“Mea mihi conscientia pluris est quam omnium sermo.”[1]
Yıllar boyunca, ne geçen zamanın ne de Anadolu toprağının
örtebildiği katliam izleriyle dolu yollarda yürür ve kendi ölümünü beklerken,
“Eğer kurtulursam gördüklerimi yazacağım. Halkımın yaşadıklarını herkes bilsin”
diye düşünüyordu Rahip Krikor Balakyan. “Hatta tüm bunları gelecek kuşaklara
aktarmak için yaşamalıyım. Hayatta kalmak için elimden her ne geliyorsa
yapmalıyım.” Rahip, gerçekten de hayatta kaldı. Şansının, sürgün
kafilesinde kendisine eşlik eden subaylara verdiği rüşvetin ve Ermeni
Soykırımı’nı planlayıp gerçekleştiren İttihatçıların o dönemki ortağı
Almanya’da eğitim görmesinin, Almancayı iyi konuşmasının da etkisiyle yaşamayı
başardı. Sonra da planladığı gibi, envaiçeşit katliam silahıyla donanmış
cellâtların arasında tamamladığı yürüyüşünün sonunda her ne gördüyse hepsini
yazdı.
Balakyan, 1914-1916 yılları arasını kapsayan kitabı için
“Ermenilerin Golgothası” adını uygun buldu… Bilenler bilirler, İsa’nın çarmıha
gerildiği tepenin adıdır Golgotha. İsa, çivileneceği çarmıhı sırtına alır ve
Kudüs sokaklarını çevreleyen insanların kılıç kadar keskin, alaycı sözleri
eşliğinde yavaş yavaş Golgotha Tepesi’ne doğru ilerler. Bu çileli yolculuğun
sonunda ise ölüm vardır. 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki Ermeni aydınların
tutuklanıp Anadolu’ya sürülmesiyle başlayan ve kadim bir Anadolu halkının büyük
ölçüde yok edilmesiyle sonuçlanan ölüm seyahatini “Golgotha Yolu” metaforundan
daha iyi ne anlatabilir?
Balakyan, o süreçte “ölümün gün geçtikçe yaklaştığı”
fikrini bir türlü aklından çıkaramıyor. Parçalanmış cesetlerle, iskeletlerle,
kafataslarıyla dolu orman yollarında yürürken bunu yapabilmesi mümkün müydü?
Hele de İstanbul’dan birlikte yola çıktığı arkadaşlarının vahşice öldürüldüğüne
tanıklık ettikten sonra…
24 Nisan’da Balakyan ile birlikte tutuklananlardan biri
de besteci, müzikolog, orkestra şefi ve rahip Gomidas’tı. Aynı trende, at
arabasında yolculuk ettiler. Gomidas sürgünde ölmedi. Halide Edip Adıvar’ın da
aralarında olduğu dostlarının girişimleriyle kurtuldu ama “Golgotha Yolu”ndaki
yürüyüşü onun aklını alıp götürdü. Balakyan, 1935’te Paris’te bir akıl
hastanesinde hayatını kaybeden dostu Gomidas’ın delirmesine de şahitlik ediyor.
Onun, ağaçları Ermenilere saldıran eşkıyalara benzettiğini anlatıyor: “Gomidas
Vartabed’in ruh sağlığının bozulduğu görülüyordu. Ağaçları, saldıran eşkıyalara
benzetiyor, korkmuş keklikler gibi kafasını sürekli paltomun altına sokuyordu.”
Krikor Balakyan, sadece kurbanlarla değil, faillerle de
konuştu. İçinde bulunduğu kafileyi Çankırı’dan Suriye’deki Der Zor Çölü’ne
götüren Şükrü Yüzbaşı, gözünün içine baka baka Ermenileri nasıl vahşice
katlettiğini anlatırken içinde uyanan korku ve nefreti gizlemek için tüm gücünü
kullandı.
* * * * *
24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul’dan 250 kadar Ermeni bir
gecede toplanıp ertesi gün trenle Anadolu’daki iki sürgün kampına gönderilir.
Bu da Ermeni soykırımın başlangıcı kabul edilir.
