Ayşe Hür
Bu hafta IŞİD’e karşı ortak operasyon dolayısıyla giderek
ilginçleşen ABD-Kürt ilişkilerinin geleceği konusunda bana fikrimi soranlara
cevap vermeye karar verdim. Tarihin yanı sıra siyaset bilimi de tahsil etmeme
rağmen, gelecek konusunda (hele de Ortadoğu’nun geleceğini) tahmin edecek kadar
ferasetli değilim (Ahmet Davutoğlu’nun kulakları çınlasın), ama taraflar
arasındaki ilişkilerin tarihte nasıl geliştiği konusunda fikir verebilirim.
***
ABD politikalarını 'ahlaki kaygılar', 'verilen sözler',
'ilkeler' değil, 'milli güvenlik çıkarları' çizmiştir. Dolayısıyla Kürtler
ABD'nin desteğini, ancak ABD'nin büyük planlarına hizmet ettikleri sürece
sağlayabilirler.
Geçen hafta IŞİD’in Paris’te gerçekleştirdiği katliamlar
yüzünden konu değişikliğine gitmiş ve Seyit Rıza’nın idamının 78. yıldönümü
vesilesiyle kaleme aldığım Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Doğu Faciası’ dediği
1937-1938 Dersim Harekatları’na yönelik tavrıyla 1937’de Urfa civarındaki
Karaköprü’de yaşanan Karaköprü Olayı’na dair yazımı rafa kaldırmıştım. Bu hafta
onu yayımlamayı düşünürken, hafta için Leyla Zana’nın TBMM’de, milletvekili
yeminindeki ‘Büyük Türk milleti’ifadesini ‘Büyük Türkiye Milleti” ne dönüştürmesiyle
yaşanan ‘mini kriz’ gündeme girince, bu sefer milletvekili yemininin
tarihçesine dair bir yazı kaleme aldım. Ama hafta sonuna geldiğimizde bu kriz
unutulmuştu bile. Kısacası ışık hızıyla değişen gündeme yetişmeyi
başaramamıştım. Sonunda, Dersim yazısını momenti kaçtığından, Leyla Zana ve
yemin yazısını, önümüzdeki hafta TBMM Başkanı seçimlerinden sonra yeniden
gündeme gelmesi muhtemel olduğundan yedeğe alıp, bu hafta IŞİD’e karşı ortak
operasyon dolayısıyla giderek ilginçleşen ABD-Kürt ilişkilerinin geleceği
konusunda bana fikrimi soranlara cevap vermeye karar verdim. Tarihin yanısıra
siyaset bilimi de tahsil etmeme rağmen, gelecek konusunda (hele de Ortadoğu’nun
geleceğini) tahmin edecek kadar ferasetli değilim (Ahmet Davutoğlu’nun
kulakları çınlasın), ama taraflar arasındaki ilişkilerin tarihte nasıl
geliştiği konusunda fikir verebilirim.
MONROE DOKTRİNİ
Önce ABD’nin dünya politikalarını özetleyeyim. Başkan
James Monroe’nin adıyla anılan Yalnızcılık (izolasyonizm) politikasına göre
ABD, 1823 yılında Yeni Dünya ile Eski Dünya’nın farklı sistemlere dayandığını
ve iki ayrı dünya olarak kalmaları gerektiğini ilan etmişti. ABD bundan böyle
Avrupa ülkelerinin içişlerine ya da aralarındaki savaşlara karışmayacak, Batı
Yarıkürede var olan sömürgeci ilişkileri tanıyacak ve bunlara herhangi bir
müdahale yapmayacaktı. Buna karşılık Batı Yarıküre Avrupa’nın yeni sömürgeci
faaliyetlerine kapalı tutulacak, herhangi bir Avrupa ülkesinin Amerika
kıtasındaki devletlere yönelik herhangi bir faaliyeti ABD’ye yöneltilmiş
saldırı olarak kabul edilecekti. Önceleri Monroe İlkeleri, 1852’den beri ise
Monroe Doktrini denen bu ilkeler yüzünden 1860’larda Senatör William H.
Seward’ın Alaska, Kanada, Meksika, Orta Amerika, Karayipler, İzlanda, Grönland,
Hawai ve diğer Pasifik adalarını ilhak etmeye ilişkin gözüpek planları ilgi
görmemiş, sadece 1867’de Alaska’nın Rusya’dan 7,2 milyon dolara satın alınması
ve Pasifikteki Midway adasının işgali ile yetinilmişti. Yayılmaya karşı çıkışın
iki nedeni vardı: Birincisi o günlerde emperyalizm ABD’nin cumhuriyetçi
ilkeleri ile bağdaşık görülmüyordu. İkinci olarak Amerikan halkı değişik
kültürler, diller ve dinlerle karışmak istemiyordu.
