Murat Utkucu
Aslı ne olursa olsun, Mevcut İslami paradigma tarihsel
olarak IŞİD’i yaratabilecek ideolojik temele sahiptir. Kuran’ın sayısız
yorumlarından biri olarak öne çıkan ve İslam Coğrafyası’na Sünnilik üzerinden
mührünü vuran Reel İslam’ın gündelik hayattaki izlerini takip ederek temele
ulaşmak mümkün.
1) Ankara’daki IŞİD katliamında can verenlerin Konya
Stadı’nda yuhalanmasından sonra, bu kez İstanbul’da, bir başka milli maçta
Paris ölülerinin hatırası hayâsızca çiğneniyor, neredeyse bir IŞİD narasına
dönüşen Allahuekber nidalarıyla katliam selamlanıyordu. Bu reaksiyonun Batı’nın
dünyayı hakir gören ikiyüzlü, kendine hümanist, Avrupamerkezli, ideolojisine
tepki olduğu söylenebilir. Ama hakikat pek de öyle değil.
Bu ıslık ve sloganlar,
vicdansız efendilere karşı insani bir tepkiden öte, ölü sayısının azlığına
içerleyip ölenleri bir kez daha bu şekilde öldürmeyi hedefleyen, aslında
küfredilen sistemin yerine göz dikmiş bir başka emperyal ihtirasın
göstergesiydi: Yaşadığı topraklarda ötekine hayat hakkı tanımayan bu milliyetçi
dinsel bağnazlık, Batı değerler sistemini hedef aldığı sürece sivillerin
katledilmesini hararetle alkışlıyordu işte. IŞİD ve stadyumdaki hayranları,
Sekülerizm, özgürlük ve farklı olana saygıyı kendi değerlerine ama daha kötüsü
inançlarına hakaret olarak algılıyor, üstüne, Allah’ın da aynı şekilde
düşündüğü iddiasıyla, hak karşısında batıl olanı zayi etmek için her türlü yolu
mubah görüyorlar! Batıl ise kendisi dışındaki herkes olarak özetlenebilecek bir
toptan reddiyeden başka bir şey değil!
2) Vahşetin görsellik üzerinden bu denli sıradanlaşması,
insani derinlik anlamında vicdanın bu denli duyarsızlaşması yeni olmakla
birlikte —Nazilerin Holokost’a dair tek bir belge bırakmadıklarını ve gaz
odalarını hiç filme almadıklarını hatırlatalım— dinsel zihniyetin epey eski
olduğu vakıa! Aslı ne olursa olsun, Mevcut İslami paradigma, tarihsel olarak
IŞİD’i yaratabilecek ideolojik temele sahip. Kuran’ın sayısız yorumlarından
biri olarak öne çıkan ve İslam Coğrafyası’na Sünnilik üzerinden mührünü vuran
Reel İslam’ın gündelik hayattaki izlerini takip ederek temele ulaşabilirsiniz.
Ancak din, nihayetinde insan ihtiyaçlarına cevap vermek üzere biçimlenen
sosyolojik form olduğuna göre, IŞİD; köklerini egemen İslam söylem ve kaynaklarına
dayandırsa bile bu mutlak yorum olmak zorunda değil. Özgürlükçü eşitlikçi bir
İslam Teolojisini aynı kutsal metin içinden çıkarmak mümkün. Mümkün çünkü
okuyanla okunan, metinle zaman arasında diyalektik ilişki olduğunun altını
çizelim. Metinden ihtiyaç duyulana ulaşmak için gözün ihtiyacı olduğuna
odaklanması yeterli gelecektir. Ama bunun için de ihtiyacın sosyalleşmesi
gerekiyor. Eşitlik, özgürlük talebinin ihtiyaç hâline gelmesine yani. Bugün,
böyle bir ihtiyaç ortada görünmediği gibi tarihten gelen Reel İslam ideolojisi,
sıradan Müslümanların IŞİD’leşmesi için bu fundamental faşizme altyapıyı
fazlasıyla sunuyor.
