu tür şeyler Alevi meselesinde, genelde yolsuzluklar
meselesinde yapılabilir. Bütün bunlar dediğimiz kesimlere ve onu aşan bir
biçimde başka kesimlerde de olumlu etki yaratır. Ne olursa olsun insanlar
gelecek için oy veriyorlar. Geçmişteki bir şeyin hesabını kesmek için çok çok
az insan oy kullanır. Türkiye’yi yönetebilirliğini gösterirsen insanlar sana oy
verir. Diğer partilerin handikapları var. AK Parti’nin de var ama onun ötesinde
bir şey önerdiği zaman inandırıcı olma yeteneği çok fazla çünkü yaptı.
Sosyolojisi belli. Kendi ontolojisi belli. Kendi varlık nedeni olarak bazı
şeyleri yapıyor. Bunlar da Türkiye’yi demokratikleştirici etki yaptı.
Bunu seçimlere kadar yapmak için vakit var mı?
Tam anlamıyla zaten bir üretim olmaz. Bazı şeyler koşullu
olur, şu noktaya gelince bunu yapacağım eğer gelmemişsek o noktaya anlatacağım
‘hâlâ gelmedik, onun için yapmıyorum.’ Bir içerik yelpazesi olur. Bunlar
alternatifli olarak, niyet beyanı olarak bir teklif olarak topluma sunulabilir.
Son yazınızda ‘AK Parti Kürt oylarını kaybetti,
milliyetçiler de partilerinden memnun değil. Dolayısıyla AK Parti milliyetçi
oylar peşinden gitsin’ diyen önermeler olduğunu, bu iki tespitin tümüyle yanlış
ya da tümüyle doğru olmadığını söylüyorsunuz ve asıl önemli olanın AKP’nin
hangi tarafa yönelmeye karar vereceği olduğunu söylüyorsunuz. Size mantıklı
gelen yol hangisi?
Hangi yöne giderseniz gidin yapılacak bir tarafı var
çünkü diğer partilerin gerçek bir politikası yok. Türkiye’de militan olmayan
seçmen yüzde 30 civarında. Şöyle karar veriyor bu seçmen; kafasında bir parti
var, önce ona bakıyor. Ona oy verip vermemeye karar veriyor. Ona oy
vermeyecekse sandığa gitmiyor. Bu yüzde 30’un en az yüzde 20’si AK Parti’ye
bakan seçmen. Bunlar iyi bir şey duymak istiyor. 1 Kasım sonrasına umutlu
bakmak istiyor. Bu kadar boşlukta bunu yaratabilirseniz ve inandırıcı
olabilirseniz bu oyu getirir.
Bölgeye gittiğinizde bir ay içinde Diyarbakır, Urfa
yaptık, Şırnak’tan insanlarla konuştuk, bölgenin içinde PKK eleştirisi AK Parti
eleştirisinden daha fazla. Belli bir amaçla HDP’ye oy verdiler. Sivil siyaset
için oy verdiler, HDP bu misyonu taşıyamayacağını gösterdi. Büyük bir hayal
kırıklığı yaşıyor insanlar. Ama bu AK Parti’yi birden bire iyi parti yapmıyor.
AK Parti bu oyu geri almak istiyorsa, kendisi iyi parti olmak zorunda. Yoksa
büyük ölçüde sandığa gitmeyecek bir Güneydoğu, Doğu tablosu var önümüzde. Bu
seçim koşulları, güvenliği nedeniyle olmayacak. Siyaseten insanlar oy
vermeyebilir. Bunun zaten belirtilerini Diyarbakır’ da, başka yerlerde
alıyoruz. Örgüt bu insanları eyleme çağırıyor, ‘direnin’ diyor ama yüzde 1
yüzde 2 olumlu tepki alıyor. İnsanlar artık bir çizgi çekmişler ‘bunu artık
istemiyoruz’ diyor. Bence bölge halkı her iki tarafa da gerekli dersi böyle
verecek ama çözüm sürecini PKK’ya eğilimli gençlerle de konuşuk. Çözüm süreci
onlar için de özlenen bir dönem. Gençler kendilerini silahla değil, elinde
sazıyla da tasavvur ediyor. Sözünü ettiğim çerçeve belirleme giden oyun en az
yarısını geri getirir.
Sizce AK Parti hangi yönde gidecek? Milliyetçi oylar mı,
Kürt oylarını geri kazanma mı?
Bütün bu dediklerimizi ikincil kılacak bir şey var. AK
Parti ne olmak istiyor? Ak Parti klasik, merkez partisine dönüşecekse
milliyetçi devletçi bir parti olacaksa zaten ‘bizim AK Parti ile ne işimiz var’
diyecek insan sayısı artar. Bir kaç sene içinde AK Parti’yi Türk toplumu manen
bitirir zihninde. O zaman da başka bir parti arayışı çok daha yaygın olarak
ortaya çıkar. Bu varoluşsal bir durum AK Parti için, iki puan fazla almak için
bir yere yanaşmak değil. ‘Ben neyim’ sorusu bu ve toplum bunu duymak istiyor.
‘Milliyetçi oyların peşinden gitmek AKP için varoluşsal
bir sorun olur’ mu diyorsunuz?
Onun peşinden gitmenin getirdiği insan malzemesi var, dil
var giderek kaçınılmaz olarak bir eylemciliğin içinde olması var. Bütün bunlar
AK Parti’yi altı ay içinde başka bir parti yapar. O partinin de aslı mevcut. O
zaman da Bahçeli’nin şu ana kadar yaptığı ve oy kaybetmesine neden olan
stratejisi bir anda oy kazanan bir strateji olur ama Bahçeli doğru yaptığı için
değil, AK Parti yanlış yaptığı için. Öte yandan gelecek oy en fazla yüzde bir.
MHP’nin çekirdek oyu var. AK Parti ne yaparsa yapsın MHP kadar milliyetçi ve
devletçi olamayacaktır. Olamaz. Dolayısıyla onun replikası olabilir ancak. MHP,
üçte biri çözüm sürecinden yana liberalleşme eğilimi taşıyan melez bir grup.
Onlar, CHP’ye gidip geliyor. Bu gruptan oy alamazsınız. Yüzde 8-9 bu gruptan
daha katı, onlardan alamazsınız. Geriye kalıyor yüzde bir iki. Onun yarısını
olsanız ne olur?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.