ALFRED MAHAN VE PLATT TADİLATI
1890’ların ortalarından itibaren bu tutum değişmeye
başladı. Bir deniz stratejisti olan tarihçi ve amiral Alfred Thayer Mahan’ın
The Influence of Sea Power Upon History 1660-1783 (Deniz Gücünün Tarih
Üzerindeki Etkisi, 1660-1773) adlı kitabında dediği gibi “kim ki dalgaları
yönetir, dünyayı da yönetir” sözü ABD’nin ileride dünyanın en büyük deniz gücü
olmasıyla sonuçlanacak atağın başlamasına neden oldu. Mahan’ın kitabını kopya
ettirip Alman Deniz Kuvvetlerinin bütün gemilerine koydurtan Alman Kayzeri II.
Wilhelm, 1889’da gözünü ABD’nin egemenlik alanı içinde sayılan Samoa Adaları’na
dikince ABD ile Almanya’nın arası açıldı. Bunu 1891’de Arjantin'in Falkland
Adaları yüzünden, 1895’de Venezuela yüzünden İngilizlerle savaşın eşiğine
gelinmesi izledi. 1898 tarihli Paris Andlaşması ile Guam ve Porto Rico,
Filipinlerden 20 milyon dolar karşılığı satın alındı. En nihayet 1903’de Platt
Tadilatı ile Küba’nın ABD yönetimi altına alınmasından sonra bölgeyi ziyaret
eden senatör Redfield Proctor, ABD’nin yalıtılma politikasından müdahale politikasına döndüğünü
müjdeledi. Yani gün pasifist Monroe Doktrini’nin değil, Beyaz ırktan
Hıristiyanların, yani bugün WASP şeklindeki kısaltmasıyla Beyaz Anglo-Sakson
Protestanların diğer bütün ırklara üstün olduklarına ve onlara tanrı tarafından
siyah ırkları medenileştirme görevi verildiğine inanmak şeklinde
özetlenebilecek Manifest Destiny (Kader İnancı) taraftarlarının günüydü. Bunun
bedeli dünya halkları için çok ağır olacaktı.
(Alfred Mahan-soldan dördüncü- 1899’da Hague/La Haye
Konvansiyonu’nda)
ROOSEVELT GEREKÇESİ
1904’de T. Roosevelt tarafından formüle edilen Roosevelt
Gerekçesi’ne göre “ABD medenileşmiş bir ulus olduğu için Batı yarımküredeki
‘kronikleşmiş yanlışlıklara’ müdahale etme hakkına sahipti.” 1905’de Almanların
göz diktiği Santo Domingo'nun iktisadi kontrolü ele geçirildi, Pasifik’teki
yeni toprakları kabul ettirmek için Japonya’ya baskı yapıldı, 1906’da Algerias
Konferansı’na katılmak suretiyle Fas meselesine burun sokuldu. 1911’de
Nikaragua’daki yönetim devrildi, bununla da yetinmeyip ülke işgal edildi.
Aslında oyların cumhuriyetçi adaylar Taft ve Roosevelt tarafından bölünmesinden
istifadeyle 1912 seçimlerini kazanan demokrat Wilson izolasyonistlerin tekrar
iktidara gelmesini simgelemiş görünüyordu ama durum hiç de öyle gelişmedi.
Wilson kendini şöyle tanımlamıştı: “Ben insani özellikler ve alyuvarlardan çok
kanaatler ve akademik endişelerden oluşmuş muğlak ve farazi bir kişiliğe
sahibim. Bakalım sonunda ne olacak?”
PASİFİZMDEN MÜDAHALECİLİĞE
‘Barışçı’ Wilson’un ilk işi ‘pasifist’ William Jennings
Bryan’ı Dışişleri Bakanı olarak atamaktı ama “Latin Amerikalıları iyi adamları
seçmeyi öğrenmeleri için eğitmek gerektiğini” düşündüğü için ABD’nin ‘arka
bahçesine’ askeri müdahalelerden de kaçınmadı.