3) Kızım on yaşında ve Tanrı’ya inanmadığını söylüyor. Bu
fikre ulaşmasında herhangi bir katkımız olmadı. Tabii bu fikre sahip olduğu için
bir baskıyla da karşılaşmadı. Aksine konuya ilişkin her türlü tezi bir
ansiklopedi soğukluğunda anlatmaya çalıştık kendisine. Nihayetinde o bir çocuk
ve fikirleri değişmeye açık. Ama sorun bu değil. Bu ülkede insani olana ve
ötekine zarar vermeyen fikirleri sindirebilme kapasitesinde sorun! Kızım da
geçenlerde, bu sindirim sorunuyla ne yazık ki bu yaşta muhatap olmak zorunda
kaldı. Okulda kızımın düşüncelerini bilen bir başka kız çocuğu, inançsız olduğu
için artık kendisiyle konuşmak ve arkadaş olmak istemediğini söylemiş. Peki,
ilişkilerinde bir sorun mu varmış? Ya da bir anlaşmazlık? Uyumsuzluk? Hayır,
sadece Allah’a inanmamak, o kız çocuğu için sevdiği bir arkadaşını, listeden
silmeye yeterli bir sebep işte. İzmir’de alt- orta sınıfların yaşadığı bir semtteki
mahalle okulundan söz ediyoruz. Mesela Yozgat’a bağlı muhafazakâr nüfuslu bir
kasabadan değil. Bir çocuk, sırf inancı farklı diye ötekiyle arkadaşlığını
kesiyorsa ileride o arkadaşını da kesecek öfkeyi içinde taşıyor demektir. Bu
öfke, dinin emri olarak öğretilmiştir çünkü ona. Küçük bir çocuğun sevdiği bir
arkadaşıyla oyun değil de inanç üzerinden kurmaya kalktığı zorlama ilişki,
toplumsal inanç dokusu hakkında yeterince aydınlatacaktır bizi. Çünkü insaniyet
amel değil de iman üzerine inşa edildiğinde sizden farklı inancı olana karşı,
derin bir husumet öfke ve zalimlik içinde buluverirsiniz kendinizi. Ahlak ve
iyilik bu durumda özünü yitirerek araç hâline gelecektir. İnsanların Müslim-
gayrimüslim ikiliği üzerine ayrıştırıldığı ve temel vicdani kriterin eylem
değil etiket olduğu bir ilişki modelinde inanç, içerikten öte bir tür
hemşehricilik sığlığı üzerine, bir çıkar ittifakına dönüşerek özünü yitirir.
Mustazafları, ezilenleri dinine göre ayırdığınızda zalimin hemşehrisi olursunuz
çünkü. Bugün bütün Ortadoğu dinlerinde yaşanan budur.
4) Aklı başında herkes, iyilik ve kötülüğün; inanç,
kimlik, ideoloji ve memleketle ilgisi olmadığını bilir. Ama fanatikleştikçe bu
fikir tahrip edilerek biz ve ötekiler üzerinden yeni bir dünya inşasına
girişilir. Cennet- cehennem, ödül- ceza sistemine sahip olup da ödülün ilk
şartını iman olarak kodlayan her dinsel ideolojide, eylem inanca bağlanarak
ahlak sıfırlanmıştır. Amel- İman Fonksiyonunda amel bir tür etkisiz elemandır.
Aslında bağımlı değişkendir. İman’a bağlıdır. İman yoksa amel de anlamını
yitirmektedir. Bu nedenle özellikle Ortadoğu dinlerinde ahlak, insani değil
imanî bir özelliğe indirgenerek değersizleştirilmiştir. Tabii ki böyle
düşünmeyen her dinden inanan var. Buna İslamiyet içindeki farklı tarikler de dâhil.
Ama hem sayıca çok azlar hem de Reel İslam’ın tarihsel kudreti karşısında göğü
fethetmeye girişmiş bir avuç serdengeçtiden farkları yok ne yazık ki! İslami
fundamentalizm, kendisinden olmayanı; toplum zararlısı, asosyal bir tür Kurt
Adam olarak kodlayıp ya dönüştürmek ya da yok etmek üzerine ideolojisini
kuruyor. Gerçek şu ki bu fundamentalizm, istisnai değil yapısaldır ve tarihten
bugüne geliyor. Din, egemen sınıfların yönetme aygıtı olarak her daim
kullanışlı bir araç olduğundan iktidara ters kim varsa din karşıtı ilan
edilerek yok edilmesi, İslam tarihindeki kanlı kampanyaları açıklar.