Gerçi II. Abdülhamid istibdadında 1890’larda ve 1903’de
(ikinci kez Sason’da) Kilise rakamlarına göre toplam 300.000, Türk kaynaklarına
göre daha az sayıda Ermeni öldürülmüştü, Abdülhamid’e karşı II. Meşrutiyeti
getiren İttihat ve Terakki de 1909’da aynı yola başvurmuştu.
Ne var ki, 1915’ten itibaren Ermenilere uygulanan planlı,
sistemli bir toptan imha planıydı. Deportasyon’un amacı buydu. Yollarda
öldürülecek ve ölecek olanların yanı sıra, Suriye çöllerine gönderilecekler de
orada ölüme terk edileceklerdi.
Nitekim Balkan Harbi nedeniyle Ege’deki Rumların Deir El
Zor’a gönderilmesi söz konusu edildiğinde, “Buraya gelirlerse ölürler” diye
itiraz edenler olmuştu. Şimdi Ermeniler oraya götürülüyorlardı. Ölsünler diye.
Ermeni toplumuna mensup aydınların, sanatçıların, fikir
insanlarının ve ruhani liderlerin tasfiyesiyle işe başlanması planın sistematik
olduğunun ilk işaretiydi. Daha önce gayrı resmi olan, ama Ağustos 1914’te
resmiyet kazandırılan Teşkilât-ı Mahsusa emrine cezaevlerinden çıkartılmış
kriminallerin, Giresunlu Osman misali eşkıya çetelerinin verilmesi, ayrıca
Kafkas ve Balkan göçmenlerinden çok sayıda çetenin oluşturulması soykırım
hazırlıklarının 24 Nisan’dan önce başlamış olduğunu gösteriyordu. Sözünü ettiğimiz
silahlı gruplar Anadolu’nun çok sayıda şehir ve kasabalarından yola çıkartılan
tehcir kafilelerin yanına verilince, onların tehcirdeki işlevleri
anlaşılacaktı.
Sultanahmet’e sevk edilenlere hiçbir açıklama
yapılmamıştı. Oysa Devlet onları nereye sevk edeceğini biliyordu. Bir kısmı
Ankara’nın Ayaş’ına, diğerleri ise Kastamonu’ya bağlı Çankırı’ya
nakledilecekti.
25 Nisan akşamı bir kısmı otobüsle, diğerleri ise çok
sayıda asker nezaretinde yaya olarak Sirkeci’ye oradan, bir Şirket-i Hayriye
vapuruyla Haydarpaşa’ya götürüldüler, kendilerini bekleyen şimendifere
bindirildiler. Tren Ankara’ya varırken, 71’i Sincan’da indirilip at
arabalarıyla Ayaş’a, geri kalanı ise Ankara İstasyonundan iki gün süren araba
yolculuğundan sonra Çankırı’ya götürüldüler. Sonraki günlerde getirilenler
birlikte her iki toplama kampındakilerin sayısı 250’ye varacaktı.
Çankırı kampına götürülenler kamptan çıkıp şehirde
dolaşabiliyorlar, ev tutabiliyorlardı, Ayaş’takilere ise kaçabilirler diye ağır
mahkûm muamelesi yapılıyor, hapishanede tutuluyorlardı.
Saptanabildiği kadarıyla, 250 kişiden 174’ü yargısız,
sorgusuz, sualsiz öldürülmüş 76’sı ise sağ kalabilmiştir. Öldürülenlerin
çoğunun kırsal alanlara, götürülerek ateşli olmayan silahlarla, Yozgat’a,
Diyarbekir’e mahkemeye veya Deir el Zor’a sevk ediliyor olanlar ise yolda
bizzat sevk eden jandarmalar ya da Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri tarafından
öldürülmüşlerdir.[2]
Ölümden kurtulanlar arasında bestekâr Gomidas Vartabet’in
başına gelenler bir başka trajedidir. Şöhreti Avrupa’ya yayılmış olan bu
müzikçi ezanı da bestelediği için Müslümanların da gönlünü kazanmıştı, yazar
Halide Edib İttihatçı dostlarından rica ederek İstanbul’a gelmesini sağladı.
Sanatçı pasaport alıp Fransa’ya gidene kadar ruh sağlığını tamamen yitirdi ve
1935’te ölene kadar Paris’te akıl hastanesinde kaldı.