1913’de de Meksika’ya asker gönderdi. 1915’de Haiti’yi işgal etti. (Bu
işgal 1934’e kadar devam etti.) 1914-1916 arasındaki Meksika İç Savaşı
sırasında ülkenin kuzeyi ve liman şehri Vera Cruz’un yanısıra 1916’da Dominik
Cumhuriyeti’ne bir denizci birliği yollamayı ihmal etmedi. 1917’de Virgin
Adalarına ve British Jamaica’sı hariç tüm Karayip adalarına çıkıldı. O yılların
iyi işlerinden biri Çin’le Open Door Policy (Açık Kapı Politikası) uygulamaya
konulmasıydı. Elbette Çin için değil ABD için iyiydi bu. Ancak bu durum uzun
sürmedi ve 1914 Ağustos’un Birinci Dünya Savaşı patlayınca ABD Monroe Doktrini
uyarınca savaşa katılmamaya karar verdi.
Ülkeyi savaşa sokmadığı için ikinci kez seçilen Wilson’un
8 Ocak 1918’de ilan ettiği ünlü 14 İlke’si gizli diplomasiyi, silahlanmayı,
iktisadi engelleri mahkum ederek, vatandaşlık haklarını ve bir milletler cemiyetinin
güven altına alacağı devletler arasında eşitlik prensibini ortaya koymayı
amaçlıyordu fakat sonuçta ABD etkin bir uluslar arası aktör olmaktan ziyade
barış konferanslarında müşahit bulunduran etkisiz bir ülkeye dönüşmüştü.
1934’de Haiti ve Nikaragua’dan çekilen ABD aynı yıl Filipinler’e bağımsızlık
vaadetti. 1935-1937 arasında Kongre üç değişik tarafsızlık yasasını onayladı.
Ancak 1938’e gelindiğinde pasifist duygular doyma noktasına varmıştı. Hızla
modernleşen Japonya’nın yarattığı tedirginliğe askeri ve ekonomik bir güç
olarak yeniden toparlanan Almanya’nın yarattığı tehdit eklenince ABD’nin II.
Dünya Savaşı’na dahil olmasının önünde engel kalmayacaktı.
SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ
5 Mart 1946’da Fulton şehrindeki Westminister Koleji’nde
yaptığı konuşmada Britanya Başbakanı Winston Churcill, Avrupa’yı bölen ‘demir
perde’den söz ettiğinde ise ABD’nin yeni rolü netleşmeye başladı. Bir yanda
komünist blok, diğer yanda ise ABD’nin önderlik ettiği ‘özgür dünya”’
uzanıyordu. Bu yeni durumun adı Soğuk Savaş’tı. ABD 1947’de Truman Doktrini’ni
ilan etti. Buna göre “özgür dünyanın”
düşmanı olan SSCB” nüfuz alanını genişletmek istiyordu, bunu engellemek için bu
ülkeyi ABD’ye dost rejimlerle çevrelemek gerekliydi. ABD bu politikalarının ilk
adımı olarak önce Yunanistan ve Türkiye’ye askeri ve ekonomik yardım yapmaya
başladı. Bunu yine 1947’de savaştan yıkılmış olarak çıkan Avrupa’nın yeniden
kurulmasını öngören Marshall Planı izledi. Soğuk Savaşı’n ilk gerilimi olan
1948 Berlin Krizi’ni 1949’da NATO’nun kuruluşu ve 1950’de ‘soğuk dönem’in ilk
‘sıcak’ çatışması olan Kore Savaşı izledi.
(W. Churchill tarihe ‘Iron Curtain Speech’ (Demir Perde
Konuşması) diye geçen ünlü konuşmasını yapıyor. Fulton, 5 Mart 1946)
ABD’NİN ORTADOĞU’YA YERLEŞMESİ
ABD’nin Ortadoğu’ya girişi uzun zaman gerektirdi ancak
Avrupa ülkelerinin ödediği bedeller düşünülünce bu çok da pahalıya malolmadı.
Avrupa’nın sömürgecilik rüyalarına karşı ABD hiç bir zaman bölgede sömürgeci
bir güç olmaya niyetlenmedi. Nitekim 1919 yılında Suriye’li soyluların oluşturduğu
Büyük Suriye Kongresi’nde “ABD her türlü sömürgeleştirme fikrinden çok uzaktır
ve ülkemizle ilgili herhangi bir politik çıkarı yoktur” denilmiş ve ABD’den
ülkenin gelişmesi için teknik ve ekonomik yardım talep edilmesine karar
verilmişti. Wilson’un ünlü 14 İlke’si sayesinde göstermelik de olsa
bağımsızlıklarına kavuşan Arapların desteği ve sevgisini kazanmayı kolayca
başaran ABD’li uzmanlar, gezginler, diplomatlar, bölgede genel olarak iyi bir
muamele gördüler. Ancak ABD’nin bölgedeki bu minimal varlığı II. Dünya
Savaşı’nı izleyen dönemlerde sona erdi ve ABD Orta Doğu’ya başka bir gözle
bakmaya başladı. Çünkü bölgedeki petrol varlığını ve bölgenin stratejik önemini
çok derinden farketmişti.