Peygamberin torunlarının öldürüldüğü bir dinsel siyasetten söz ediyoruz. Her
muhalif hareketin din dışı olmakla itham edilerek yok edildiği bir siyasi
paradigma. İşte bu paradigma, sadece iktisadiyatı değil dizayn ettiği dinsel
model neyi emrediyorsa onun dışında yer alan her şeyi ama her şeyi muteber
görmemek üzerine kendini kuruyor. Mesela Manisa Valisi Erdoğan Bektaş, birkaç
gün önce Cemaat üyesi tesettürlü kadınların hiç gerek yokken kelepçelenerek
gözaltına alınmasına karşı “Suçluluğu sabit olmayan hiç kimsenin hele de
toplumda çok olumlu bir imajla algılanan başörtülü bayanların, böyle bir işleme
tabi tutulmaları her kademede üzüntüyle karşılanmıştır” diyebiliyor. Böylece
valinin, yani devletin ve aslında temsil edilen dinsel modelin gözünde
tesettürlü bir kadın olmak, olmamaktan yeğ tutuluyor. Olumlu imajın sadece
dinsel emrin yerine getirilmesiyle ilgisi yok. İnsani olarak üstünlük ver
ayrıcalık sağlayan dinsel bir pratik sözkonusu olan. Tam tersini düşünelim.
Başı açık kadının tesettürlüden insan olarak daha olumlu görülmesi mesela!
Cümleyi böyle kurunca nasıl da can acıtıcı olacaktır dindarlar için ki bu tür
ayrımcı ifadeler uğrayanın canını her zaman acıtır. Yıllar önce dinlediğim bir
radyo programında —bugünün mazlumu Cemaat’e ait bi kanaldı— Engin Noyan,
tesettürlü kadın şoförlerin trafikte alkol muayenesine tabi tutulmadıklarını,
tesettürün böyle olumlu sonuçları olduğunu söylemişti. Çünkü valinin dediği gibi
örtünme bir imaja dönüşmekte ve bu imaj aslında insanın şahsiyetini de
örtmekteydi. Şahsiyetin kirini pasını da! Araç kullanırken alkol alıp
almadığınızın ölçütü alkolmetre değil de Fatiha okumayı bilmek ya da tesettürlü
olmaksa eğer işte burada ilk olarak, dinsel akıl, devletin aklı hâline gelmekte
ama ayrıca amel ve iman meselesinde imanın şekil şartları, insan eylemini ezip
geçmektedir. Toplumu birarada tutan, iyiliği, diğerkâmlığı, merhamet ve
dayanışmayı, herkese hakkaniyetli davranmayı vaz eden ahlak, iman karşısında
böyle ezilmektedir.
5) Geçenlerde dindar ve ateistlerin çocuklarının ahlaki
tavırlarına ilişkin farklı dinlerden ve ülkelerden katılımla yapılan bilimsel
bir araştırmadan haberimiz oldu. Dayanışma, paylaşma, empati, adalet ve
cezalandırma başlıkları üzerinden, Müslüman ve Hıristiyan ülkelerden 1170
çocuk, teste tabi tutuldu. Bulgular malum. Ateistlerin çocukları bütün bu
başlıklarda dine bağlı ailelerin çocuklarından daha hassas çıktılar. Konuya
ilişkin yazan Mücahit Bilici’nin de dediği gibi bulgular, nihayetinde araştırma
kapsam ve tekniğinin yönlendirmesi altında oluşabiliyor. Ama bilimsel
çalışmanın da kriterleri var. Amaç tahmin edilen sonuca ulaşmak değil sahiden
nasıl bir sonucun ortaya çıkabileceğini test ve tespit etmek. Bilici, yazısında
dindarların inançtan kaynaklanan bir rehavete kapılarak ahlakı dinin içinde
gördüklerinden, üzerinde düşünmeye çok da gerek duymadıkları bir alana
indirgediklerini, hâlbuki ateistlerin din bağlantısını kopardıkları için ahlaki
olan üzerine derinlemesine tefekkür etmek zorunda kaldıklarını bunun ahlaki
davranış üzerinde olumlu bir etkisinin bulunabileceğini vurguluyor. Ayrıca “bir
tür dine sahiplik kibrine duçar olmuş bir dindarlıktan ahlak veya fazilet
beklenmemeli” diye de uyarmayı ihmal etmiyor. Sorun da tam burada aslında.
