Bu suçlar savaşların gölgesinde işlendi ve savaş bu cinayetleri meşrulaştırdı. Birinci Dünya Savaşında Ermenilere yapılan zulüm yüzyılın devamında başka coğrafyalarda diğer birçok dini ve milli azınlığa da yapıldı ve yapılmaya devam ediliyor. Onlar ajan, yabancı güçlerin işbirlikçisi, milli birliği bozan, sınıf veya ırk düşmanı ve halkın içindeki hastalık kaynağı ilan edildi. Onlar ve kaderleri unutulmasın diye kurbanları anıyoruz. Kendi iradeleri için onları hatırlıyoruz. Bilhassa insan onurunun dokunulmazlığı hatırlanmaktadır. İnsan onuru yok edilemez, fakat eğer onu hiçe sayarsanız ve ayaklar altına alırsanız, sonsuz günahlar işlenebilir.
****
Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck’un “Berlin
Katedrali´nde 23 Nisan 2015 günü Ermeni Süryani ve Pontus Rumları Soykırımını
anmak vesilesiyle düzenlenen Ekümenik Ayinden” sonra yaptığı konuşma. Öncelikle Berlin´in merkezinde bu ayini düzenlediğiniz ve
bizleri de davet ettiğiniz için, Siz değerli Kilise temsilcileri Beyefendilere şükranlarımı
sunarım. Benim bugün burada bulunmam, mevcut Almanya ülkesinde Devlet ve
siyasilerin geçmişle doğru, makul ve özeleştirel bir biçimde yüzleşme
sorumluluğu taşıdıklarının somut
göstergesidir.
Şu an, bu dakikalarda, Hanımefendiler ve Beyefendiler,
bir asır önce planlı ve sistematik cinayetlerle katledilen Ermeni halkının yüz binlerce
kurbanını anıyoruz.
Kadın, erkek, çocuk, yaşlı ayırt edilmeksizin, insanlar
zorla götürüldü, ölüm yürüyüşlerine gönderildi, korumasız ve yiyeceksiz bozkıra,
çöle bırakıldı, diri diri yakıldı, ölünceye dek kovalandı, dövüldü ve silahla
öldürüldü.
Planlı ve hesaplı yapılan bu suç eylemi tek bir sebeple
Ermenileri hedef aldı: Çünkü onlar Ermeni’ydi. Aynı şekilde kader arkadaşlarını
da hedef aldı, çünkü onlar da Asuri veya Süryani ve Pontus-Rumu idi.
Bugünkü bilgimizle ve geçmiş on yıllarda yaşanan siyasi
ve insani felaketlerden hareket ettiğimizde, Ermenilerin kaderinin, yirminci yüzyıla
feci şekilde damga vuran toplu kıyım, etnik temizlik, tehcir, hatta soykırım
tarihine örnek olduğunu gözler önüne getiriyor.
Bu suçlar savaşların gölgesinde işlendi ve savaş bu
cinayetleri meşrulaştırdı. Birinci Dünya Savaşında Ermenilere yapılan zulüm yüzyılın
devamında başka coğrafyalarda diğer birçok dini ve milli azınlığa da yapıldı ve
yapılmaya devam ediliyor. Onlar ajan, yabancı güçlerin işbirlikçisi, milli
birliği bozan, sınıf veya ırk düşmanı ve halkın içindeki hastalık kaynağı ilan edildi.
Onlar ve kaderleri unutulmasın diye kurbanları anıyoruz.
Kendi iradeleri için onları hatırlıyoruz. Bilhassa insan onurunun dokunulmazlığı
hatırlanmaktadır. İnsan onuru yok edilemez, fakat eğer onu hiçe sayarsanız ve ayaklar altına
alırsanız, sonsuz günahlar işlenebilir.
Kurbanları anıyoruz, ki onların yaşadıkları konuşulsun ve
hikâyeleri anlatılsın. Öyle hikayler ki, asla hatırlanmaması gereken hikayeler.
Evet, biz kendimiz için de kurbanları anıyoruz. Eğer tarihi ve hayatta olan
bizlerin hafızasını sadece galip gelenler değil de yenilenler, kaybedilenler,
ihanete uğrayanlar ve yok edilenler de belirleyecekse, kendi insanlığımızı
muhafaza edebiliriz.