ARAMCO VE SUUDİLERLE ANLAŞMA
ABD’nin günümüzdeki en önemli müttefiki Suudi
Arabistan’la ilişkileri de bu tarihlerde başladı. Daha 1933’te Franklin D.
Roosvelt ile Kral Abdülaziz arasında başlayan dostluk ilişkisi 1942’de Riyad’da
ilk ABD elçiliğinin açılışıyla resmi hal aldı, 1944’de ARAMCO petrol şirketi
kuruldu. Şubat 1945’de Suveyş Kanalı’na demirleyen dev Amerikan gemisi USS
Quincy’nin güvertesinde yapılan toplantıda iki lider Orta Doğu’nun geleceğini
konuşuyordu. Bu planlar arasında güya Filistinlilerin ve İsrail’in çıkarlarını
uyuşturmak da vardı. Ancak 1940’lara gelindiğinde Nazilerin Yahudilere yönelik
şiddet kampanyalarından etkilenen liberal Amerikan demokratlarının Yahudi
devletinin kurulmasına sarfettikleri düşünsel enerjiyi Filistinlilere bir yurt
yaratmakta harcamayacakları anlaşıldı. İleriki yıllarda Filistinliler
tarafından “Batı’nın suçluluk duygusu” diye adlandırılacak bu sahiplenme,
politik alana taşındı. Başkan Truman, Filistin’e Yahudi göçünün serbest
bırakılması için İngiltere’ye baskı yaptı ve 1948’de İsrail Devleti’nin ilanına
büyük destek verdi. ABD’nin bu desteği günümüze kadar artarak sürdü.(Bu süreç
hakkın ayrıntılı bilgi: Okumak için tıklayın) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/abd-dis-politikasi-ve-kurtlerin-trajedisi-1477418/
(Kral Abdülaziz ve Başkan Roosevelt, Quincy’nin
güvertesinde)
İRAN VE MISIR’IN ABD İLE TANIŞMASI
II. Dünya Savaşı sırasında İran, Nazi Almanyası ile
işbirliği yaptığı gerekçesi ile İngiltere ve Rusya tarafından işgal edildiğinde
bölge için sömürgecilik tehlikesinin hala geçmediği anlaşılmıştı. Nitekim ABD
1951’de İran Başbakanı Musaddık’ın petrolü millileştirmesini hoş karşılamadı ve
İran’da bir dizi karışıklık çıkardı. Musaddık’ın devrilmesi ve yerine Şah
Pehlevi’nin geçmesi ile sonuçlanan olaylardan İran büyük dersler almış
olmalıydı ki 1979’daki Humeyni iktidarına kadar ABD-İran ilişkileri sıcak tutulmaya
çalışıldı. (Ayrıntılı bilgi: Okumak için tıklayın)
ABD’nin Arap dünyasının siyasi merkezi sayılan Mısır’la
ilişkisi de sorunlu gelişti. 1952 Temmuz’unda krallığı devirerek iktidara el
koyan Hür Subaylar Hareketi’nin perde arkasındaki lideri Cemal Abdül Nasır’ın
başbakanlığı üstlendiği 1954-1956 yılları arasında izlediği temkinli dış
politika ABD’nin hiç hoşuna gitmemişti. Nasır, ABD’nin Sovyet etkisini
sınırlamak için kendisine yakın Orta Doğu ülkelerine 1955’de kurdurdurduğu
Bağdat Paktı’na dahil olmakta çekinceli davranınca ABD Dışişleri bakanı J.