Çocuklar, dinleri öyle emrettikleri hâlde, çok da uygun davranmamayı ahlaken
önemsemiyorlar. Ama tuhaf şekilde cezalandırma konusunda ateistlerin
çocuklarına göre daha sert bir tutum içindeler. Çünkü dinsel kimlik, üzerinize giydiğiniz
zırhlı bir elbise gibi size koruma sağlıyor. İnancın, insanı güçlü ve özgüvenli
hissettirmesi normal. Ama buradan üstünlük duygusuna ulaşmak hiç de zor değil.
Çünkü bunun dinsel temeli var. İnanç, eylemi periyodik olarak temize çekip
aklıyor. Tabii din dışı eylemin cezası da var muhakkak ama aslolan amel değil.
Bu durumda ahlaklı olmayı çok da umursamazsınız herhâlde. Ama bir ateist için
ahlak; ödül-ceza mekanizmasının dışında tamamen insani ve felsefi boyuttan
çıkagelen, hayata tavır alış hâlidir. Son tahlilde karşılığı olacaksa bu sadece
içsel bir haz olabilir ki nihayetinde bunun da toplumsal olduğu ortada. Çünkü
insan topluma dair ve içkindir. Yunus Emre’nin de tanrı inancında aynı
mekanizmayı elinin tersiyle ittiğini hattâ hakir gördüğünü tespit etmek mümkün.
İnanan ailelerin çocukları, eğer ateist ebeveynlerin eğitimden geçen
yaşıtlarına göre ahlaken daha sorunlu bir yerde konumlanıyorlarsa sebebi
sanıyorum inancın ahlaka galebe çalmasıdır.
6) IŞİD pratiğinin, vahiyden bin dört yüz yıl sonra sanki
tarih akmamış onca şey yaşanmamış gibi başlangıçtaki sosyopolitik sistemi
kurmaya kalması ve ötekine karşı tarihin az gördüğü zalim bir cellâda bu denli
kolay dönmesinin altındaki teolojik sebep kısaca budur. İnancı bir üstünlük
sebebi olarak gören ve dışında kalan kim varsa hepsini “gayri” sıfatı ile aynı
kefeye koyacak kadar toptancı bir dinsel ideoloji, IŞİD’in beslendiği arka
plandır. Bu nedenle, eylemin sorumlusu olmadıkları hâlde statlar dolusu insan,
Ankara ve Paris ölülerinin hatıralarına, kan donduran bir vicdan yoksunluğu
içinde, saygısızlık edebiliyor. Bu nedenle, erkekler, kadınları bu kadar rahat
öldürebiliyor, dinin yasakladığı ne kadar gayri ahlaki tutum varsa tam da bu
nedenle, bal ve parmak ilişkisinin ötesinde gönüllerde beraat edebiliyor.
Bir ankete göre Türkiye’de IŞİD gibi bir vahşiliğe yüzde
sekiz oranında destek var. Türkiye Kürdistan’ında PKK, IŞİD karşısında bir
duvar görevi görüyor. Ülkenin batısında ise dindar Sünnilerin de rahatça
kendini ifade edebileceği sosyalist siyaset yükselmedikçe anketteki oranı
düşürmek mümkün değil. Bugünlerde Kürdistan’a çekilmiş gibi görünse de yine
HDP’ye büyük iş düşüyor! Aslında vicdan ve hakkaniyet arayışında kim varsa
herkese!
utkucu00@gmail.com
1 yorum:
Yaza, Hiristiyan dini ile Islam dinini ayni kefeye koyamasini yanlis buluyorum. Aksine, bu iki dinin birbirinin ziddi oldgunu dusunuyorum. Fakat yine de son derece aydinlatici ve herkesin okumasi gerektidigini dusundugum bir yazi.
Ara/isvec
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.