* * * * *
Türkiye’de Gomidas, Ermenistan’da Komitas olarak anılan
ünlü müzik ve din adamı Soghomon Soghomonian 1869 yılında Kütahya’da doğmuş,
anne ve babasını çok küçük yaşta kaybetmişti. Henüz 12 yaşındayken Etchmiadzin’e
din okumak üzere yollandı. 1895 yılında Vartabed (rahip) unvanını aldı. Tiflis
ve Berlin’de müzik okudu. Doktorasını Kürt halk şarkıları üzerine yaptı.
Ermeni, Türk, Kürt olmak üzere 3000 halk şarkısını kayıt altına alarak
notalarını çıkardı.
1910 yılında İstanbul’a yerleşti ve 300 kişilik büyük bir
koro kurdu. 24 Nisan 1915’te 246 aydın ile birlikte tutuklanarak Çankırı’ya
sürgüne yollandı. Gençliğinden beri var olan ruhsal problemleri artınca Halide
Edip’in çabasıyla İstanbul’a getirildi ve La Paix Hastanesi’ne yatırıldı. Daha
da kötüleşince Fransa’da bir akıl hastanesine nakledildi. 18 yıl burada yaşadı
ama bir daha asla müzik yapamadı.
“Komitas, Ermeni halk müziğini çok iyi anladı” diyen
Piyanist Şahan Arzruni’nin ifadesiyle, “Dinden çok müziğe kanalize olmuş bir
din adamı olan Komitas olmasaydı bugün Ermeni müziği tamamen bambaşka olacaktı.
XIX. yüzyılda Dikran Çuhacıyan gibi besteciler vardı, onlar İtalyan müziği
etkisinde besteler yaptılar. Komitas Ermeni halk müziğini gayet iyi anladı. Ve
o halk müziğini şehirde yaşayan Ermenilere öğretmek istedi. Fakat İstanbul’da
yaşayan Ermeniler Avrupalı gibidir. Yani 1852’de Lizst buraya gelmişti onu
dinlemişlerdi. Donizetti buradaydı. Komitas ise halk şarkılarının yapısını
bozmadan piyano partisyonları yazdı. Şuşik Babayan bu parçaları piyano
eşliğinde seslendirdi. Bu parçaları Paris’te dinleyen Debussy’nin ‘Komitas bir
tek Anduni’yi yazmış olsa bile tarihe geçerdi’ dediği hep anlatılır…”[3]
Ermeni müziği, Ortadoğu müziğinin bir parçası. Bütün müzikleri
diğerlerinden ayıran estetik ve dil. Dil Ermenice olunca prozodi de
başkalaşıyor. Müzik sesle, şarkıyla ortaya çıktı. Komitas’ın da yaptığı bu,
bunu keşfedip eserleri kristalize etti. Doktora tezini de 1899’da Berlin’de
Kürt müziği üzerine yazıyor. Türk şarkıları da var ayrıca…
* * * * *
Gomidas bir zamanlar Anadolu’nun her karış toprağında izi
olan bu kadim halkın yaşadıklarının vücut bulmuş hâli gibi. Gomidas,
‘milliyetçilik’ adına bu toprakları savunanlardan daha çok Anadoluluydu. Yaşam
sevinci müzikse bu naif insanın; bu sevincin beslendiği kaynak da bu
topraklardı.
Soykırım sadece fiziki bir trajediye yol açmıyor. Gomidas
kalanların bitmeyen acısının temsilcisi sanki. Müziğe sesi ve kulağıyla ama en
çok da kalbi ve ruhuyla hayat veren Gomidas için yaşam enerjisidir müzik… Bu
yüzdendir herhâlde sürgünün ardından sadece fiziki olarak ‘yaşaması’.
Kütahya’da doğan, bir yaşında annesini, 11 yaşında babasını kaybeden bu Ermeni
çocuğu; yüreğindeki derin boşluğu müzikle doldurur. Erivan’dan batıya dek her
yerde ezgileriyle, çalışmalarıyla tanınır Gomidas. 1915’te İttihatçıların
katıldığı bir gecede onun müziğini İttihatçılar, “Tanrı onu kem gözlerden
korusun…” diye över. Ve ona o gün alkış tutanlar tarafından ölüm yolcuğuna
gönderilene kadar da sanatını icra eder. Gomidas’ı alkışlayan eller, ona
hayranlıkla bakan gözler tarafından ölüm yoluna gönderilmesi dahi Ermenilere
yapılanı ortaya koymaz mı? Peki, bir insanın öldürmek fiziki olarak yaşamına
son vermek midir? Öyleyse, Gomidas’ın yaşam enerjisinin elinden alındığı bu
trajediyi nasıl adlandırmalı?