Foster Dulles tarafından Assuan Barajı’nın yapımı için Dünya Bankası’ndan
verilen kredinin dondurulması ile tehdit edildi. Bu fırsatı kaçırmayan
Sovyetler Birliği barajın finansmanını üstlendi, üstelik bunun karşılığında
Mısır’ın ne Varşova Paktı’na katılmasını ne de Bağlantısızlar Hareketi’nden
ayrılmasını talep etti. Böylece ABD’nin yanlış hesabı sonucu SSCB bölgede
sağlam bir üs bulmuş oluyordu. 1973’te Mısır, 1967’deki 6 Gün Savaşları
sırasında İsrail’e kaptırdığı Süveyş Kanalı çevresindeki topraklarını ABD ve
SSCB’nin baskıları sayesinde geri alıncaya kadar da Arap-ABD ilişkileri
sıkıntılı gitti. Bu tarihten itibaren Mısır SSCB’den uzaklaşmaya ABD’ye
yanaşmaya başladı. Çünkü Mısır kötü durumda olan ekonomisini toparlamak için
ABD’nin ekonomik yardımlarına ihtiyaç duyuyordu. Doğu Bloğu’nun yıkılışıyla bu
ilişki iyice pekişti ve Mursi dönemi hariç günümüze kadar da sürdü. (Arap
milliyetçiliği ve Nasır hakkındaki yazım: Okumak için tıklayın)
http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/yeni-nasir-olmak-kolay-mi/9583/
ABD’NİN KÜRT POLİTİKALARI
Bu uzun girişten sonra nihayet konumuza geldim. 1973-1977
yılları arasında ABD Dışişleri Bakanı olan Henry Kissinger, 1979’da yayımlanan
White House Years (Beyaz Saray Yılları) adlı anı kitabında şöyle yazmıştı:
“Nixon, Rıza Şah’ı Irak’taki Kürtlerin otonomisi konusunda cesaretlendirmişti.
Kürt meselesi ve 1972-1975’teki trajik sonuçları bu bölümün konularının
dışındadır bu yüzden bunu 2. ciltte ele alacağım.”
Kissenger 2. ciltte bu konuyu hiç hatırlamadı. Ancak 20
yıl sonra Years of Renewal (Yenilenme Yılları, 1999) adlı kitabında Kürtlerle
ilgili 21 sayfalık bir bölüm yazdı.“Tragedy of the Kurds” (Kürtlerin Trajedisi)
başlıklı bu bölümde özetle ABD’nin her ne kadar ‘ulusların kendi kaderini tayin
hakkı’ndan (kısaca KKTH) yana görünse de Kürtler söz konusu olduğunda buna hiç
ilgi göstermediğini anlatıyordu. (“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve
Kürtler” başlıklı yazım: Okumak için tıklayın) http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/yeni-nasir-olmak-kolay-mi/9583/
MOLLA MUSTAFA BARZANİ
ABD’nin bazen sessiz, bazen gizlice bazen açıkça müdahale
ederek izlediği olaylara 1946’da İran’ın
Urumiye bölgesinde kurulan Mahabad Cumhuriyeti ile başlayabiliriz. Cumhuriyet
11 ay sonra Amerikalı bir komutanın yönettiği İran ordusu tarafından kısa
sürede sonlandırılınca, oluşumun liderlerinden Molla Mustafa Barzani, 1958’e
kadar kalacağı Sovyetler Birliği’ne gitmişti. Bu ABD için kabul edilemez bir
durumdu çünkü o yıllarda ABD’nin esas meselesi, İran petrolünü millileştirmeye
çalışan Başbakan Musaddık’a yaptığı darbenin ardından Şah rejimini konsolide
etmekti. Ama ABD’nin yapacağı bir şey de yoktu.
Barzani, 14 Şubat 1958’de Kürt asıllı General Abdülkerim
Kasım ve Yüzbaşı Abdüsselam Arif’in başını çektiği darbeden sonra Irak’a döndü.
O güne dek illegal olarak faaliyet gösteren ve İbrahim Ahmad tarafından
yönetilen Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) legal hale geldi. Partinin içinde
çeşitli kanatlar vardı. Barzani ve Talabani aileleri bunların en önemlileriydi.
Celal Talabani, İbrahim Ahmad’ın damadıydı. Aşiret ayrıcalıklarını kaybetmek
istemeyen Barzaniler General Kasım’ın toprak reformuna karşı çıktıkları için
gözden düşerken, Soranice konuşan şehirlileri temsil eden Talabaniler General
Kasım’ın yanında yer aldılar ve yıldızları parlamaya başladı. 8 Şubat 1963’te
General Kasım, Arap Sosyalist BAAS Partisi’nce (ASBP) düzenlenen bir darbeyle
devrildi ve öldürüldü. Başa yol arkadaşı Abdüsselam Arif geçti. General Arif,
1964’te KDP’yi dışta bırakarak, doğrudan Barzanilerle görüşmeler yaptı. Bunun
meyvesi Geçici Anayasa ile Kürtlere Irak’ın bütünlüğünü bozmamak kaydıyla bazı
‘milli haklar’ verilmesi oldu.