Eğer failler hakkında konuşulmazsa, kurbanları anmak
sadece yarım kalan bir anmadır. Fail olmadan kurban da olmaz. O tarihte Osmanlı
İmparatorluğu´ndaki iktidar sahipleri ve onların işbirlikçileri, ırkçı, etnik
veya dini düşünceyle yapılan toplu katliam faillerinde aslında hep olduğu gibi,
fanatik bir biçimde yaptıklarının doğru
olduğundan emindiler.
Jön Türk ideolojisi, etnik açıdan homojen olan dini
bakımdan üniter milli devlet yapısında, dağılan Osmanlı İmparatorluğu´nda kaybolmaya
yüz tutan farklı halkların ve dinlerin yan yana ve birlikte yaşama geleneğine
alternatif arayışındaydı. 20. Yüzyılın başında halkların ayrılması, etnik
temizlik ve tehcir ulus devletlerin oluşumunun karanlık sayfalarıdır. Ancak
birlik ve arılık ideolojileri daha çok dışlanma
ve tehcir, neticede öldürücü eylemle bitti. Bundan
hareketle Osmanlı İmparatorluğu´nda da Ermeni halkının kurbanı olduğu
soykırımsal bir dinamizm gelişti.
100 yıl önce yaşananları en uygun ne şekilde adlandırmak gerektiği
ile ilgili bir tartışmanın tam ortasındayız. Fakat bu tartışmaların tek bir
terimin farklı manaları ile sınırlandırılmamasına dikkat etmeliyiz.
Yaşananlardan 100 yıl sonra da olsa, bir halkın planlı bir şekilde yok edilmesi
ile ilgili korkunç gerçeği görmemiz, dile getirmemiz ve yasını tutmamız
gerekir. Aksi halde pusulamızı ve kendimize olan saygımızı yitiririz.
Tarihi gerçekleri değerlendirme konusunda anlaşabilirsek,
kendi yaptıklarımız bile olsa, haksızlıkları konuşursak, hukuk ve insan haklarına
saygılı bir hayat sürersek, işte o zaman kurbanların onurunu korumuş oluruz ve
kendi içimizde ve sınırlar ötesinde birlikte yaşamanın insani temelini yaratmış
oluruz.
Bunu hatırlatarak, bugün yaşayan hiç kimseyi sanık
sandalyesine oturtmuyoruz. O dönemin failleri artık yaşamıyor ve onların çocuklarına,
torunlarına bu suç yüklenemez. Ancak kurbanların torunları tarihi gerçeklerin
ve bununla birlikte tarihi suçun üstlenilmesini haklı olarak bekleyebilirler.
Bugün hayatta olanların
sorumluluğu ise, hem her bireyin hem her azınlığın yaşam
hakkını ve insan hakkını koruyan ve saygı gösteren bir politikaya kendisini
bağlı hissetmesidir.
Yani Ermenilerin durumunda da aslında en derin insani deneyimden
hareket etmekten başka bir prensip takip etmiyoruz. Suç duygusundan ancak
kabullenme ile kurtulabiliriz, inkar ederek, uzaklaştırarak veya küçümseyerek
kendimizi bu suçtan arındıramayız.
Biz Almanya’da zahmetli ve kısmen de utanç verici bir
gecikmeyle nasyonal sosyalizm zamanında işlenen suçları, bilhassa Avrupa’daki Yahudilere
yapılan zulmü ve kıyımı anmayı öğrendik. Burada koşulsuz şartsız kabul edilmesi
ve adlandırılması gereken faillerin kusuru ile onların torunlarının anma
konusundaki sorumluluğu arasında makul bir ayrım yapmayı da öğrendik.
Bizde, Almanya’da da Ermeni halkının katledilmesini
anmanın derin bir anlamı ve haklılığı söz konusudur. Aramızda Ermeni ve Türklerin
torunları, her biri ayrı geçmişiyle birlikte yaşıyor. Herkesin geçmişle
yüzleşmesi aynı aydınlatıcı prensibi takip etmesi barışçıl birliktelik için
önemlidir.
Bu durumda, yani Ermenilere soykırımla ilgili ortak
sorumluluk üstlenme ve hatta belki de suç ortaklığı söz konusuysa, biz Almanlar
da bir kez daha bu yüzleşemeye hazır olmalıyız.