Aram Andonyan’ın, Çankırı sürgününde yaşananları
anlattığı ‘Gomidas Vartabed ile Çankırı Yollarında’ başlıklı yapıtında
Gomidas’ın akli dengesini yitirişi ile sonuçlanacak sürecin; içmek için
uzandığı su kovasının başından aşağı dökülmesi ile başladığı anlatılır. Onu
çıldırtan, bir yudum suyu esirgeyen zihniyetti…
* * * * *
Nihayet 1915’te Türk Ocağı’ndaki dinletisinde, “Tanrı
şeytanın gözlerinden korusun Gomidas’ı” sözleri eşliğinde coşkulu alkışlardan
çok kısa bir süre sonra, 24 Nisan 1915’te İstanbul’dan alınıp Çankırı’ya
yollandı.
Kendisini bol bol alkışlamış kişilerin kararıyla. Orada,
bir yudum için uzandığı kova bir asker tarafından dudaklarından çekilip alındı.
Aram Andonyan’ın anılarındaki ifadesiyle, “Gomidas çok korkmuştu. Birkaç adım
geri çekilip kendini korumak için sağ kolu ile yüzünü kapatmıştı. Taş kesilmişti,
Yüzünü silmesi için arkadaşlarının verdiği mendili bile görmüyordu.”
Sonrasında, su yine aşağılayıcı bir insafla ‘serbest’ bırakıldığında da
içmeyecekti. “Lakin su içmek için aramızda en aceleci olan Vartabed su içmedi,
tek kelime etmeden hana girdi.”
Bu sessizlik, sonradan “delilik” diye adlandırılan ruhsal
isyanının başladığı andır…
“Maniae infinitae sunt species/ Deliliğin sonsuz çeşidi
var” deyişindeki üzere Gomidas’ın acılara karşı çareyi deliliğe sığınmakta
bulduğu söylenir, öyle ya uğursuz 24 Nisan gecesi başlayan ve entelektüel
dostlarının müdahalesiyle ölümle sonuçlanmayan ölümcül yürüyüşün acısını bu
ilahi ve sanatkâr adam nasıl hissetmeyecekti ki?
Ancak Gomidas’ın delirdiği doğru değildir. Doğru
olmamalıdır. Gomidas’ın mutlak iletişimsizlikte karar kılması, kalanların aklı
konusunda düşünmemizi sağlayan bir varoluşsal eylemdir.
Nihayet Gomidas tehcirden iyi Türklerin kurtardığı bir
kişi değildir. O soykırımın anıtı ve ağıtıdır![4]
7 Mayıs 2015 10:12:09, Ankara.
N O T L A R
[*] Güney, No:74, Ekim-Kasım-Aralık/ 2015…
[1] “Vicdanım bana diğer insanların söyleyeceklerinden
daha çok şey ifade eder.” (Çiçero.)
[2] Nesim Ovadya İzrail, 24 Nisan 1915, İstanbul,
Çankırı, Ayaş, İletişim Yay., 2013.
[3] Müge Akgün, “Piyanist Şahan Arzruni: Komitas
Olmasaydı Ermeni Müziği Bambaşka Olurdu”, Radikal, 9 Ocak 2012, s.34-35.
[4] Ali Topuz, “Gomidas’ı Dinlemek Mümkün mü?”, Radikal,
9 Mart 2014, s.22.
http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=22&Mkl=834834&pt=Temel%20Demirer&SOYKIRIMIN-ANITI-VE-A%C4%9EITI:-GOM%C4%B0DAS/-KOM%C4%B0TAS/-SOGHOMON-SOGHOMON%C4%B0AN
http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=22&Mkl=834834&pt=Temel%20Demirer&SOYKIRIMIN-ANITI-VE-A%C4%9EITI:-GOM%C4%B0DAS/-KOM%C4%B0TAS/-SOGHOMON-SOGHOMON%C4%B0AN


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.