(Molla Mustafa Barzani, 1976’da ABD’ye gitti ve 1979’da
orada vefat etti.)
1972-1975 İRAN-IRAK ÇATIŞMASI
1968 yılında iktidara doğrudan el koyan BAAS Partisi,
1970’de Kürtlere özerklik tanındı. Ancak zengin bir petrol bölgesi olan
Kerkük’ün statüsünü belirlemedi. Gerek Kerkük sorunu, gerekse Barzanilere bağlı
25 bin kişilik Peşmerge gücünün İran ve Türkiye’deki Kürtlere yardımda
kullanılmasına merkezin hükümetin karşı çıkması yüzünden KDP ile merkezin arası
açıldı. BAAS’ın 1972’de Irak petrollerini millileştirmesi üzerine ABD fırsatı
kaçırmadı ve o zamanlar Şahlık rejimiyle yönetilen İran aracılığıyla Kürtlerle
ilk temaslara başladı. Aslında ABD daha 1972’de, İran’la Irak arasında sınır
gerginliği başgösterdiğinde, o sırada ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissenger,
İran Şahı Rıza Pehlevi’ye, Irak Kürtlerini ayaklandırma vaadinde bulunmuştu.
ABD’nin Kürtleri ikna etmesi hiç zor olmamıştı, çünkü
onlara‘otonomi’ vaadinde bulunulmuştu. Nitekim Saddam, 1974’te petrol bölgeleri
Kerkük ve Hanekin’i dışarıda bırakmak kaydıyla bir ‘Özerk Kürdistan’ kurmayı
önerdiğinde Barzani buna karşı çıktı. 1975’te Kissenger gizli yollardan Irak
Kürtlerine 16 milyon dolarlık silah yardımı ulaştırdı ancak kısa süre sonra
İran ve Irak, Cezayir’deki OPEC zirvesinde sınır sorunlarını halledince olan
Kürtlere oldu. Irak, ABD’ye Kürtlere verdiği desteği derhal sonlandırmasını
ihtar etti. Ardından ‘isyancı Kürtler’e karşı ezme kampanyasına girişti. İran’a
geçen Molla Mustafa Barzani, bu günlerde Kissenger’e gönderdiği bir mektupta
mealen “Dünyanın sessiz bakışları altında, hareketimiz ve halkımız inanılmaz
yollarla imha ediliyor. Bize göre sayın Ekselansları, ABD’nin, kendilerini
sizin ülkenizin politikalarına adamış olan halkımıza karşı ahlaki ve siyasi
sorumluluğu vardır…” diyordu. Tahmin edileceği gibi Kissinger bu mektuba cevap
vermedi. Irak Kürtleri ezmeye devam etti. ABD istihbarat raporlarına göre 200
bin Kürt İran’a kaçtı. Ancak mültecilere ne İran, ne de ABD yardım etti.
Ardından İran 40 bin sığınmacıyı sınır dışı etti. Bu dönemde ABD bir tek Kürdü
bile ülkesine kabul etmedi.
İşte tam bu günlerde Barzani’nin aşiretçi ve maksimalist
politikalarından bunalan Celal Talabani KDP’den ayrılarak Iraklı solcularla
birlikte 1975 yılında Suriye’de Kürdistan Yurtseverler Birliği’ni (KYP) kurdu.
PİKE RAPORU
Ertesi yıl (1976) kamuoyuna sızan bir istihbarat raporuna
(Pike Raporu) bakılırsa, ABD’nin planları arasında Kürtlere ‘otomoni’ zaten
yoktu. ABD’nin önceliği İran’daki merkezi otoriteyi güçlendirmek ve Sovyet
etkisini sınırlamaktı. Kissenger “dolaylı yoldan Kürtleri kurtarmanın ABD için
çok pahalı olduğunu, çünkü İran’ın Sovyet sınırındaki dağlık bölgede yeni bir
cephe açmayı gerektirdiğini” söylüyor, “böyle bir harcamanın neden gerekli
olduğunu ABD vergi mükelleflerine anlatamayız” diyordu. “Sonunda Şah bir karar
verdi, biz ise ne karşı argüman ne de bir strateji koyamadık onun önüne razı
etmek için.” diye bitiriyordu sözlerini. Anı kitabı Years of Renewal’de
“Kürtler tarihin sürekli kurbanıydılar ve bunun tesellisi yoktu” diyen Kissenger
artık görevde olmadığı o dönemde şunu söylemekte beis görmemişti: “Bir vak’a
çalışması olarak Kürt trajedisi pek çok sonuç çıkarmaya elverişli malzeme
içerir.”