Alman askerler de sürgünün planlanmasında ve kısmen de sürgünün
gerçekleşmesinde yer aldı. Ermenilere karşı yapılan eylemde onların imha
edilmesi isteğini açık şekilde gören Alman gözlemci ve diplomatların uyarıları
önemsenmedi ve göz ardı edildi. Çünkü Alman İmparatorluğu, Osmanlı müttefikiyle
olan ilişkilerini tehlikeye atmak
istemiyordu. Alman İmparatorluğu Şansölyesi Bethmann
Hollweg, Aralık 1915’te Ermeni konusuyla ilgili özel temsilcisinden detaylı
bilgi aldıktan sonra kısaca şu açıklamayı yapıyor: “Bizim tek hedefimiz, Türkiye’yi
savaşın sonuna kadar kendi tarafımızda tutmaktır, bu arada Ermeniler yok olur
veya olmaz, hiç fark etmez.” Bunu işitmek zor, fakat diğer tarafta yine
Almanların, en başta yoğun çabalar ortaya koyan
Johannes Lepsius olmak üzere, yazdıklarıyla Ermenilerin
acılarının dünyada duyulmasını sağladıklarını da hatırlıyoruz.
Sıhhiyeci Armin Theophil Wagner çektiği fotoğraflarla
Ermenilerin kaderini tespit ediyor ve savaş sonrasında fotoğraf gösterileriyle Almanya’da
duyulmasını sağlıyor. Avusturyalı Franz Werfel de “Musa Dağ´da 40 Gün” isimli
romanıyla kıyım planı ve Ermeni halkının direnişi adına sanatsal bir anıt
dikti. Kitap çıktıktan sonra 1933’te hemen Almanya’da yasaklanıyor. Roman,
Bialystok ve Vilnius’taki Yahudi
gettolarında onları bekleyen kaderin adeta alameti olarak
okunuyor.
Her iki taraf, yani Üçüncü İmparatorluk adı verilen Nazi
Almanya’sının sansürcüleri ve Yahudiler kitabı ve kitapta anlatılan hikâyeyi
böylece çok iyi anlamış oluyorlar…
Adolf Hitler bizzat 22 Ağustos 1939 günü Polonya’ya karşı
savaş planlarını izah ederken Alman ordu birliklerinin üst düzey komutanları önünde
yaptığı konuşmasında “Polonya asıllı olan ve Lehçe konuşan erkek, kadın ve
çocuğun ölüme gönderilmesini” istiyor. Konuşmasını herkesin de kayıtsız kalması
beklentisiyle yönelttiği şu soruyla
noktalıyor: “Ermenilerin yok edilmesini bugün kim
konuşuyor ki?”
Biz konuşuyoruz! Biz! Halen bugün, yüz yıl sonra çok
bilinçli şekilde biz konuşuyoruz. Ermenileri konuşuyoruz, insanlığa ve insan onuruna
karşı işlenen diğer suçları da konuşuyoruz. Hitler haklı çıkmasın diye bunu
yapıyoruz. Hiçbir diktatör, hiçbir baskıcı yönetim ve etnik temizliği meşru
gören hiç kimse yaptıklarının görmezden gelineceğini ve unutulacağını sanmasın
diye.
Evet, sevimsiz gerçekleri konuşmaya devam ediyoruz. İnkar
edilen sorumlulukları ve eski suçları. Bunu feci geçmişe bağlanmak için yapmıyoruz
elbette, insanlar ve halklar kıyım ve terör tehdidiyle karşı karşıya
kaldıklarında uyanık olmak ve zamanında tepki verebilmek için bunu yapıyoruz.
Mezhep, din ve dil ayrımı yapmadan, etnik ve devlet
sınırları ortaya koymadan birlikte hatırlamak iyidir. Tüm dünyadan anma ve barış
yönünde bugün gönderilen tüm işaretlere müteşekkiriz. Özellikle de Türklerle
Ermenilerin birbirini anlamak ve birbirine yaklaşmak için atılan
cesaretlendirici tüm adımları sevindirici buluyorum.
Hiç kimse gerçeklerden korkmamalı. Gerçekler olmadan
barış olmaz. Bizleri ayıran ve ayırmaya devam edeni sadece birlikte hareket ederek
aşabiliriz. Bize ortak emanet edilen bu dünyada sadece birliktelik içinde iyi
bir geleceğimiz olabilir.
Speech in Armenian (PDF, 66KB)
http://www.bundespraesident.de/SharedDocs/Downloads/DE/Reden/2015/04/150423-Gedenken-Armenier-armenisch.pdf?__blob=publicationFile
Speech in Armenian (PDF, 66KB)
http://www.bundespraesident.de/SharedDocs/Downloads/DE/Reden/2015/04/150423-Gedenken-Armenier-armenisch.pdf?__blob=publicationFile

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.