1980-1988 İRAN-IRAK SAVAŞI
Bundan sonrası daha da hızlı gelişti. 1978’de KDP ve KYP
arasında silahlı çatışmalar çıktı. Kansere yakalanan Molla Mustafa Barzani
1976’da İran’dan ABD’ye gitti ve 1979’da orada öldü. Barzani’nin ölümünden
sonra KDP tekrar parçalandı ve Sami Abdurrahman öncülüğünde Kürdistan
Demokratik Halk Partisi (KDHP) kuruldu. Aynı yıl İran’da İslam Devrimi olmuş ve
Humeyni başa geçmişti. Irak’ta ise Saddam Hüseyin iktidarı ele geçirmişti.
Saddam, İran’la Irak arasındaki 1975 Cezayir Antlaşması’nın ihlal edildiğini,
İran’ın hâlâ Kürtlere yardım ettiğini ileri sürerek İran’a savaş açtı. Ancak 22
Eylül 1980 günü Irak orduları sınırı geçerken, kimse savaşın sekiz yıl
süreceğini ve bir milyondan fazla kişinin hayatına mal olacağını
kestirememişti. Hele Kürtler hiç kestirememişti. Öyle ki KYP öncülüğündeki
birkaç parti 12 Kasım 1980’de Irak Milli-Yurtsever Demokrasi Cephesi’ni
kurarken üç hafta sonra KDP öncülüğündeki bazı partiler (ki aralarında Türkmen
örgütü de vardı) Irak Milli Demokrasi Cephesi’ni kuracaktı. Kürt cephesindeki
yeni unsur ise PKK idi. 12 Eylül 1980 darbesinden kaçan PKK 1982’de KDP’nin
onayıyla Kuzey Irak’a yerleşmeye başlamıştı. (Ancak PKK’nın Marksist yapısı ile
KDP’nin feodal yapısı arasında kan uyuşmazlığı çıktı. 1986’da TSK Barzani’nin
güçlerine saldırınca, yıllardır özenle oluşturduğu kendi krallığının tehlikede olduğunu
anlayan KDP, PKK ile yaptığı anlaşmayı bozdu. Bunun üzerine PKK, KYB ile
protokol imzaladı ve Suriye’ye kayacaktı.)
ABD, 1980-1988 arasında 1 milyondan fazla kişinin öleceği
kanlı İran-Irak Savaşı sırasında, Irak’ın yanında yer aldı, çünkü artık İran’da
Mollalar rejimi vardı. 1988’de İran orduları Süleymaniye yönünde ilerlerken
Irak uçakları Kürt şehri Halepçe’yi ve civarındaki köyleri havadan
bombaladılar. Sinir gazı ve diğer kimyasal silahlarla beş bini aşkın Kürt
öldürüldü ama dünyanın ve elbette ABD’nin sesi çıkmadı. Saddam’ın ordularından
kaçan on binlerce Kürt, Türkiye’ye sığındı, dünyanın sesi yine çıkmadı. Sadece
ABD Kongresi’nde bazı üyeler Irak’a ABD yardımını kısmaya çalıştılar ancak
karşılarında sırasıyla Reagan ve ‘Baba’ Bush’u buldular.
BİRİNCİ KÖRFEZ SAVAŞI
Aslında yıllarda
ABD dış politikası, bir dizi başarısızlıktan (1963-1973 arasındaki Vietnam
Savaşı hezimeti, 1973 Petrol Krizi, 1979/1980’de 444 gün süren İran’daki
elçilik kuşatması, 1983’de Lübnan’a yapılan müdahalede 250 askerin öldüğü
bombalı saldırı gibi) dolayı adeta felç olmuştu. 1988’de yapılan bir araştırma
Amerikan halkının gözünde başkanın itibarının geçmişe göre yarı yarıya düştüğü
bir döneme işaret ediyordu. İşte tam bu sırada (2 Ağustos 1990) Irak, 13.
Vilayeti olduğunu ileri sürerek Kuveyt’i işgal etti. Epeydir bölgeye müdahale
fırsatı arayan ABD’nin başını çektiği Koalisyon Güçleri, 16-17 Ocak 1991’de
Irak’ı bombalamaya başladılar. Birinci Körfez Savaşı adı verilen bu savaş
sırasında Irak Kürtleri ABD için ‘iyi Kürtler’di. Suriye, İran ve eski SSCB
coğrafyasındaki Kürtleri ‘yok’tu, Türkiye Kürtleri ise ‘terörist’ idi… (Suriye
Kürtleri hakkında: Okumak için tıklayın) http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/selahaddin-eyyubinin-cocuklari-suriye-kurtleri-1221178/
(İran-Irak Savaşı’nda İranlı savaşçılar)
‘Baba’ Bush, Suudi Arabistan’daki Amerikan birliklerine
Şükran Günü dolayısıyla yaptığı bir konuşmada ABD’yi “insanlığın durmaksızın
süren özgürlük mücadelesinin dışa vurumu” olarak tanımlamıştı. Buradaki
“özgürlük” sözcüğü, Amerikan retoriğinde bazen serbest pazar ekonomisi, bazen
‘kendi kaderini tayin hakkı’, bazen toprak bütünlüğü, bazen bir ülkenin
bağımsızlığı, bazen de bireyin özgürlüğü yerine kullanılırdı, ancak Bush’un
kurtarmak üzere gittiği Kuveyt için düşündüğü özgürlüğün iktidardaki monarşiyi
tekrar ayakları üstüne dikmekten başka bir şey olmadığı ortadaydı. Doğal olarak
Iraklı ‘iyi’ Kürtler bu özgürlük retoriğinden kendilerine de bir şey düşeceğini
ummuşlardı. Halbuki savaşın sonunda ABD birleşik bir Irak’ın çıkarlarına daha
uygun olacağını düşündü, Irak uçaklarının güneyde Şiileri, kuzeyde Kürtleri bombalamasına
ses çıkarmak bir yana, destek verdi. Ancak 36. Paralel’in kuzeyi ile 32.
Paralel’in güneyi uçuşa yasaklı bölge ilan edilince Irak Kürtleri için yepyeni
bir dönem başladı. O güne kadar sürekli birbiriyle çatışan KDP ve KYB
‘kurtarılmış bölgede’ 19 Mayıs 1992’de seçime gittiler. KDP’nin yüzde 45,
KYP’nin yüzde 44 oy aldığı seçimlerden 105 üyeli bir Kürdistan Parlamentosu
çıktı, ardından Kürdistan Hükümeti kuruldu. Yine de nihai barış ABD-Britanya
koalisyonunun 2003’te Irak’a müdahalesinden (İkinci Körfez Savaşı/Irak Savaşı)
sonra oldu. O günden beri de ilişkiler görece sorunsuz yürüyor.
REALİZM İDEALİZMİ ‘DÖVER’
ABD’nin görüş
alanına hemen hiç girmeyen (‘yok’ olan) Suriye Kürtleri (özellikle de PYD
güçleri) artık ‘yeni iyi Kürtler’ olma yolunda. Türkiye Kürtleri hakkındaki ABD
görüşü henüz değişmiş değil. PKK, ABD belgelerinde ‘terörist’ diye
tanımlanıyor.
Şimdi bu tarihçeye bakınca ABD’nin Kürtlere yönelik
ilgisinin ne kadar süreceğini kestirmek kolay değil. Realistlere göre bir süper
gücün dış politikasının test eden şey onun milli çıkarlarını kollarken aynı
zamanda dostlarını ve müttefiklerini de desteklemesi ve farklı gruplar
arasındaki güç dengelerini korurken başka ülklerde yaşayan vatandaşlarının
çıkarlarını da korumasıdır. Ahlakçılar realistleri ahlaki normları ikinci
sıraya koydukları için eleştirirler. Özellikle ‘milli güvenlik çıkarları’
terimini bencil ve ilkesiz bulurlar. Tarih boyunca ABD dış politikası katı,
pragmatik ve acımasız olmuştur. ABD politikalarını ‘ahlaki kaygılar’, ‘verilen
sözler’, ‘ilkeler’ değil, ’milli güvenlik çıkarları’ çizmiştir. Dolayısıyla
Kürtler ABD’nin desteğini, ancak ABD’nin büyük planlarına hizmet ettikleri
sürece sağlayabilirler. Umarım tarih beni yanıltır.
Özet Kaynakça: Marianna Charountaki, The Kurds and US
Foreign Policy: International Relations in the Middle East since 1945,
Routledge, 2011, Henry Kissinger, White House Years, Simon & Schuster;
Reprint edition, 2011, a.g.y., Years of Renewal, Simon & Schuster, 1999.







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.